Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kitabın Adından Kaybedenler!




Toplam oy: 113
Bazı kitapların adları yazarları ve okurlarını öyle bir damgalıyor ki, yarattıkları etki bir daha silinmiyor.

“Dışarıdan geçen her uçağa gözüm takılıyor. Şimdi ayaklarımın altına bir Boeing çakılsa… Yerden yükselen kara duman, duvarları eriten sıcak, patlayan pencereler, havasızlıktan boğulmak, panik, intiharlar, alevler içindeki merdivenlere doğru koşmak, gözyaşları ve çığlıklar, umutsuz telefon konuşmaları neymiş öğrenirdim. Oysa oldu bu. Bu olay oldu ve olanı anlatmak mümkün değil...”

 

Yazarımız böyle diyor ama sonra “imkânsızı” neredeyse başarıyor!

 

Anlatıyor. Yani 11 Eylül’ü içeriden, Dünya Ticaret Merkezi Kuzey Kulesi’nden (hiç ucuzlaşmadan, tersine çok nitelikli bir biçimde) anlatmayı beceriyor.

 

Şurada anlaşalım… Bu iş öyle her babayiğidin altından kalkabileceği bir şey değil!

 

KİM O?

 

Frederic Beigbeder.

 

Tanıyanların yüzünde şu an müstehzi bir gülümseme belirdiğine eminim. Aralarında beni aşağılayanları dahi vardır. Şu adama bak, diyorlardır içlerinden, 90’larda çok satmış, reklamcılıktan gelme hergele bir şöhret budalasını bize “yazar” diye iteleyecek…

 

Tamam! Baştan söyleyeyim…

 

Yıllar önce Aşkın Ömrü Üç Yıldır romanıyla (90’ların sonuydu) tanıdığımdan beri Frederic Beigbeder benim için davetkar bir yazardır. Bu yüzden zamanında hangi kitabı çıktıysa okudum.

 

Ama Kuzey Kulesi 107. Kat’ı atlamışım. (İlk 2003’te yayımlanan kitabın Türkçesi bizde 2004’te çıkmış.) Geçenlerde bir tesadüf eseri sahaftan edindim ve yutar gibi okuyup bitirdim.

 

Özgün adı Windows Of The World olan bu kitabın yazarı Beigbeder, bana sorarsanız biraz daha farklı bir yazar. Daha açıkçası, bu Beigbeder çok iyi bir yazar.

 

11 Eylül 2001 günü Kuzey Kulesi’nin tepesindeki restoranda iki küçük oğluyla kahvaltı yapmaya giden bir babanın kulenin 94-98. katlarına American Airlines uçağının daldığı saatle kulenin yıkılması arasındaki bir saat kırk dakikalık süre boyunca yaşadıklarını yazan Frederic Beigbeder’den söz ediyorum.

 

BAZI KİTAP ADLARI YAZARLARINI DAMGALAR!

 

Fakat burada asıl konu etmek istediğim şey başka…

 

Bazı kitapların adları yazarları ve okurlarını öyle bir damgalıyor ki, yarattıkları etki bir daha silinmiyor.

 

Beigbeder’i ünlendiren kitabı hatırlayın: Aşkın Ömrü Üç Yıldır. Çok satması için müthiş bir tercihti elbette bu ad. Ama aynı anda yazarını damgalayıp bitirdi.

 

İyi edebiyat okuru için böyle bir kitap adının “hemen oradan uzaklaş!” mesajı verdiğini kabul etmek gerek.

 

Geçmiş zaman…

 

Karaköy’de Asude diye bir mekan vardı. Orada toplanırdık. Hemen her masada siyaset en gözde konuydu ama Ahmet Kekeç’le bir araya geldik mi, tatlı tatlı romanlardan, hikayelerden söz ederdik.

 

Bir keresinde Ahmet “Hiç anlamıyorum, neden Beigbeder küçümsenir, adam bal gibi edebiyatçı!” demişti de, edebiyat sevgisine güvendiğim ve benim gibi düşünen birinin daha olduğunu bilmek çok hoşuma gitmişti.

 

Tabii en ünlü kitabının adı yüzünden haksız yere fena etiketlenen yazarlar listesi yapsam, en başa Susanna Tamaro’yu koyarım.

 

Sen kalk kitabına Yüreğinin Götürdüğü Yere Git adını ver, sonra da “kişisel gelişim edebiyatçısı” damgasından kurtul? Mümkün mü? Hayır.

 

Kitap adları vitrin gibi. Gören giriyor. Ama aynı nedenle bir daha içeri asla ayak basmayanlar da var.

