Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Oblomov’un hırkasından çıkamadık




Toplam oy: 950
İvan Aleksandroviç Gonçarov
İletişim Yayınevi
Tam anlamıyla bir üçlemeden söz etmiyor olabiliriz ama bu üç kitabı -Olağan Bir Öykü, Oblomov ve Yamaç'ı- art arda okuma imkanına sahip olmak, yalnızca Oblomov’un sağlayamayacağı bambaşka bir bakış açısı kazandırabilir.

Rus edebiyatına ilgimiz, nedense, diğer ülke edebiyatlarına göre her zaman daha yakından olmuştur. Büyük bir çoğunluk en azından bu edebiyatın temsilcisi isimlerden birkaçını bir çırpıda sayabilir durumda: Dostoyevski, Tolstoy, Gorki, Çehov gibi...

 

Kuşkusuz bu köklü edebiyat bir çırpıda sayabildiğimiz birkaç isimden ibaret değil –örneğin Birsen Karaca, hazırladığı Rus Edebiyatı Öykü Antolojisi’nde (Kavis Kitap, 2010), daha 1989 yılında Sovyet Yazarlar Birliği’ne kayıtlı üye sayısının 9920 olduğunu aktarmıştı–, ancak illa bir bütünlük sağlanmak isteniyorsa, Dostoyevski’ye atfedilen şu söz ön plana çıkarılabilir: “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık.” Bir başka deyişle, Dostoyevski bu sözüyle Gogol’ü, daha doğrusu büyük bir zorlukla sahip olabildiği paltosunun çalınması üzerine üzüntüden hayatını kaybeden alelade bir memuru anlattığı Palto’sunu, Rus gerçekçilerinin kaynağı olarak anıyordu. Herhangi bir ülke edebiyatının, daha doğrusu evrensel anlamda edebiyatın seyrini değiştiren isimler ve yapıtlarına ilişkin daha çok sayıda örnek verilebilir. Eğer kıyafetlerden devam edersek; bir gün biri çıkıp, “Hepimiz Oğuz Atay’ın beyaz mantosundan çıktık” da diyebilir pekala. Bu doğrultuda düşünmeye devam ettiğimizde, elbette akla ilk geleceklerden biri de Oblomov’un hırkası olacaktır.

 

 

 

Belki öncelikle Oblomov’un ‘hırka’sı meselesine değinmek gerekiyor. Türkçede en yakın tarihli Oblomov, 2010 Eylül’ünde Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Çevirmen Sabri Gürses, kitabın hemen başında, "Çevirmenin Ön Sessizliği" başlıklı yazısında Oblomov’un hırkasına dair adeta ezber bozuyordu. “Oblomov hakkında o kadar çok şey söylenmiş ve İlya İliç Oblomov o kadar yanlış tanıtılmıştır ki bu yanlış kanıları düzeltmeye ya da doğrularla yanlışları ayırmaya kalkışmanın tek sonucu, Oblomov’un kendisine zarar vermek olur. Tek bir şeyi düzeltmek önemli: İlya İliç Oblomov bir 'hırka' giymiyordu, 1820’lerde Hegel’in birçok portrede giyerken tasvir edildiği 'schlafrock' adlı, Avrupalıların bir zamanlar Asya’dan alıp Avrupalılaştırdığı 'kaftan' benzeri bir ev giysisinin Rusya’da 'halat' adıyla anılan biçimini, yani bir 'sabahlık' giyiyordu. Başka deyişle, uyurken de uyanıkken de giyilebilecek, uzun, hafif, rahat bir giysi vardı üzerinde.” Böylelikle, bir simge olarak uzun zamandır kullanılagelen ‘Oblomov hırkası’na ilginç bir müdahalede bulunuyordu Sabri Gürses. (Örneğin Oğuz Atay da Tutunamayanlar romanında ‘hırka’ olarak kullanmıştır: “Ne olur tutma artık beni hece vezniyle / Allahın, senin ve tüm sevenlerin izniyle  Çözülsün zincirlerim, tutulan kol çalışsın. / Bir espri uğruna harcatmayın, alışsın / Selim Işık insana. Söylesin şarkısını / Kesintisiz, acemi. Oblomov hırkasını / Çıkarsın bedeninden. Ey ölü ruh! Kıyam et! / Beğendin mi Süleyman? ‘Beğenmedim, devam et.”) Oblomov’un üzerindekinin bir 'hırka' değil de 'sabahlık' benzeri bir kıyafet olduğunu destekleyebilecek bir alıntıya Gogol’ün Palto’sunda da rastlıyoruz: “Bir gün daireden döndüğünde paltosunu çıkarıp inceledi. Korktuğu başına gelmişti: Palto birkaç yerinden incelmiş, özellikle omuzları ile sırtındaki astarı eriyerek iyice tülbende dönmüştü… Şunu da belirtmeden geçmeyelim: Akaki Akakiyeviç’in paltosu da memurlar arasında alay konusuydu. Her memurun soylu kışlık giysisini ona çok görmüşler, ‘Akaki Akakiyeviç’in sabahlığı’ diye ad takmışlardı.” (çev. Mehmet Özgül, Adam Yayınları, 2002)

