Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Kült Bir Polisiye: Öksüz Brooklyn




Toplam oy: 14
Jonathan Lethem, kara mizah olarak da nitelendirilebilecek, Snatch’vari bir olay örgüsünün hâkim olduğu kitabı Öksüz Brooklyn’de, polisiye bir romanda olması gereken tüm öğeleri, öngörülemezliğinden ritmine, fazlasıyla kullanıyor.

Jonathan Lethem’in Öksüz Brooklyn kitabı, yayınlanmasının üzerinden az bir zaman geçmiş olmasına rağmen şimdiden kült statüsüne erişmiş kitaplardan. Roman, yıllar önce Plan B tarafından yayınlanmış, fakat geçen süre boyunca baskısı tükenmiş halde okurunu beklemişti. İthaki, Lethem’in kitabını Sabri Gürses çevirisiyle yeniden yayınladı.

 

Lethem, Türkiye’de yıllardır yayınlanmaması sebebiyle Türk okurunun uzak olduğu bir isim sayılabilir. Kitaplarında dedektif romanlarının her türlü öğesini eğip bükerek, oyunbaz dili ve tuhaf karakterleriyle yeni bir forma büründürüyor Lethem. Özgün üslubu Lethem’i sıradan bir dedektif romancısı olmaktan ayırıyor ve yazarı janrın işlemediği bir yazar olarak konumlandırıyor. Romanlarında bilimkurgu öğelerini polisiye romanlara has üslupla birleştirmeyi de seven Lethem’in bir diğer ilgi çekici özelliğiyse yarattığı orijinal karakterler. The Blot kitabında, tavla bağımlısı, kutu oyunlarında usta kumarbaz bir karakter Alexander Bruno’yu ortaya koyan yazar, The Feral Detective kitabının merkezine, soğukkanlılığı ve karizmasından başka bir şeyi olmayan, evinde sıçan besleyen tuhaf bir karakteri, Charles Heist’i koyuyor. Üretken bir yazar Lethem; ondan fazla kitabı var ve denemeler de kaleme alıyor: The Ecstasy of Influence adını verdiği deneme-manifestosunda, başka bir yazardan etkilenmemenin imkânsızlığına değinmiş ve bu manifestonun tamamını çeşitli yazarlardan yaptığı “alıntı”larla oluşturmuştu.

 

Öksüz Brooklyn’de Lethem karşımıza başka bir polisiye romanda rastlayamayacağımız orijinallikte karakterler koyuyor. Kitabın merkezinde, Tourette sendromlu özel dedektif Lionel Essrog var. Lionel’ın en yakın arkadaşı –Minna- ölür ve ardından, halihazırda gizli bir dedektiflik bürosunda çalışan karakterimiz, ölen arkadaşının katilini bulmak için “maceraya atılır”.

 

TEKİNSİZ, KARANLIK BİR ATMOSFER

 

Lethem, kara mizah olarak da nitelendirilebilecek, Snatch’vari bir olay örgüsünün hâkim olduğu kitapta, polisiye bir romanda olması gereken tüm öğeleri, öngörülemezliğinden ritmine, fazlasıyla kullanıyor. Fakat dahası var: Yolu bir yerde zen’le de kesişen kahramanımız -budizm ve zen motiflerini Lethem’in kitaplarında rastlamak da sürpriz değilbir yandan arkadaşının katilini bulmaya çalışırken bir yandan da hastalığının sebep olduğu dürtülerle, takıntılarla, sinir krizleri ve ağzında tutmak için yoğun çaba harcadığı küfürlerle baş etmek zorunda. Lethem, Tourette sendromlu bir dedektif karakteri yaratarak sadece özgün bir karakter yaratmış da olmuyor; sendromundan kaynaklı hemen her cümlesinin ortasında, yer yer bilinçdışısal patlak veren bağırışlarla, okuru Tourette’li olmanın ne demek olduğuna dair düşünmeye itiyor ve bu vesileyle, tekinsiz, karanlık bir atmosfer de yaratmayı başarıyor.

 

Bu noktada, Lethem’in Tourette sendromuna hayli kafa yormasının da hakkını vermeli. “Tourette sendromundan mustarip bir dedektif ilgi çekici bir fikir”den ziyade Lethem, sendromu iyice araştırmış ve Lionel’ın nesnelerle ilişkisini, kişisel deneyimleri üstüne herhangi bir denetiminin olmamasını da kurmacanın bir parçası haline getirmiş. Bu, sıradan bir dedektiflik romanını kült haline getiren öğelerden en önemlisi.

 

 

ÖKSÜZ BROOKLYN
Jonathan Lethem

ÇEV: Sabri Gürses
İTHAKI YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yıl 1662. 29 Eylül, Pazartesi günü, İngiliz günlük yazarı Samuel Pepys Londra’da Shakespeare’in A Midsummer Night’s Dream’ini seyretmeye gidiyor ve tiyatrodan seyrettiklerinden zerre etkilenmemiş olarak çıkıyor. Günlüğüne bakılırsa: “... A Midsummer’s Night’s Dream performansından çıktık, daha önce izlememiştim, bir daha da izleyecek değilim çünkü hayatımda gördüğüm en saçma sapan oyundu bu.

Sherwood Anderson özellikle kendisinden sonra gelen Ernest Hemingway, William Faulkner, John Steinbeck, Scott Fitzgerald gibi yazarları derin bir şekilde etkilemesine rağmen her nasılsa takipçileri kadar öne çıkan, çok bilinen bir yazar olmadı. Anderson, daha çok “yazarların yazarı” olarak bilindi ve Amerikan öykücüleri için önemli bir yol açıcı görevi gördü.

Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise’ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika’ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir.

 

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.