Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

KÜTÜPHANEMDE BİR ORKESTRA




Toplam oy: 61
Titreşim’i okurken bir yandan kulağınızda müziğin büyüsünü hissediyor diğer taraftan romanın kahramanı, keman virtüözü Clara’nın, kelimelerin başkaca anlamlarından oluşan dünyasında kendinizi buluyorsunuz.

Harfler mi notalar mı? Kitap okumanın sessizliği mi yoksa bir orkestranın çok sesliliği mi? Peki hem iyi bir dinleyici hem de iyi bir okuyucu iseniz ve böyle bir seçim yapmak istemiyorsanız? O halde Şilili yazar Isabel Mellado son romanı Titreşim’i sizin için yazmış diyebiliriz çünkü Titreşim, size her ikisini de vaat ediyor. Titreşim’i okurken bir yandan kulağınızda müziğin büyüsünü hissediyor diğer taraftan romanın kahramanı, keman virtüözü Clara’nın, kelimelerin başkaca anlamlarından oluşan dünyasında kendinizi buluyorsunuz.

 

Isabel Mellado Şili doğumlu bir keman virtüözü ve yazar. Kazandığı burs sayesinde, gençlik yıllarında Almanya’ya tanışmış, Berlin Filarmoni Orkestrası’na katılarak yeteneklerini geliştirmiş ve konser müdürlüğü yapmış. Şimdilerde ise Berlin ve Granada arasında, yani müziğin hüküm sürdüğü bu iki şehirde birden yaşamakta.

 

Isabel Mellado ve ana karakterimiz Clara’nın birçok ortak noktasının olduğunu görüyoruz. Bu sebeple romanda otobiyografik unsurların fazlaca olduğunu tahmin ediyorum. Clara, Şili’de General Pinochet’e direnen muhalif bir çiftin iki çocuğundan biri. Dokuz yaşındayken, babası yetkililer tarafından kayıp olarak ilan edilir. Santiago Müzik Okulu’nun başarılı bir keman öğrencisi olan Clara, müziğin ve diktatörlüğün delirttiği bir abi, biricik arkadaşı Gerundia, yarı bilge yarı kaçık annesi ile müzik, şiddet ve sessizlikle çevrili bir ortamda yetişir. Sonrasında kazandığı bir burs ile Berlin Senfoni Orkestrası’ında çalmak için Avrupa’ya gider. Berlin’de onu yalnızlık, aşk ve hayal kırıklıkları beklemektedir. Belki de bu tehlikeli üçlü onunla birlikte Şili’den Berlin’e gelmiştir. Elbette insan kendisinden çok da uzaklaşamaz. Clara için de bu kadim kural değişmez.

 

Roman boyunca karşımıza bol bol metaforik öğeler ve müzik terimleri çıkmakta. Yazar bu öğeleri gerçeklik ve hayal arasında ustaca kullanmış. Müzik terimleri dipnotlarla desteklenmiş ve kitabın başlangıç sayfalarında bir nebze okumayı zorlaştırsa da sonrasında bu müzikal üslup sizi bir konserin ortasındaymışçasına içine çekiyor.

 

Clara, bir kurgu karaktere göre fazlasıyla organik. Bazen bir ayna. Çelişkilerimize, yalnızlığımıza, umutlarımıza kolaylıkla ortak olabilecek kadar bizlerden izler taşıyan bir karakter. Hiçbirimize büyük vaatleri yok.

 

Clara, bir kurgu karaktere göre fazlasıyla organik. Bazen bir ayna. Çelişkilerimize, yalnızlığımıza, umutlarımıza kolaylıkla ortak olabilecek kadar bizlerden izler taşıyan bir karakter. Hiçbirimize büyük vaatleri yok, hayatın anlamını çözmüyor, sadece “bu hayatı” yaşıyor, iddiasız ve vakur... Clara’nın hayatının bu hikâye içindeki kesitinde; acılar, başarılar, aşk, hastalık, özlem ve yıkımlar var fakat romanın omurgasını oluşturan yükseliş ve çöküşler bu unsurlardan daha bağımsız. Romanı etkileyici yapan ise Clara’nın karşılaştığı olayları, acıları ajite etmeden veya abartmadan hatta yer yer ironik bir üslupla, hayatın akışı içerisinde olağan bir şekilde dile getirmesi.

 

Yazar, müziğe ya da kemana güzellemelerde bulunmuyor. Müzik, yaşamanın ona bahşedilmiş bir şifresi sanki. Bu sebeple, Clara’nın kemanıyla olan ilişkisini yemek yemek, su içmek gibi olağan bir şekilde anlatıyor. Kendimi Clara’ya yakın hissetmemin bir nedeni de onun her insan gibi çelişkilere sahip olması, en sevdiği en bağımlı olduğu “şeye” yani “keman”a olan aşkını tek bir yönü ile ele almaması. Mesela “her şey zıddı ile kaimdir” sözünü doğrulayan nitelikteki aşağıdaki satırlar son derece dikkat çekici;

 

“Kaldırımda yürüyen, gezinen ve kemanla hiçbir bağlantısı olmayan herkesi kıskanıyorum. Yerimi gazete satıcısı ya da fiyakalı gülümsemesiyle günü geçiren herhangi bir memurla ya da onun kravatıyla, kalemliğiyle değiştirebilirim, benim için hepsi bir. İmdat. Müziğin cesaret ile hiçbir alakası yok.”

 

Bir başka bölümde karşımıza, bu kez tam tersi istikametten çıkar. Belki de insan olmanın o saf çelişkisi ve tutkunun baş döndürücülüğü ile;

 

“Kendimi amaçsız hissettim, keman benim tek nedenimdi, benim dayanak noktam, okumdu. İyi günlerde, onun nedeni de bendim. Beni özel hissettirecek porselen filler, mektuplar, pullar ya da süs eşyaları biriktirmezdim, çocukluk hatıralarımda sahilde ayakta duran at ve uzanmış ineğin aralarında süregelen ilişkilerinin bende yeniden hayat bulduğu keman ve yay dışında hiçbir şeyim yoktu. “

 

Sevdiğimiz, bağımlısı olduğumuz her şeye karşı hissettiklerimize ne kadar yakın değil mi? İyi yazarların okurlarına yapmaktan zevk aldıkları bir şeyi yapıyor Mellado; hangi coğrafyada, hangi farklı hayatı yaşarsanız yaşayın o görünmez insanlık bağları ile hiç bilmediğiniz hayatlara dokunmanızı sağlıyor.

 

Mellado, notalarla bağlanan kelimelerle ayrılan, müzikle ortaya çıkan sessizlikle kaybolan ilişkilerin kaotik dünyasında bize kalbin partisyonunu sunuyor. Kemanın titreşimleri ile kalbin ritmi arasındaki adına hayat denilen bağ, okur ile yazarı da birbirine bağlıyor.

 

Kendinizi, muhteşem bir konseri en ön sıradan izlerken bulabileceğiniz Titreşim, kitap boyunca atıfta bulunulan parçalardan oluşan bir liste ile kapanıyor. Bize de kütüphanemizdeki bu orkestrayı dinlemek kalıyor…

 

Şu adreste bulunabilir: https://open.spotify.com/ user/vibratoplaylist

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.