Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Koku'dan başımız dönünce




Toplam oy: 1027
Patrick Süskind
Can Yayınları

Jean-Baptiste Grenouille, 17 Temmuz 1738 günü, bütün krallığın en pis kokan kenti olan Paris’in belki de en kötü kokan yerinde doğar: “Yılın en sıcak günlerinden biriydi.

 

 

 

 

Sıcak, mezarlığın üstüne kurşun gibi çökmüş, çürük kavunların kokusuyla yanmış boynuzu andıran mezarlık havasından oluşan bir karışım yan sokaklara doğru bastırıyordu.

 

Grenouille’in annesi sancılar başladığında Rue aux Fers’te bir balıkçı tezgahının başında oturmuş, daha önce temizlediği akbalıkların pulunu kazımaktaydı. Balıklar sözümona daha o sabah Seine’den çıkmışlardı ama, öyle kokuyorlardı ki ceset kokusu bile duyulmuyordu.” Mezarlığın yerine kurulan yaş meyve-sebze pazarında, annesinin terk ettiği tezgahın altından, bir sinek bulutu ve balık kafalarının, organlarının arasından dünyaya gözlerini açan Grenouille, yetim ve öksüz olarak kalakalır. Oradan oraya sürüklenmesinin ardından, en sonunda bir manastıra teslim edilir. Başlangıçtaki bu “uğursuzluk,” sonrasında da peşini bırakmaz.

 

 

 

 

 

 

Herkesin ve her şeyin kokusunu almakta görülmedik ölçüde duyarlı ve tüm kokuları üretmekte gerçek bir dahi olan Grenouille, kendi kokusunun bulunmadığını, onun bulunduğu yerlerde insanların insan kokusu alamadıklarını anladığı gün, dünyasını da yitirir. Kendisi için tek çıkar yolun, başkalarına onun için sanki insanmış izlenimini verebilecek kokular sürünmek olduğuna karar verir ve bu uğurda cinayet işlemekten bile çekinmez...

 

 

 

Patrick Süskind’in Koku adlı romanının, yukarıda kabaca özetlemeye çalıştığımız hikayesine aslında birçok kişi aşina.

Hikayenin geniş bir kitle tarafından bilinirliğinde; orijinalinin Almanya’da yayımlanmasının ardından yaklaşık elli dile çevrilmesi bir yana, önemli bir etmen de hiç kuşkusuz beyazperdeye uyarlanmış olması.

 

 

 

 

 

Yönetmenliğini Tom Tykwer’in üstlendiği ve başrollerini Ben Whishaw, Dustin Hoffman ve Alan Rickman’ın paylaştığı film gösterime girdiğinde büyük gürültü koparmıştı. Üstelik Koku romanı, yalnızca 2006 yapımı bu filme kaynaklık etmemiş. Rusya’da bir müzikal olarak sahnelendiğini, popüler bir televizyon dizisine konu olduğunu da görüyoruz. Ama anlaşılan o ki, en çok müzisyenleri etkilemiş. (Bu etkinin en bilinenleri arasında Nirvana’nın Scentless Apprentice parçası ve Marilyn Manson’ın ikinci albümü olan Smells Like Children sayılabilir.) Bütün bunlar bir araya getirildiğinde ulaşılan sonuç ise, artık ne zaman Patrick Süskind adı anılsa akla gelen ilk şeyin Koku romanı olması, hatta zaman zaman yazarının önüne geçmesi… Bu noktada Koku’nun ender görülür başarısının, başımızı döndüren etkisinin Süskind’in diğer eserlerini biraz gölgede bıraktığı söylenebilir. Oysa ki yazarın, örneğin Kontrbas adlı oyunu, aslında Türk tiyatrosunda önemli bir yere sahip.