 



Oblomov’un üzerinde ne olduğu konusu önemli elbette. Ama bir yandan da, bir eleştirmenin dile getirdiği gibi, “Önemli olan Oblomov değil, Oblomovluktur.” Bilindiği gibi Gonçarov, Oblomov-Ştoltz karşıtlığında, eski ve yeni Rusya’yı irdeler aslında; birbirine şaşkınlıkla bakan iki zıt karakter, Doğu ile Batı… Her ne kadar Oblomovluktur önemli olan dense de, “İvan Aleksandroviç Gonçarov, Oblomov’u otuz iki-otuz üç yaşlarında, orta boylu, hoş görünümlü, koyu gri gözlü, ama yüz hatlarında herhangi bir fikir, herhangi bir yoğunluk görünmeyen, odacığında oturan silik bir kahraman olarak yarattığında, aslında roman tarihinin en ünlü kişilerinden birine can veriyordu.” Gerçekten de Oblomov’un yaydığı parıltı o kadar kuvvetlidir ki, Gonçarov’un ‘proje’sini gölgede bırakmıştır diyebiliriz.

Bundan birkaç ay öncesine kadar, kitapçılar gezildiğinde İvan Gonçarov, yaşamı boyunca tek kitap yazmış bir yazar zannedilebilirdi. İletişim Yayınları’nın yakın bir zaman önce yazarın Yamaç romanını yayımlaması, bazı ‘gerçek’leri de ortaya çıkardı! Demek, hakkında bu kadar çok şey yazılıp çizilen Gonçarov, yalnızca Oblomov dolayısıyla anılmış; şimdiye kadar Oblomov’un hırkasından çıkamamışız…

 

 

Yazının başında yaptığımız gibi, Yamaç’la ilgili de çevirmenin cümlelerine baş vuralım; Ergin Altay sonsözünde şöyle tanıtıyor Yamaç’ı: “Yamaç’ta Gonçarov, kahramanı Rayski’nin kişiliğinde ‘sanatsal Oblomovculuğu’, ‘boş yere heba olan Rus yeteneğini’ okura anlatmaktadır. Yazar eserinde Rayski’nin ağzından kendi düşüncesini, dünya görüşünü, olaylarla ve insanlarla ilgili görüşlerini anlatmaktadır. Öte yandan, kahramanını sert bir dille de eleştirmekte, onun yaşam, sanat, aşk üzerine gereksiz heyecanını yermektedir.” Ergin Altay, Gonçarov’un Palada Fırkateyni adlı kitabına da değinir: “Amiral Putyatin’in başkanlığında, Rus Dış Ticaret Bakanlığı’nın çevirmeni olarak uzun bir deniz görevine çıktı. Ancak, üç yıl sonra Japonya’da bu görevinden ayrılıp Petersburg’a döndü. Bu uzun yolculuk izlenimlerini Palada Fırkateyni adı altında derleyip kitaplaştırdı.”

