Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Külüstür hayat iyidir




Toplam oy: 4
Külüstür, 11 yaşındaki William ile ergenlik dönemini yaşayan 14 yaşındaki Melissa’nın, büyükanne ve büyükbabalarıyla külüstür bir tatil ortamındaki ilişkilerini ele alan mizahi bir kitap. Çocuklarda bugün en büyük eksiklik olarak görülen sorumluluk alma duygusunu aşılayan Külüstür, aynı zamanda aile bağlarının ne demek olduğunu öğretiyor ki bu paha biçilmez bir duygu!

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı. Özellikle ortaokul çağındaki ergenliğe adım atan çocuklarla ilgili endişelerimiz gittikçe büyüyor. Kuşak farkı artık sadece ebeveynlerle çocuklar arasında değil, iki kardeş arasında da keskin biçimde görünüyor ve bunda teknolojinin hızlandırıcı etkisi büyük. Tabii buna bir de büyükanne ve büyükbaba ile olan ilişkileri eklerseniz durum tam bir Arap saçına dönebilir. Tıpkı Külüstür kitabında olduğu gibi.

Yeni Zelandalı ödüllü yazar Joy Cowley’in Külüstür isimli eseri, 11 yaşındaki William ile ergenlik dönemini yaşayan 14 yaşındaki Melissa’nın, büyükanne ve büyükbabalarıyla külüstür bir tatil ortamındaki ilişkilerini ele alan mizahi bir kitap. Tabii sıkı mizah yanında ilişki biçimini sorgulatması bakımından da çok doğru yerlere temas ediyor.

 

Külüstür bir doğa ve modern yaşam

Bir tür ironi macera Külüstür. “Bir çift uzaylıya benzeyen”, ağır hareket eden ve zor işiten, huysuz yaşlılarla tatil yapma fikri herhalde günümüz çocuklarının birçoğuna kâbus gibi gelebilir. Hele bir de buna on gün boyunca şehir hayatından uzak, ıssız bir doğada, cep telefonsuz, elektriksiz, tuvaletin bile evin dışında olduğu bir kulübeyi eklerseniz birçok çocuğun tüyü diken diken olur. Bu ilkel sayılacak koşulların modern yaşama alışkın çocuklar için cezbedici olmayacağı açık. Kitabın kahramanları Will (William) ve Lissy (Melissa) kardeşler için de geçerli bu. Bu tatile zoraki gönüllü olmalarının tek nedeni ise büyükanne ve büyükbabasının vadettiği 1000’er dolarlık ödül ve bu parayla alacakları şeylerin hayali. William’ın tabiriyle “hiçliğe en yakın yere” doğru yola çıkıyorlar. Ve bu modernlik ile basit yaşam arasındaki kaygıyı çok ustalıkla işleyen yazar, her iki yaş grubunun hayata bakışını da bu zıtlık içinde gayet başarılı bir şekilde ele almayı başarıyor.

 

Kitabın üslubunu güzelleştiren bir diğer unsur da hem Melissa hem de William’ın gözünden hissedilenleri ve yaşananları anlatıyor olması elbette. Kitap iki kardeşin gözünden sırayla, olay kurgusu bozulmadan aktarılıyor ve bu da incelikli bir anlatıcılığın keyfini sürmemizi sağlıyor.

 

Bir kâbus gibi görünen ama sonunda doğadaki yaşam koşullarından keyif almaya başlayan iki çocuk bir öğrenme sürecinin de içine atılıyor. William araba sürmeyi, testereyle ağaç kesmeyi, balık tutmayı, ot biçmeyi öğrenirken Melissa da çörek yapmayı, bulaşık yıkamayı, gitar çalmayı deneyimliyor. Ve bütün bunlar her iki çocuğa da hayatın gündelik modern rutinler olmadan da yaşanacağını keşfettiriyor. Çocuklarda bugün en büyük eksiklik olarak görülen sorumluluk alma duygusunu aşılayan Külüstür, aynı zamanda aile bağlarının ne demek olduğunu öğretiyor ki bu paha biçilmez bir duygu!

 

“Yeni Zelanda Çocuk ve Gençlik Romanı” ile “Lianza Esther Glen Çocuk Romanı” ödüllerine layık görülen Külüstür, önemli bir meseleyi zaman zaman argoya kaçsa da ironik ve mizahi bir dille anlatıyor. Sadece çocuklara değil anne babalar ve eğitimcilere de bir kapı aralıyor.

 

DÜNYANIN EN BÜYÜK EVİ

Okul öncesi dönemdeki çocuklar için yayınlanan kitaplar altın çağını yaşıyor desek yeridir. Tabii yayınlanan birçok eserin yurtdışından çeviri yoluyla raflara çıktığını ekleyerek. Dünyanın En Büyük Evi isimli kitap da güzel illüstrasyonlu ve küçük okurların hayal güçlerini besleyecek cinsten bir eser. Küçük salyangozun büyük bir hayali var: Dünyanın en büyük evine sahip olmak... Bu isteğini babasıyla paylaşıyor ve babası ona küçük bir hikâye anlatarak bazı şeylerin küçük olarak daha güzel ve anlamlı olduğunu anlatıyor. Bu hikâyesinin sonunda küçük salyangoz anlıyor ki yükünü hafifletirsen dünyan büyür. Aslında dünyanın kendisi keşfedilecek koskoca, nefis bir evdir. Kitabın çizimleri çok güzel lakin metninin aynı ölçüde vurucu olduğunu söylemem zor. En azından final kısmının daha çarpıcı olmasını bekliyor okur. Okuma çağına gelmemiş ve yeni okumaya başlamış minik okurlar için tavsiye olunur.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.