Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

OdakYazar // Erendiz Atasü (II)




Toplam oy: 132
Odak Yazar, IAN Edebiyat dergisinin alametifarikalarından biriydi. Ağırlıklı olarak üniversiteli gençlerin yazı ve söyleşileriyle, Türkçe edebiyatın günümüz temsilcilerine ve eserlerine bakışlarını yansıtması sebebiyle değerliydi. IAN Edebiyat'ın yayın hayatına son vermesiyle birlikte, bir anlamda bu proje de yarım kalmış oldu. Hazırda bekleyen ve yeni odak yazarlar belirlenerek yapılacak çalışmaların SabitFikir'de yayımlanması teklifini bu sebeplerle seve seve kabul ettik. (IAN Edebiyat sayfalarında okumaya devam etmeyi daha çok arzu ederdik elbette.)

Geçmişle Şimdi Arası Kadınlık Öyküleri


Erendiz Atasü eserlerinin çıkış noktası, tarihten bugüne kadının toplumdaki yeridir. Ataerkil düzen içerisinde kaybolan kadının sesi, tabular, gelenekler, cinsellik onun romanlarında, öykülerinde sıkça görülür. Kadınlık tarihini anlatırken yaptığı imgesel anlatım ise yazarı okurken zevk almamızı sağlayan kendine has üslubunu oluşturur. Yazarın 2015’ te çıkan Kızıl Kale’deki öyküleri ise üç bölümden oluşur: "Eski Zaman Masalları", "Üçleme", "Yeni Zaman Öyküleri". Bu öyküler ilkel dönemden bugüne, her yaştan kadının hikayesi...


“Eski Zaman Masalları” bölümünün ilk öyküsünde iki çingene kadının sevgilileriyle buluşmalarında yakalanıp cezalandırmaları anlatılıyor. “Denizin ve buzulun arasına sıkışmış kızıl toprakta yükselen kızıl kale”ye hapsediliyorlar. Biri dayanamayıp intihar ediyor. Bu öyküde toplumsal cinsiyet kodları çok iyi aktarılır. Ataerkil sistemin kurallarının işlediği bir ülkede savaş yaklaşmaktadır ancak hükümdar ve danışmanları kadının çiğnediği yasağa ne ceza vereceğini düşünmektedir. Kadının “körpedir bedeni, çok gençtir yaşı”. Bu yüzden tehlikelidir. Kuralları çiğneyen kadın “şeytan, cadı, büyücü”dür: Karanlık zindanda dokunmaktan ve dokunulmaktan yoksunlardır. Çingene ataerkil düzenin kurallarıyla yargılanır. Ateşle buz arasına sıkışmış bu ülke ve kızıl kale kadının bedenini temsil eder. Kadının zevk alması Hakanı sinirlendirir. Zevk alan kadın “yılan”dır. Kadın bedenini aşağılar Hakan: “Adem’ in kaburga kemiğinden yarattı kadını, erkeğin başına bela diye. Hikmetinden sual olunmaz.” Cinsiyetlendirilmiş mekan olarak kullanılan zindanda kadının aşk iniltileri bitmez. Yıllar geçer, hükümdarlar gelir gider ama kadının hikayesi unutulmaz.


