Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Masamda Neler Var, Yalnız Mıyım Hiç?




Toplam oy: 4
Okumak benim için bir serüven ya da bir iş olmadı hiçbir zaman. Bile bile aklın mülkiyet alanına girmekti. İç dünyamıza yapılan bu yolculuğun şansa bırakılmasıysa tahammül edilemez bir şey… Öyleyse şu soruyu soralım: Masamda neler var?

İnsanın Anlam Arayışı, Victor E. Frankl

 

Rita Felski; “Estetik değerin faydadan ayrı tutulamayacağını, bununla birlikte metinlere bağlanma biçimlerimizin sıra dışı bir çeşitlilik, karmaşalık ve hatta öngörülemezlik sergilediğini” öne sürüyor. Edebiyatın ve okumanın hayatımıza açtığı anlam kolay kolay çözümlenemeyecek bir girift, çapraşık bir ilişkiler ağı içeriyor. Metinle çarpıştığımızda doğan kıvılcım hangi hayale, beklentiye, hangi duyguya çarpıyor bunu yalnızca içimizde duyabiliyoruz.

 

Avusturyalı bir psikiyatristi, onun kurduğu legoterapiyi, varoluşçu bir terapi metodunu masama getiren şey kusursuz bir meraktı. İnsanın o anlamı arayışı, mutsuzluk ve yaşamak üzerine düşünmeye başlamak, aslında insan olmanın hikâyesi tüm soruları karşına çıkarıyor. Ve arıyorsun. Bu kitap bilinenin aksine mutluluğa övgüler dizmiyor. İnsanın hayatında yakaladığı bir “anlam”ın peşinden giderek yaşamda karşısına çıkan acıların tüm sorumluluğunu göğüslemesi gerektiğinden bahsediyor. Dostoyevski onu korkutan şeyin acılarına değmemek olduğunu söyler. “Acıya katlanma yolları” der Frankl “gerçek bir içsel başarıdır.”

 

Frankl logoterapi için: “Kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür” diyor. Legoterapide hastaya kendi yaşamında bir anlam bulması için yardım ediliyor. Hasta kendi varoluşunun gizli logo’sunun (anlam) farkına varan analitik bir süreçten geçiyor. Anlamsızlık duygusu için Frankl insanların yaşamlarını sağlayacak çok şeyin bulunmasına karşın, uğruna yaşayacakları bir şeyin olmadığını söyler.

 

Frankl 2. Dünya Savaşı’nda bir toplama kampında onca acı içerisinde yaşadığı deneyimleri anlatırken, hayatınıza, sizi yaşamaya çeken o anlama eğilmeye başlıyorsunuz. “Bitirilecek ne çok acı var.” Rilke ilkesi sizi ayağa kaldırıyor içsel ve dürtüsel anlamda. Çünkü legoterapiye göre anlama ulaşmanın üç temel yolu var: Bir eser yaratmak ya da bir iş yapmak, bir şey yaşamak ve bir insanla etkileşime girmek, sevgide anlam bulmaktır.