 

 

 

 

 

 

 

“Her müzisyen size rahatlıkla doğrulayacaktır bir orkestranın her zaman için şefsiz yapabileceğini ama kontrbassız asla. Yüzyıllar boyunca şefsiz çalagelmiştir orkestralar. Şef zaten müziğin gelişim tarihi açısından bakıldığında çok çok yeni bir icattır. (...) Öte yandan, tasarlanması imkansız bir şey varsa o da kontrbassız bir orkestradır. Hatta denebilir ki, orkestra –tanımı geliyor şimdi– ancak ve ancak bir basın bulunduğu yerde başlar. (...) Varmak istediğim nokta, kontrbasın mutlak olarak ve fark atarak en önemli orkestra çalgısı olduğunu saptamak. Hiç de öyle belli etmez. Ama geri kalan bütün orkestranın, şef de dahil, ayak basacağı bütün o esas düzeni kuran odur. Yani kontrbas, üzerinde bütün o eşsiz yapının yükseldiği temeldir, mecazi olarak. Bası çekin alın, Babil’deki diller kargaşasının dik alası çıkar ortaya, kimsenin ne diye müzik yaptığını bilmez olduğu bir Sodom.”

 

Devlet orkestrasında –kontrbasçı– memur olan anlatıcının kontrbasa dair bu yüceltmesi, sayfalar ilerledikçe serzenişe, hatta nefrete dönüşür. Müzisyenimizin ses tonu giderek yükselir: “Tüyler ürpertici bir çalgı! Buyrun bakın! Bakın şuna iyice. Görünüşü şişko bir kocakarı. Kalçalar çok alçak, bel hepten felaket, fazla yüksek kalıyor, ince değil; sonra şu daracık, düşük, raşitik omuzlar – deli olmak işten değil. (...) Kontrbas şimdiye kadar icat edilmiş çalgıların en iğrenç, en hantal, en kaba saba olanı. Çalgı değil, gulyabani. Bazen içimden atıp parçalamak gelir. Testereyle doğramak. Baltayla kıymak, kıymak, talaşını çıkarıp, un ufak edip odun gazıyla işleyen bir arabada yakıp geçmek!”

 

 

Süskind’in, sanatsal yaratıcılık ile memuriyet kalıpları arasındaki çelişkiyi, hayatı cehenneme çeviren “ne seninle ne de sensiz” aşkları alaylı bir incelikle anlatıyor, şeklinde özetlenen oyunu Kontrbas; Almanya, İsviçre ve Avusturya’da en çok oynanan oyunlar arasına girmiş, ayrıca Edinburgh Festivali’nde ve Londra’daki National Theatre’da sahnelenmiş. Türkiye’de de ilk kez 1991-1992 sezonunda, 11 Ocak 1992’de Atatürk Kültür Merkezi’nde seyirci karşısına çıkıyor. Şimdilerde de oyun, yirminci yılında yine sahnede... Metin Belgin, oyunu hem yönetiyor hem oynuyor, hem de yirmi yıldır... Bir başka deyişle Kontrbas, Türk tiyatrosunun en uzun ömürlü oyunlarından biri durumunda. Metin Belgin’in oyun metniyle ilk karşılaşmasına dair gazetelere yansıyan sözleri ise şöyle: “Kontrbas’la 1991 yılında bir kitapçı rafında karşılaştım. Koku’nun büyüsünden henüz kurtulamamıştım. Merakla alıp, bir solukta okudum.”

 

 

 

 

Genel bir çerçeve çizmek gerekirse Patrick Süskind; Kontrbas oyununda olduğu gibi Güvercin isimli kısa romanı ve Üçbuçuk Öykü isimli kitabındaki öykülerinde de zayıflıklar ve erdemler üzerinden çelişkileri, içsel çatışmaları, yalnızlığı, ufacık bir olayla altüst olan düzeni, kısaca, eserlerinin tam merkezine oturttuğu kahramanlarıyla insan doğasını kurcalayan bir yazar. Bu kitapları arasında, Kontrbas’ta olduğu gibi Türkiye’de Herr Sommer’in Öyküsü isimli uzun öyküsünü bir adım öne çıkaransa, yediden yetmişe herkesin sevdiği Pıtırcık’ın yaratıcılarından Sempé’nin kitaba olan katkısı... Büyümekte olan bir çocuğun gözünden dünyanın ve insanlığın yansıtıldığı, yaşam ve ölümün sorgulandığı öyküye, Sempé’nin o çok tanıdık, karakteristik çizgileri eşlik ediyor.