"Erdemoğulları ile Uysalkızlar" öyküsü kabileler arasındaki ilişkiyi toplumsal cinsiyet üzerinden aktarır. Adındaki ironiden de anlaşılacağı üzere erkekler Erdemoğulları soyunu, kadınlar ise Uysalkızlar soyunu oluşturur ki erkeklerde erdem kadınlarda uysallık gözetilir ilkel kabilenin geleneklerinde. Yıllarca Erdemoğulları, Uysalkızlar soyundan “kız alır”. Erdemoğulları kabilesinin reisi Hekimbaşı’nın karısı kabileye göre tuhaf ve yabancıdır. Kimsenin bilmediği dilde türküler söylemektedir kadın ve daha önemlisi kabilenin soyunu devam ettirecek bir erkek çocuk doğurmamıştır. Bir tek kız çocuğu vardır. Erkekler bir kabileyi yönetmekle, kadın çocuk doğurmakla ve onlara bakmakla yükümlüdür. Oysa Hekimbaşı’nın karısı çocuk doğurmaktan ziyade hayaller kurar, doğup büyüdüğü deniz kenarındaki köy gibi bir yerde yerleşik hayata geçmek ister. Kabile çoğalmalıdır ve kadının tek amacı da bu olmalıdır. Kadın kabileye ne kadar hoşgörüyle yaklaşırsa o kadar nefret edilir. Soluk Beniz adlı dolandırıcının köylerine gelmesiyle köyde birçok şey değişir. Hekimbaşı, karısı onun işine karışıyor diye tokat atar karısına oysaki kadın haklı çıkacaktır. Anlatıcı sık sık kadının içgüdülerinin çıkarsız, mantıklı ve anaç olduğunu vurgular. Hekimbaşı ve kabile, para, liderlik peşindeyken, Uysalkadın büyük çerçevenin farkındadır ancak cinsiyeti kadın olduğu için sözü geçmez. Ataerkil düzen içine hapsolmuş hemcinsleri de ona yardımcı olmaz.

 

Olanlar olur, düzen bozulur, başa geçmek için savaşılır, sonunda hayali kurulan topraklar satın alınır. Meydana Hekimbaşı’nın büstü yerleştirilir ancak kadının feryatlarını kimse hatırlamaz. “Mutlu Son” öyküsü kırkbeş yaşındaki Nigar Hanım’ın kırışıklıklarından, vücudunu beğenmemesinden yakınmasını anlatır. İki dul kalmış kızı vardır. Nigar Hanım’a göre erkeksiz hayat bomboştur. Kızları evlenmemiştir, mutludurlar ve keyiflerinin gayet yerinde olması onu çok şaşırtır. Beyazperdedeki aşıklara özenmiştir hayatı boyunca Nigar Hanım. Bir gün sahilde kalp spazmı geçirir. Yaşını oldukça sorun ettiği bu sahnede gençliğine özlem duyar. Aşk konusunda dayattığı toplumun yaşlı kadın rolünden oldukça sıkılır ve kendi iç sesini dinler. Geçirdiği kalp krizini şaka olarak nitelendirmesi ise hikayesini oldukça ironikleştirir.


“Yalnız Adamın Yanlış Seçimi” adlı uzun öykü içerisinde birçok hikâye barındırır. Yalnız Adam’ın karısı üniversite hocasıdır. Zamanla profesörlüğe yükselir. Yoğun işi ve hırsı yüzünden kocasını ihmal ettiğine dair bir suçlulukla ne yârdan ne serden geçebilen, huzursuz biridir. Adamın hayatında ufak tefek kaçamaklar olur, karısı fark edince erkeği kazanmak için yeni iç çamaşırları, parfümler, saç boyaları alır ancak “soğumuş külde kıvılcım çakmaz”.


“Yavaş Bir İntihar”, muhasebeci bir kadının bir  müzik öğretmeniyle olan evliliğini anlatır. Kadın yirmi beş yaşına gelmiş, çevreye göre “evde kalmış”tır. Bekar birinin evli ve çocuklu ailelerin içine girmesi oldukça zordur çünkü bekâr bir kadın oldukça tehlikelidir evli çiftler için. Bir distopya gibi anlatılan bu sahneden sonra kadının tüm bunlara rağmen evlenmek istemediğini, çalışmak istediğini görürüz. Anlatıcıya göre evli yaşıtları: “Gövdelerindeki kıpırdanmalara tam da aşina olamadan eril enerjinin kuşatmasında bulmuşlardı kendini.” 