Beyaz ve Siyah, Eugene Ionesco
“Neden iyiden çok kötü var? Mesela, şu an yaşanan korkunç savaşların temel bir var olma sebebi yok” Ianesco Romanya’da doğuyor, annesi Fransız olduğu için çocukluğu Fransa’da geçiyor. Absürt tiyatronun en önemli temsilcilerinden biri olarak biliniyor yazar. Beni bu kitaba çeken şey: “Resim yapmayı bilmeyi gerçekten çok isterdim: Göstermeye çalıştığım şey sahiden ölüm ve yaşam.” ifadesi oldu. Artistik ve sıra dışı bir ifade.
Eleştiri ve Hakikat’te Roland Barthes; bir metni “bozmak” için ona kendinden bir şeyler eklemek gibi bir zorunluluk yoktur der. Ondan “alıntılar” yapmak yani onu kesitlere ayırmak metni “bozmak” için yeterlidir Barthes’e göre. Fakat Beyaz ve Siyah bu düzlemde bir metin değil. Metni okumak bu anlamda kolay ve okumayı kesintiye uğrattığınızda kopmayacağınız bir işleyişe sahip. Bu yüzden daha cesurca bir alıntı vermemde sakınca yok: “İnsan aslında inandığının farkında olmadığı zaman inanır.”
İlk resim deneyimini ve öğretmeninin tepkisini, sonrasında ilk oyununu yazarken yaşadığı yalnızlığı anlatıyor yazar. Ve arkasından ekliyor: “İnsan her şeyi kendi kendine öğrenir, unutulmaması gereken asıl şey budur.” Bilinen ve beklenenin aksine bir yaşanmışlık bu çıkarım. Tiyatro hakkında bildiği her şeyi tesadüf eseri öğrendiğini söylüyor Ionesco.
Naif ve bütüncül bir samimiyete sahip olmadan insanın bir şey yazamayacağını ifade ediyor hemen arkasından. Resim ve yazının birlikte ilerlediği bir kitap Beyaz ve Siyah. Sıradan davranışlar, tekdüze basmakalıp yargı ve hayatlar, iletişimsizlik onun aktarmaya çalıştığı şey. Yoğun bombardıman altında, evlerin içine dahi aralıksız giren iletişim ağı içerisinde dikkat çekici bir görüş. Çelişki bu hakikati barındırıyor zaten. Kuşatıcı bir sesten sonra kalan şey; anlaşılmazlık.
Kış Ortasında, Isabel Allende
Masamdaki bu kitap Şilili bir yazar İsabel Allende’ya ait: Kış Ortasında. Onu daha çok Ruhlar Evi’nden biliyoruz. Latin Amerika deyince çoğu okur dikkat kesilir, Güney Amerikalı yazarların kurgudaki başarısı tüm okurları ikna eder. Bu onları her zaman okunur kılmıştır. Cortázar, Borges, Márquez’i anmasak olmaz.
Kış Ortası’nda kitabında olaylar görünüşte önemsiz bir araba kazası ile başlayarak, olasılıklar dışında belki de hayatları birbirlerine hiç dokunmayacak üç kişinin, kaderinin kesişmesiyle başlıyor. Göçten hayatta kalmaya, Şili ve Brezilya, Guatemala’da yaşanan olumsuz birçok olayı hikâye kurgusu içerisinde tekrar hatırlıyoruz. Victor Jara’nın ellerinin kesilme sahnesiyle ilk defa Şok Doktrini kitabıyla tanışmıştım. Isabel Allende’nin muhteşem anlatımı içerisinde flashback yolculuk yaparken tekrar karşıma çıktı Jara. Salvador Allende’nin devrilmesinden sonra Pinochet’un cezaevi olarak kullandığı stadyuma bırakılıyor Jara da. Gitar çalıp şarkı söylemeye devam ettiği için önce elleri kesilen ve sonra da işkence ile öldürülen bir sanatçı.
Allende, Şili’deki 1973 darbesinden sağ çıkıyor. Kuzeni, Cumhurbaşkanı Salvador Allende darbeyle indiriliyor. Şili yıllarca sürecek bir dikta rejimi ve göç hikâyelerinin içine sürükleniyor. Tüm bunlara tanık olan Allende, Güney Amerikalıların kırık ama güçlü seslerine ortaklığını yansıtıyor. Kitapta olayları başlatan kişi Evelyn 12 yaşında Guatemala’da ağabeyinin girdiği bir çetede çetenin üyelerinin tecavüzüne uğruyor. Kaçmak zorunda kalıyor. Meksika’dan ABD’ye uzanan insan ticareti ve göçmenlerin sınırı geçme uğraşlarına Evelyn’in yolculuğu üzerinden bakıyoruz.
İyi bir gözlemle oluşturulmuş güçlü karakter örgüsü, siyasi ama yavan olmayan pasajlar ve sabırla gelişen bir aşkın etrafında kurgulanan bir hikâye bu. Şu aralar iyi bir anlatıya ihtiyacım var diyorsanız Kış Ortasında doğru bir tercih olacaktır.
Şöyle bir sonla bitiyor kitap: “Kış ortasında sonunda anladım ki içimde yenilmez bir yaz varmış.” “Bu laf şimdi mi geldi aklına?” “Hayır. Albert Camus’nün lafı.”
Rus Tazısı, Milarod Paviç
Bir okurun kitapla nasıl konuştuğunu bilmiyoruz. Neden hangi kitabı tercih ettiğini, hangi zamanda neyi, nasıl okuduğundan da habersiziz. Bir pazar ağı, reklam ve endüstri dışında, kontrolsüz bir tercihten bahsediyorum tabii. Bu mümkünse eğer. Yine de bazen bir tesadüf, bazen yoğun bir dikkat, şu günlerde evde kalma çağrısı mesela bizi bir kitapla buluşturmuş olabilir. Yazar ve okur kaderleri ne zaman çakışır bilinmiyor elbette. Fakat o kitabı masamıza çeken büyülü hikâyeyi seviyorum.
Bundan yıllar evvel bir arkadaşımla elimize tutuşturulmuştu Rus Tazısı. O kitabı sahibine geri veremedik. İlginç bir tesadüfler dizisi örmüştü etrafımızda Paviç. Kitabın üslup ve kaderi içerisinden çıkıp hayatımıza müdahale etmişti. Adeta yazarın istediği şeyi yaşamıştık. O sokağa neden girdik, o adamı neden bulduk, günün sonu neden böyleydi? Tıpkı kitap boyunca yaptığı gibi bir kurguya bulanmıştık. O zaman Mitos Yayınları’ndan basılmıştı kitap.
On altı öyküden oluşan Rus Tazısı’nı Ketebe Yayınları yeniden yayınladı. Dönemin halk deyişleri, hikâyeleri, değerleri, mekânı ve hastalıklarını içeriyor bu hikâyeler. Yazarın anlatımına dikkat kesilirken bir bakmışsınız dağılmış uyumaya başlamışsınız. Ama kontrolü elinden bırakmayan bir yazar vardır karşınızda. Kitaptan kopmaya başladığınız anda peşinizi bırakmaz ve sizi sıçratan dokunuşla metnin içerisine yeniden alır sizi. Kitaba adını veren Rus Tazısı hikâyesinde çalar saat uyurken yazarın kendisi ayaktadır. Çalar saat gibi okur da uykuya dalar fakat yazar hâlâ ayaktadır. Sizin ne yaptığınıza hâkim sizi kitaptan dışarıya atmış bir yazar olur Paviç.
Sadık Hidâyet’in Kör Baykuş’unu sevenler Rus Tazısı’nı yadırgamayacaklardır. Düşle gerçeğin iç içe geçtiği bir roman olan Kör Baykuş gibi Rus Tazısı’nda da olayların hangisi gerçek, hangisi kurgu yoksa yaşanan her şey mi hayal karışır gider. Dünya hayatı gibi tıpkı; oyun ve oyalanma; hayal ve hakikat gibi. Birçok metafordan, yoğun imgelerden, dil oyunlarına sıçrayan Paviç’in sıra dışı dünyasına kaçmak için belki de iyi zamanlamadır şu an. Evdeyken okumak dışarıya çıkmanın en kestirme yoludur. Sizin masanızda neler var?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.