 

Oysa çok iyi bir yazar Tamaro.

 

Gel gör ki, buna tutkulu okurları bile pek dikkat etmiyor! Derin edebiyat bilgisi ve satırlarına aktardığı sezgi gücüyle çok değerli bir yazar olduğuna kimi inandırabilirim?

 

SON SÖZ: Tamam, yüzünüzü buruşturup durmayın. Söz, sonraki yazımda Nabokov, Cortazar, Perec gibi yazarları konu edeceğim!

 

 

 


 

 

Edebiyatın bedeli...

 

Malum Romain Gary, Fransa’da her yazara sadece bir kez verilen Goncourt ödülünü bir kez kendi, bir kez de takma adıyla kazanmıştı.

 

Bakın, Emile Ajar olarak yazdığı Yalan- Roman’da kendini nasıl anlatıyor?

 

“İyiydim. Kitabımı bitirmiş, daktiloya çekmiş ve yayıncıya vermiştim. Yayıncım, var olduğumun kanıtlarını sunmamı istemeseydi, daha da iyi olabilirdim. Editörüm Michel Cournot’yla iki ay önce Cenevre’de tanışmıştım. Bana çok kibar davrandı. Yalnız bir keresinde, ‘Bu, Hölderlin’in dev bir şair olmasını engellemedi’ demişti. ‘Bu’ derken neyi kastettiğini bilmiyorum. Bütün bildiğim, Hölderlin’in otuz yıla yakın bir süre deli olduğu ve edebiyatın bedeli olarak bunun çok pahalıya patladığıydı.”

 

 

 


 

En iyi nerede okunur?

 

Biliyorsunuzdur, kitap ve okur blogları ara ara “kitap en iyi nerede okunur?” anketleri yapıp, listeler çıkartmayı severler.

 

İşte o listelere göre aşağıya kendi değerlendirmelerimi kısaca not düşmek istedim… 

 

 

  • Kütüphaneler… Kütüphaneler özellikle kurgu-dışı kitaplar için çok uygun ortamlar, kabul! Kendine özgü bir okuma disiplini oluşturduklarını da söylemeliyim. Fakat son yıllarda kütüphanelerde “ders çalışma” ve fısıldayarak da olsa arkadaşlarla “laflama” tercihi yükseliyor, sırf kitap okumak için kütüphaneye gelenler azalıyor.
  • Toplu ulaşım... Batıdaki anketlerde metrolar ve uzun tramvay yolculukları kitap okumak için gözde yerler olarak üst sıralarda yer alıyor. Tabii ellerindeki kitaplara bakarsanız, polisiyelerin ve kişisel gelişim kitaplarının çoğunluğu oluşturduğu dikkatinizi çekecektir. Bizim pek “Batıcılar”ımızın sandığının aksine, kimse metroda Dostoyevski, Tolstoy falan okumuyor! Bizde toplu ulaşımda kulaklıktan müzik dinleyerek kendini etraftan tecrit etmek daha yaygın, onu da vurgulayayım.
  • Plaj… Bunu hiç anlamıyorum. Herkesin listesinde “plaj” var. Doğrusu, şu uzun ömrümde, plaja kitap götüreni çok gördüm de, doğru düzgün ve odaklanarak kitap okuyana pek az rastladım. Kitaplar plaja gide gele tuz ve yosun kokmaya başlar, sayfalarının arası kumlanır ama bir türlü bitirilemez.
  • Hamak... İşin artistliğinde miyiz? Belki. Bazen okurların bu anketleri cevaplarken “heves ve hayalleri”ni dile getirdiklerini, gerçekleri sakladıklarını düşünüyorum. Neyse, kendi tecrübemi söyleyeyim: Bir ara Asos yakınlarında bir tatil köyünde zeytin ağaçları arasına kurulmuş hamaklarda kitap okuma keyfi için ısrar etmiştik. Arkadaş grubumuzun tamamı on beş dakika içinde uykuya dalmıştı.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

-Kimsin?

-Anneannemin torunuyum.

 

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Günümüz Türk şiirinin derviş kalem şairlerinden Said Yavuz’un üçüncü kitabı Üşüyen Eller Divanı Muhit Kitap’ın şiir kitaplığından okura sunuldu. Kitapta 24 şiir bulunuyor, buna dervişin bir günü diyebiliriz. Sıkıntısı olan birinin, isyan etmeden, kırmadan ve kızmadan; insan olma vasfını koruyarak ruhundaki yarayı paylaşmasına şahitlik ediyoruz.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.