Erendiz Atasü’ nün özelikle altını çizdiği kadınsı ruh, onun için başkaldırının çıkış noktasıdır. Bunu her devirden, her çeşit ilişki üzerinden örneklendirmiştir. Kızıl Kale’ deki imgeler, kadının varlığını oldukça güçlü kılacak şekilde tasarlanmıştır.


Kızıl Kale’de hikâyeler bugüne geldikçe uygarlık değişir ancak toplumsal cinsiyet normları hep aynıdır. “Kısa Bir Üzüntü” adlı öyküde anne-kız ilişkisi, “Meleğin İntikamı”nda hizmetçi kadın ve evin hanımı arasındaki ilişki hizmetçi Refref odaklı anlatılır. Hemcinsler arasındaki kadın ilişki normlarına değinen yazar, yarattığı kadın karakterlerle süregelen geleneklerde kadının iç sesinin sönmediğinin de altını çizer. Erkek hakimiyetinde kadın kimi zaman hiç istemediği bir hayata mahkum olur, kimi intihar eder, yok olur, kimi ondan kaçar, düzen dışına çıkmaya toplumun cezası büyük olur. Ancak her zaman dünyada dişil enerji var olacaktır. Bu durum yüzyıllarca böyle sürer Kızıl Kale öykülerinde.


Esin Hamamcı

 

 

Utanarak Uyanılacak Güne 


Saldırganı Hoş Tutmak  yazıların kaleme alındığı 2004-2015 yılları arasına ışık tutan bir “Türkiye panoraması”. Söz konusu on bir yıllık döneme şahit olan aydının gözünden gidişatın değerlendirilmesini, bu dönemde değişen siyaseti, toplumu, fikirleri, ifade biçimlerini kitapta görmek mümkün. 


Toplumsal problemler, kaynaklarının ince elenip sık dokunarak oluşturulduğu, ne  kadar görmezden gelinse de sadece ülke içinden değil küresel bir elden de kafaların tokuşturulduğu gerçeğini sunuyor. Bu açıdan bireye kapıları kapatmanın ne gibi sorunlara yol açtığı da netliğe kavuşturuluyor. Homojen bir yapıda göz ardı edilmemesi gereken, ufak tefek şeyler gibi görünen bazı çatışmaların boyutu gün geçtikçe büyüyor. Buna bir parazit zinciri diyebiliriz. Birbirine tutunarak ilerleyen bu gerçekler karşısında tek çözüm yolu, kaynağı iyi bilmek ve okumakta yatıyor. Erendiz Atasü bu kaynaklara yönelik birtakım tespitlerde bulunmuş.


Ortadoğu’daki IŞİD terörü ve baskılardan kadına yönelik şiddete çeşitli konuların ele alındığı “Günümüz: Bozbulanık” bölümünde dönüşümün büyük resmiyle karşılaşılıyor. Bunları yukarıda belirttiğim nitelemelerin gözünden okunmuş-yansıtılmış biçimde görüyoruz. İnsanlık ve özgür düşünce adına önemli tespitler paylaşılmakta.  Özellikle “Macbeth’ten Osmanlıcaya”da edebiyattan yeteri kadar ders alınamaması ve toplum hayatının sancılı dönemlerinin gelecek krizlere karşı tuttuğu ışığın önündeki engeller ile yola düşen gölgeler “Aydınlanma”nın karşısında hortlayan karanlığı çağrıştırıyor. Kıyıdan köşeden ders alınabilecek dünya tarihine bakmaya çalışanlar; hedef şaşırtıp başka noktaları gösterenler var.  Bunun temel harcı ise sözcüklerle atılıyor. “Sözcükler Önemlidir” de bazı sözcük ve kavramların özgün anlamlarının dışında “isteyenin istediği yöne” çekildiği, kaypaklaştırıldığı, daraltılıp genişletilebileceğinin vurgusu yapılıyor. Metnin devamı niteliğindeki “Gerçekçilik Tuzağı”nda da Atasü sadece ideolojik kavramların, fikri muhasebelerin kutuplarının değil zaman kavramının da “yöneten”in elinde istenilen şekilde yönlendirilebileceği gerçeğini haykırıyor. Belki de zamanın parçalanamaz oluşu yüzyıl geriden gelen bir ışığın okunmasını daha da kolaylaştırıyor. “Referandum Sürecinde Sanatçı ve Toplum” yazısında bu süreçte yanlış gördüğü politik hesaplardan, oynanan oyunlardan, ortaya çıkacak problemlerden bahsediyor. “Beden Dokunulmazlığı ve Kadın Bedeni: Kürtaj ve Ötesi”nde kadının özgürlüğü konusunda birtakım yasakları insan hakları çerçevesinde eleştiriyor. “İdam ve Toplumsal Vicdan”, “Hukukun Tükendiği Yerde İnsan Onuru” başlıklı yazılarında bireyin ve toplumun hakkının, yanlışın karşısında alınacak tavrın, hukuksuzluğun biriktirdiği zehrin belirtilen konular etrafında tartışması yapılıyor. Kitabın genel tavrını da yansıtan yazılar, “hak ve hukuk” kavramlarına birer açılım niteliğinde.


