Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

KÜTÜPHANEMDE BİR ORKESTRA




Toplam oy: 52
Titreşim’i okurken bir yandan kulağınızda müziğin büyüsünü hissediyor diğer taraftan romanın kahramanı, keman virtüözü Clara’nın, kelimelerin başkaca anlamlarından oluşan dünyasında kendinizi buluyorsunuz.

Harfler mi notalar mı? Kitap okumanın sessizliği mi yoksa bir orkestranın çok sesliliği mi? Peki hem iyi bir dinleyici hem de iyi bir okuyucu iseniz ve böyle bir seçim yapmak istemiyorsanız? O halde Şilili yazar Isabel Mellado son romanı Titreşim’i sizin için yazmış diyebiliriz çünkü Titreşim, size her ikisini de vaat ediyor. Titreşim’i okurken bir yandan kulağınızda müziğin büyüsünü hissediyor diğer taraftan romanın kahramanı, keman virtüözü Clara’nın, kelimelerin başkaca anlamlarından oluşan dünyasında kendinizi buluyorsunuz.

 

Isabel Mellado Şili doğumlu bir keman virtüözü ve yazar. Kazandığı burs sayesinde, gençlik yıllarında Almanya’ya tanışmış, Berlin Filarmoni Orkestrası’na katılarak yeteneklerini geliştirmiş ve konser müdürlüğü yapmış. Şimdilerde ise Berlin ve Granada arasında, yani müziğin hüküm sürdüğü bu iki şehirde birden yaşamakta.

 

Isabel Mellado ve ana karakterimiz Clara’nın birçok ortak noktasının olduğunu görüyoruz. Bu sebeple romanda otobiyografik unsurların fazlaca olduğunu tahmin ediyorum. Clara, Şili’de General Pinochet’e direnen muhalif bir çiftin iki çocuğundan biri. Dokuz yaşındayken, babası yetkililer tarafından kayıp olarak ilan edilir. Santiago Müzik Okulu’nun başarılı bir keman öğrencisi olan Clara, müziğin ve diktatörlüğün delirttiği bir abi, biricik arkadaşı Gerundia, yarı bilge yarı kaçık annesi ile müzik, şiddet ve sessizlikle çevrili bir ortamda yetişir. Sonrasında kazandığı bir burs ile Berlin Senfoni Orkestrası’ında çalmak için Avrupa’ya gider. Berlin’de onu yalnızlık, aşk ve hayal kırıklıkları beklemektedir. Belki de bu tehlikeli üçlü onunla birlikte Şili’den Berlin’e gelmiştir. Elbette insan kendisinden çok da uzaklaşamaz. Clara için de bu kadim kural değişmez.

 

Roman boyunca karşımıza bol bol metaforik öğeler ve müzik terimleri çıkmakta. Yazar bu öğeleri gerçeklik ve hayal arasında ustaca kullanmış. Müzik terimleri dipnotlarla desteklenmiş ve kitabın başlangıç sayfalarında bir nebze okumayı zorlaştırsa da sonrasında bu müzikal üslup sizi bir konserin ortasındaymışçasına içine çekiyor.

 

Clara, bir kurgu karaktere göre fazlasıyla organik. Bazen bir ayna. Çelişkilerimize, yalnızlığımıza, umutlarımıza kolaylıkla ortak olabilecek kadar bizlerden izler taşıyan bir karakter. Hiçbirimize büyük vaatleri yok.

 

Clara, bir kurgu karaktere göre fazlasıyla organik. Bazen bir ayna. Çelişkilerimize, yalnızlığımıza, umutlarımıza kolaylıkla ortak olabilecek kadar bizlerden izler taşıyan bir karakter. Hiçbirimize büyük vaatleri yok, hayatın anlamını çözmüyor, sadece “bu hayatı” yaşıyor, iddiasız ve vakur... Clara’nın hayatının bu hikâye içindeki kesitinde; acılar, başarılar, aşk, hastalık, özlem ve yıkımlar var fakat romanın omurgasını oluşturan yükseliş ve çöküşler bu unsurlardan daha bağımsız. Romanı etkileyici yapan ise Clara’nın karşılaştığı olayları, acıları ajite etmeden veya abartmadan hatta yer yer ironik bir üslupla, hayatın akışı içerisinde olağan bir şekilde dile getirmesi.

 

Yazar, müziğe ya da kemana güzellemelerde bulunmuyor. Müzik, yaşamanın ona bahşedilmiş bir şifresi sanki. Bu sebeple, Clara’nın kemanıyla olan ilişkisini yemek yemek, su içmek gibi olağan bir şekilde anlatıyor. Kendimi Clara’ya yakın hissetmemin bir nedeni de onun her insan gibi çelişkilere sahip olması, en sevdiği en bağımlı olduğu “şeye” yani “keman”a olan aşkını tek bir yönü ile ele almaması. Mesela “her şey zıddı ile kaimdir” sözünü doğrulayan nitelikteki aşağıdaki satırlar son derece dikkat çekici;

 

“Kaldırımda yürüyen, gezinen ve kemanla hiçbir bağlantısı olmayan herkesi kıskanıyorum. Yerimi gazete satıcısı ya da fiyakalı gülümsemesiyle günü geçiren herhangi bir memurla ya da onun kravatıyla, kalemliğiyle değiştirebilirim, benim için hepsi bir. İmdat. Müziğin cesaret ile hiçbir alakası yok.”

 

Bir başka bölümde karşımıza, bu kez tam tersi istikametten çıkar. Belki de insan olmanın o saf çelişkisi ve tutkunun baş döndürücülüğü ile;

 

“Kendimi amaçsız hissettim, keman benim tek nedenimdi, benim dayanak noktam, okumdu. İyi günlerde, onun nedeni de bendim. Beni özel hissettirecek porselen filler, mektuplar, pullar ya da süs eşyaları biriktirmezdim, çocukluk hatıralarımda sahilde ayakta duran at ve uzanmış ineğin aralarında süregelen ilişkilerinin bende yeniden hayat bulduğu keman ve yay dışında hiçbir şeyim yoktu. “

 

Sevdiğimiz, bağımlısı olduğumuz her şeye karşı hissettiklerimize ne kadar yakın değil mi? İyi yazarların okurlarına yapmaktan zevk aldıkları bir şeyi yapıyor Mellado; hangi coğrafyada, hangi farklı hayatı yaşarsanız yaşayın o görünmez insanlık bağları ile hiç bilmediğiniz hayatlara dokunmanızı sağlıyor.

 

Mellado, notalarla bağlanan kelimelerle ayrılan, müzikle ortaya çıkan sessizlikle kaybolan ilişkilerin kaotik dünyasında bize kalbin partisyonunu sunuyor. Kemanın titreşimleri ile kalbin ritmi arasındaki adına hayat denilen bağ, okur ile yazarı da birbirine bağlıyor.

 

Kendinizi, muhteşem bir konseri en ön sıradan izlerken bulabileceğiniz Titreşim, kitap boyunca atıfta bulunulan parçalardan oluşan bir liste ile kapanıyor. Bize de kütüphanemizdeki bu orkestrayı dinlemek kalıyor…

 

Şu adreste bulunabilir: https://open.spotify.com/ user/vibratoplaylist

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.