Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Ne kadar bilim, ne kadar kurgu?




Toplam oy: 419
Andy Weir // Çeviren: Emre Aygün
İthaki Yayınları
Andy Weir, Mars'ta su ve besin üretmeyi başaran bir karakteri, hem bilimsel hem de anlaşılır bir biçimde ortaya koymuştu. Peki, bir Hollywood filmi olarak karşımıza çıkan sinema uyarlaması ne kadar bilim, ne kadar kurgu?

Andy Weir aslında bir programcı - birçok şirkette yazılım mühendisi olarak çalışıyor. Hayat hikayesinin bizi ilgilendiren kısmı ise, çocukluğundan beri bilimkurgu edebiyatına tutkun olması. Yazıp çizmeye de genç yaşta başlıyor... Tamamladığı ilk roman taslağı birçok yayınevinden ret cevabı alınca; bu kitabı bölümler halinde kendi sitesinde yayımlıyor. Sonrası tam bir başarı hikayesi! Büyük ilgiyle karşılanan kitaba yayınevlerinden teklifler yağıyor. Goodreads okurları tarafından 2014’ün en iyi bilimkurgu romanı seçilen kitap birçok ödül ve bol övgü alıyor. En nihayetinde, yayın hakları da satın alınıyor ve Ridley Scott tarafından sinemaya uyarlanıp dünyanın birçok ülkesinde gösterime giriyor.

 

Marslı, görev sırasında meydana gelen kazada öldü sanılarak geride bırakılan Mark Watney’in Mars’ta hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Romanın en çok konuşulan ve ilgi çekici olan yanı, başkarakterin hayatta kalma pratiğini bilimsel, ayrıntılı ve akılda kalıcı bir şekilde anlatması. Zaten Weir kitabını yazmadan önce ödevini iyi yapmış; yörünge mekaniği, insanlı uzay uçuşları, botanik, arıtma sistemleri gibi başlıklarda yaptığı araştırmalar romanın gövdesini sağlam bir şekilde oluşturmasını ve gerçeklik duygusunun son ana kadar ayakta kalmasını sağlıyor. Sonuçta, Dünya’dan uzakta, kızıl bir gezegende kendi gübresinden patates yetiştiren bir karakteri takip ediyoruz. Watney hayatta kalmanın yollarını zorladıkça mücadelesi daha da merak uyandırıyor. Weir, Mars’ta su ve besin üretmeyi, bu besini hesaplı bir şekilde tüketmeyi, oksijeni olmayan bir gezegende nefes almayı, rahat uyumayı, akıl sağlığını yitirmemeyi başaran bir karakteri, aynı anda hem bilimsel hem de anlaşılır bir biçimde ortaya koyuyor. Ridley Scott’ın filminde bunun ne kadarını göreceğimiz ise büyük bir soru işaretiydi. Çünkü romandaki bu ayrıntılar zaman ve mekan duygusunu belirleyen unsurların başında geliyordu. Peki bir Hollywood filmi olarak karşımıza çıkan sinema uyarlamasında bu bilimsel detayların ne kadarını görebilecektik? Bir film olarak Marslı’nın ne kadarı bilim, ne kadarı kurguydu?

 

 

Çok ses getiren, büyük reklamlarla vizyona giren yüksek bütçeli bilimkurgu filmleri sinemasal meziyetleri kadar bilimsel açıdan gerçeğe yakın olup olmamalarıyla da tartışıldı hep. Stanley Kubrick’in, türün zirvesi sayılan başyapıtı 2001: Bir Uzay Macerası’ndan Carl Sagan’ın kitabından uyarlanan Robert Zemeckis’in Mesaj’ına kadar birçok yapım için geçerliydi bu. Günümüzde ise bilimsel ve teknolojik gelişimin etkisiyle bu bakış açısının yönetmenler arasında da güçlendiğini, popüler sinemada aksiyona dayalı bilimkurgunun yerini, bilimsel yönü ağır basan daha sofistike örneklerin aldığını görüyoruz. Geçtiğimiz yılın çok konuşulan filmlerinden Christopher Nolan imzalı Yıldızlararası bu açıdan iyi bir örnek sayılabilir. Galaksiler arası yolculuk, görelilik kuramı, karadelikler, zaman yolculuğu gibi birçok bilimsel mevzuya giren film, her şeyi sevgiye(!) bağlasa da hakkında çok konuşuldu. Bir önceki sene vizyona giren Oscar ödüllü Yerçekimi de akla gelen bir diğer örnek. Hasar gören bir uzay teleskobunu onarırken yaşanan kaza sonucunda uzayda tek başına hayatta kalmaya çalışan Dr. Stone’un hikayesi, fizik kurallarının esnetildiği -hatta yok sayıldığı- eleştirilerine maruz kaldı. Son iki yılda vizyona giren, uzayda geçen iki büyük prodüksiyonun bilime ağırlık vermesi elbette tesadüf değildi. Bu açıdan bakıldığında, Marslı’yı, Yıldızlararası ve Yerçekimi’nin yanına koyabiliriz.