Abdullah Altınay



 

Gelecek ve Şimdiden Kopuşun Hikayesi


Erendiz Atasü’nün 2013 yılında yayımladığı Dün ve Ferda, başkahraman Ferda Başarır’ın kırk yıllık yaşam sürecine odaklanır.  Ferda’nın politik yaşamı, akademisyenliğe adımı, aşkları, ailesi etrafında gelişen olaylar zamanla, aslında hiçbir şeyin hayallerdeki kadar temiz kalmadığını gösterir. Kitabın sonunda Ferda, tüm eksiklikleriyle beraber içinde yarattığı dünyada yaşar konumdadır ve bu dünya, geçmişe saplı kalmıştır: “… şimdi biliyorum ‘öte dünya’ nedir, neresidir. Öte dünya içimizde. Ölüme deva değil orası.”


Kitap, doktora öğrencisi Ferda’nın, fakülteye asistan olarak seçilmesiyle başlar. Dönemine göre oldukça muhalif “kızıl komünist” Hürriyet Berkman’ın desteklediği Ferda’nın fakültede yer alması, başkan Kazım Beyazıt’ı sinirlendirir. Her fırsatta Ferda’yı okuldan göndermeye çalışan Kazım, bir süre sonra hayalinde seviştiği, “duyusal gelişimini tamamlamamış bu gövdeden bir kadın” yaratmaktan keyif alır ve zamanla aşk yaşamaya başlarlar. Bu aşk, Ferda’nın gözaltına alınmasına kadar devam eder. “Hapislik deneyimiyle kendisini öyle zenginleşmiş” hisseden Ferda’nın dönüm noktalarından biri budur. Okuldan kovulan kadın, Kazım’dan ayrılır, bir süre sonra çalıştığı eczanede tanıştığı Özdemir ile evlenir ve Almanya’ya sığınmacı olarak yerleşir. Türkiye’deki kadar olmasa da siyasi faaliyetlerini burada da sürdüren çift, 90’lı yıllara gelindiğinde çocukları Barış’ı da alarak ülkeye dönerler, fakat artık ne ülke umdukları gibi bir yerdir ne de kendileri…


İstanbul’da başlayıp yine İstanbul’a dönülen bu yolculukta yazar, bu süreçten sonra daha çok Ferda’nın duygusal hayatına yönelir. Siyasi mücadelesinde başarılı olamayan Ferda, “vücuduna sızan yabancı bir maddeyi” atmak istercesine eşi Özdemir’den ayrılmak ister fakat bunu da başaramaz. Geçmişle hesaplaşamayan, yaşlandıkça yalnızlaştığını daha da hisseden Ferda, boşanma kararından vazgeçişini Özdemir’e şu cümleyle açıklar: “Öyle anlaşılıyor ki, güçlerimizi birleştirirsek, hayatla daha iyi baş edebileceğiz.”