Bu noktada altı özellikle çizilmesi gereken kitaplar ise Gonçarov’un ilk kitabı Olağan Bir Öykü, Oblomov ve Yamaç’tır. Ergin Altay’ın da belirttiği gibi, bu üç kitabı bir arada düşünmek mümkün: “Gonçarov üçlünün birinci kitabı Olağan Bir Öykü’de (1847) Aleksandr Aduyev’in; ikinci kitabı Oblomov’da (1859) Oblomov’un; üçüncü kitabı Yamaç’ta (1869) da Rayski’nin kişiliğinde Rusya’nın tarihsel gelişiminin belli bir devresini anlatmıştır.” Sonuç olarak, belki tam anlamıyla bir üçlemeden söz etmiyor olabiliriz ama bu üç kitabı art arda okuma imkanına sahip olmak, yalnızca Oblomov’un sağlayamayacağı bambaşka bir bakış açısı kazandırabilir. Yamaç’ın ardından, umarız Olağan Bir Öykü de kısa zamanda yayımlanır.


Yorumlar

Yorum Gönder


Çoğunu Ergin Altayın çevirdiği editörlüğünü Orhan Pamuğun yaptığı iletişim klasikler serisi mütiş dostoyevski , Gogol , Tolstoy ve gonçarov gibi yazarların eserlerini mükemmel bir şekilde sunuyor. İleşim y. Petersburg öykülerini öneririm...

41%
59%

Çok ilginç. Yanıtınız için teşekkürler.

40%
60%

Açıkçası, bende Everest'ten çıkan "Petersburg Öyküleri" kitabı yok. Ama evet, Adam Yayınları'nın Ekim 2002'de "Adam Düzyazı Klasikleri" isimli dizi kapsamında yayımladığı Palto'nun çevirisi Mehmet Özgül'e ait. (http://www.idefix.com/Kitap/tanim.asp?sid=Y5E8W3SL11YQIMWC3E9G&searchstr...) Bu durumda, demek ki, Mehmet Bey sonradan bir müdahalede bulunmuş...

51%
49%

Mehmet Özgül de Sabri Gürses'inkine benzeyen bir müdahaleyle Gogol'ün paltosunun aslında bir kaput olduğunu söylemiş, öyküyü Kaput olarak çevirmiştir. (Bkz. http://www.idefix.com/Kitap/tanim.asp?sid=HCC40YYHC5KLXITIHYS3&searchstr...) Acaba Adam Yayınları'ndan yaptığınız alıntının Özgül çevirisi olduğuna emin misiniz?

43%
57%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

28 ağaçtan oluşan küçük bir orman yarattın. Yeni kitabın Ağaç Alfabesi’nden söz ediyorum. Nereden aklına geldi bu fikir?

 

Köklerimizi, kendi isimlerimizin yazdığı karton kahve bardaklarında aradığımız bugünlerde masallara, masallarımızı okumaya, dinlemeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var gibi görünüyor. Mesafenin kaybolduğu, ben ve öteki, özne ve nesne, gerçeklik ve görüntüler arasındaki sınırların tamamıyla birbirine karıştığı günümüzde, doğru yolu, kendi yolumuzu bulabilmek çok daha zor.

Yıllar önce Hatice Meryem’in İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar’ını okuduğumda bir hazineyle karşılaştığımın farkındaydım. Bu romanda “Sıradan Bir Eteğin Harikulade Geçmişi” başlıklı kısacık bir bölüm vardır. Bir eteğin satın alınışından toz bezine dönüşene değin geçirdiği sergüzeşti anlatır.

“Dışarıdan geçen her uçağa gözüm takılıyor. Şimdi ayaklarımın altına bir Boeing çakılsa… Yerden yükselen kara duman, duvarları eriten sıcak, patlayan pencereler, havasızlıktan boğulmak, panik, intiharlar, alevler içindeki merdivenlere doğru koşmak, gözyaşları ve çığlıklar, umutsuz telefon konuşmaları neymiş öğrenirdim. Oysa oldu bu. Bu olay oldu ve olanı anlatmak mümkün değil...”

Yazdığı romanlar ya da şiirlerle ün kazanmış birçok yazarın, biri kadim diğeri modern bu iki tür arasında sıkışıp kalmış ve bir türlü hak ettiği yeri tam olarak bulamamış olan öykü türünde de eserler verdiğini biliyoruz. Fakat, eğer bir yazar sadece öykü türünde eserler vermemişse, çoğu zaman öyküleriyle anılmaz.

Söyleşi

UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne alınan Dede Korkut Hikâyeleri hem Türkler hem dünya kültür tarihi için niçin bu kadar önemli?

 

ŞahaneBirKitap

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Editörden

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.