 

Hollywood'un kısa tarihi

 

 

Tam da filmin vizyona gireceği hafta NASA’nın kamuoyuna Mars’ta su bulunduğunu açıklamasıyla birlikte bu haberin “bir PR çalışması olduğu” savı üzerinden dönen spekülasyonlar, yapımı daha baştan tartışmalı filmler kategorisine soktu. Hollywood üretimi olan bir filmi “fazla Amerikan” ya da “NASA reklamı” diye nitelemek safdillik olur. Hikaye yapısıyla, kurgusuyla, kullandığı şablonlarla kitabın yazarı da “fazla Amerikan” olduğunu gizlemiyor zaten. Kitapta Mars’ta geçen bölümlerin haricindeki kısımların yaratıcılıktan uzak olduğunu da söylemek gerek. Filmin, bu kısımları dramatik açıdan sömürmesi kimseyi şaşırtmayacaktı. 

 

Ridley Scott ve senarist Drew Goddard, beklendiği üzere Mark Watney’in yalnızlığını bir kenara koyup, yüzeysel bir kurtuluş hikayesi anlatmayı tercih ediyor. Watney’in hayatta kalma çabası ve becerisi, pratik zekası basit buluşlarmışçasına heyecandan uzak bir şekilde yansıyor perdeye. Romandaki kadar ayrıntılı bir şey beklemek adil ve mantıklı olmaz elbette ama Watney’in Mars’ta geçirdiği süre, bu sürede yaptığı ve başına gelen şeyler iyi bir matematikle daha etkili bir şekilde aktarılabilirdi. Romandaki birçok kısım dengesiz bir şekilde dışarıda bırakılınca filmde ciddi bir ritm problemi baş gösteriyor. Keza final bölümü de öyle. Öncesinde yaşananlar törpülendiği için final yeterince etkileyici olamıyor. En temel sorunlardan biri de romanın zaman kavramının hiçbir şekilde perdeye aktarılmaması. Üstüne zaman atlaması ve Dünya’da geçen bölümlerin sığlığı da eklenince hikaye adeta, “Her şeye rağmen Amerika hayat kurtarır” coşkusuna dönüşüyor. Ve Mars görsel açıdan ne kadar etkili olursa olsun Watney’in hayatını geçirdiği “mekan” olarak akılda kalamıyor. Hal böyle olunca Weir’ın mizahi dili de romandan aynen alınan birkaç cümle dışında kayboluyor; Watney’in Robinson Crusoe olma durumu, absürt hayatta kalma reçeteleri, Mars’la dalga geçtiği kısımlar törpüleniyor.

 

Uyarlama söz konusu olunca hep aynı tartışmalar yaşanır. Her uyarlama –hatta çoğu– sadık olmak zorunda değildir elbette. Marslı’nın kolay bir uyarlama olmadığı da söylenebilir. Ancak, burada romanın yapısını anlamamakla ilgili temel bir sorun var. Romanın çatısını, zekasını, bilim-aksiyon karışımı formülünü ve mizahını bir kenara koyup yerine derli toplu ama vasat bir hikaye anlatmayı tercih etmelerinin bir nedeni var elbette: Hollywood’un kısa tarihi.