 

 

Patrick Süskind söz konusu olduğunda elimizdeki en ilginç bilgi ise, kendisi hakkında yeterince bilgimizin olmaması. Patrick Süskind’in özel yaşamında benimsediği tavır... 1949 doğumlu yazar, hiçbir röportaj teklifini ve fotoğraf çekimini kabul etmiyor. Almanya’nın Seeheim ve Münih kentleri ile Paris üçgeninde inzivaya çekilmiş bir halde yaşamayı tercih eden Süskind, romanının yayın haklarının satışına da uzun bir süre izin vermemişti. Edebiyattan da elini çekmiş görünüyor. 

Anlaşılan o ki Alman edebiyatında o zamana kadar pek eşi görülmemiş bir üslupla kaleme alınan, katmanlı yapısıyla, polisiye temeliyle, tarihi arka planıyla okuyanın “başını döndüren” ve diğer yapıtları gölgede bıraktığı söylenebilecek Koku’nun şöhreti, Süskind’in başını pek döndürmemiş!

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Yazarımızın yanıtı: Koku romanından söz konusu esinlenme Criminal Minds'ın "Sense Memory" isimli bölümünde olmuştu...

55%
45%

Ceyhun Uslanmaz.. yazınız gerçekten çok iyi ve büyük keyifle okudum. Koku'nun bende birçokları gibi fanatik bir hayranıyım fakat yazıda bir nokta dikkatimi çekti 'popüler bir dizi'ye de konu oldu demişsiniz, merak ettim acaba eserin konu olduğu bu dizi hakkında bilgi vermeniz mümkünmü_? çok teşekür ederim.

49%
51%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

“Kendi yarattığı problemleri çözmekten aciz olduğunu ispat etmiş bir medeniyet, çökmüş bir medeniyettir. En hayati sorunlarına göz yummayı seçmiş bir medeniyet hasta bir medeniyettir. Kendi ilkelerini düzenbazlık ve yalancılık uğruna harcayan bir medeniyet, ölüm döşeğindeki bir medeniyettir.”

 

Aime Césaire

 


Hayatta hepimizin başına hiç ummadığımız bir zamanda olmadık sıkıntılar gelebilir. Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybedebiliriz sözgelimi, bir kaza olur sakat kalırız ya da işimizle ilgili bir sorun yaşayıp işimizi kaybedebiliriz. Bu tür durumlarda girdiğimiz ağır depresyondan çıkabilmek kolay olmayabilir.

Güneyin, ufku bulanıklaştıran bitmek bilmez sıcak öğlelerinde, dev meşe ağaçlarının gölgelediği Yunan Uyanışı stili evinde yazı masasına kurulmuş, mısır koçanı piposunu çok sevdiği Dunhill My Mixture 965 tütünle doldurmuş, daktilosunun tuşlarına basan bir adam vardı; William Faulkner.

Belleğimizin, bir başka deyişle yeryüzü tecrübemizi zihnimizde hikâye etme biçimimizin aslında “kim” olduğumuzla güçlü ilişkisini inkâr edemeyiz. Kuşkusuz hem bilincin kuşattığı alan hem de bilinçdışımızın sisli derinliklerinde saklananlar, dünyanın geri kalanı ile kurduğumuz kendilik ilişkilerinin zihnimize nasıl kazındığı ile şekilleniyor.

Ayfer Tunç’un yeni romanı Osman, bireysel ve toplumsal olmak üzere iki ana boyuttan oluşmaktadır. Romanın bireysel boyutunu, Osman’ın günlükleri; toplumsal boyutunu ise, Osman’la ilgili yazarın yaptığı söyleşiler oluşturur. Yazar, Osman’ın günlüklerini bir sahaftan alır.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.