 

 

NOT: Hikaye sıkıntısı yaşayan Hollywood ve televizyon kanalları için bilimkurgu edebiyatı, gelecek sezonlarda da iyi bir kaynak olmaya devam edecek gibi görünüyor. İşte o uyarlamalardan bazıları:

 

P.K. Dick’in kitabından uyarlanan 1982 tarihli Ridley Scott başyapıtı Blade Runner bir kez daha perdeye geliyor. Ryan Gosling’in başrolünde yer alacağı filmin yönetmenliğini Denis Villeneuve yapacak.  P.K. Dick’in Yüksek Şatodaki Adam’ı ise televizyon için uyarlandı; pilot bölümü onay alan dizi 20 Kasım’da başlıyor.

 

Stephen King’in daha önce de mini seri olarak uyarlanan Mahşer’i beyazperdeye gelecek. Henüz çekimlerine başlanmayan proje için yıldız isimlerin adı geçmekte. King’in son kitaplarından 22/11/63 ise televizyona uyarlanıyor. Bir öğretmenin zamanda yolculuk yaparak Kennedy suikastının gerçekleştiği yıla gitmesinin ardından yaşananları anlatan roman, yazarın son dönemdeki en iyi işlerinden biri olarak görülüyor. 

 

Bilimkurgunun dev isimlerinden Arthur C. Clarke’ın iki kitabı televizyona uyarlanıyor. Başka gezegenlerdeki hayatı sorgulayan Childhood’s End aralık ayında izleyiciyle buluşacak. Clarke’ın 2001: Bir Uzay Macerası ile başlayan serisinin son bölümü olan 3001: Son Efsane’nin de önümüzdeki sezon ekrana gelmesi planlanıyor.

 

Enerji krizinin yaşandığı bir gelecekte geçen Ernest Cline romanı Ready Player One, Steven Spielberg yönetmenliğinde 2017’de vizyona girecek. Luc Besson’un yeni bilimkurgu projesi Valerian ve Ridley Scott’ın Prometheus’un devamı olarak tasarladığı Alien: Paradise Lost 2017’de; District 9, Elysium gibi bilimkurgu filmlerinin yönetmeni Neill Blomkamp tarafından çekilecek Alien serisinin yeni halkası ise 2018’de gösterimde olacak.

 

Asimov’un klasik Vakıf serisi (Jonathan Nolan ile görüşülüyor), Frederick Pohl imzalı Çıkış Kapısı, insanlığın uzaya çıktığı bir gelecekte geçen Hugo ödüllü John Scalzi romanı Yaşlı Adamın Savaşı, Ann Leckie’nin bol ödüllü uzay operası Adalet ise gelecek sezonda televizyona uyarlanacak yapımlar arasında.


 

 

* Görsel: Tayfun Pekdemir

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Renkleri ve desenleri kendine özgü bir şekilde kullanan illüstratör Jane Mount’un Bibliophile: An Illustrated Miscellany adlı yapıtı, kitaplara sevdalı olanlar için bulunmaz bir nimet. Mount bu kitabında, önemli edebi şahsiyetleri, edebiyat mabedlerini, kısacası edebiyatla ilgili heyecan verici her şeyi kendi çizgileriyle sayfalara taşıyor.

Genç idealist aşıkların er ya da geç öğrendikleri şey şudur: ilişkiler hayal kırıklıkları, yanlış anlaşılmalar, büyüklü küçüklü aldatmacalarla dolu karmakarışık olgulardır. İlişkiler hususunda kalbinizi soğutmak, inançsızlaşıp sinikleşmek kolay yoldur.

Viking Masalları (Yaz. Jennie Hall)

On yıl önce bugün ne yapıyordunuz? Eğer bugün mesela doğum gününüz veya evlilik yıldönümünüz değilse bu soruya cevap vermeniz, on yıl önce yaşadıklarınızı hatırlayıvermeniz pek öyle kolay olmayacaktır. Peki, beş yıl önce bugün ne yapıyordunuz? Eğer Facebook kullanıcısıysanız, cevap vermenin daha mümkün sayılabileceği bir soru bu.

Dünya edebiyatının büyük ustası Jorge Luis Borges yaşamının bir noktasında kör olacağını biliyordu. Körlük Borges ailesinde nesilden nesile geçiyordu. Yalnızca babası değil, babasının anne-babası da yaşamlarının bir safhasında kör olmuşlardı. Borges kendi durumunun çok da dramatik olmadığını düşünüyordu.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.