Özdemir’in hastalığı ile birlikte “gelecekle arasındaki bağı” koparan Ferda için artık tek bir şey kalmıştır: zamanı izlemek. İçi boş anlar bütününden oluşan bu günleri, Özdemir’in ölümüyle son bulur. Kendini dinleme, sorgulama fırsatı bulduğu zamanlarda, hiç de ağır olmayan vücudu, emin olmadığı düşünceleri, kırışmış elleriyle tüm hayal kırıklıklarına rağmen tek bir şeyi düşler: “Neler vermezdi, gövdesinin yeniden diri ve dolu olabilmesi için…” 20’li yaşlarındaki haline duyduğu özlemi Türkiye’de bulamayacağını anlayan Ferda, Özdemir ölünce kızıyla tekrar Almanya’ya döner. Her ne kadar Ferda bu yola umutla çıksa da geleceğinden de şimdisinden de kopmuştur. O artık sadece elinde kalan anılarıyla yaşayan geçmişin kadınıdır.


Kitabın başında asistanlığa başlayarak ailesine muhtaç olmayacağını düşünüp “özgürüm!” diye bağıran Ferda, kitabın sonunda tamamen düne tutunarak, o çok sevdiği özgürlüğünden uzakta, hayatına devam eder. Pişmanlıklarıyla, eksiklikleriyle tek başına kalan Ferda, geçmişi şimdiye, şimdiyi geleceğe aktaran bağını yitirir. 2000’li yıllara geldiğinde adeta bir varoluşsal sorgulama içine giren Ferda için tek bir gerçek vardır: O, gençliği, mesleği, mücadeleleri, aşkları, idealleri ile geçmişte kalmıştır ve şimdi, zaman zaman gülümseyerek, çokça üzülerek anımsadığı geçmişte yaşamaktadır. 


Yağmur Yıldırımay


yagmuryildirimay@gmail.com

 

 

Baharat Ülkesi'nin Hazin Tarihi


Erendiz Atasü'nün Baharat Ülkesi'nin Hazin Tarihi isimli romanı dünün, bugünün, yarının dünyasının hayali bir ülke üzerinden anlatımını yapar. Baharat Ülkesi, ne roman ve karakterlerin adının çağrıştırdığı Hindistan ne de tarihi süreç bakımından benzeri olduğu Türkiye'dir. Baharat Ülkesi, bu zamana kadar hazin tarihleriyle boğuşmuş  ülkelerin bir karmasıdır.  Farklı kültürlerin hüzünlü tarihlerinden alınan trajik gelenekler, hayalî bir ülkenin oldukça çarpıcı tarihini oluştururur ve bu tarih anlatımı roman boyu sürükleyiciliğini sürdürür.


Romanda, devrim, mücadele ve nihayetinde modernleşme sancılarından mustarip ülkelere ait pek çok iz bulmak mümkündür. Kullanılan özelliklere göre yeri geldiğinde Baharat Ülkesi'nin Türkiye olduğuna inanırken birkaç sayfa sonra Hindistan, Küba ya da Güney Afrika olduğunu düşünmeye başlarız. Akla gelen bu ülkelerin en önemli ortak yönü ise büyük dönüşümler yaşamış ve bu dönüşümleri büyük devlet adamlarına borçlu olmalarıdır.  Fakat kurgunun derinliklerine inebilen okur, zamanla romanın gerçek hayattaki izdüşümlerini aramayı istemsizce bırakacak ve Baharat Ülkesi'nin "melez" hazin tarihine odaklanacaktır. 


Odaklanmanın kolay oluşunda belki de en önemli etmen romanın karakterleridir. Her karakter gerçek hayattaki yansımalarından izler taşısa da Baharat Ülkesi'nde yaşadıklarına, devrimin mücadelesini verdiklerine, modernleşmenin sancısını yaşadıklarına inananılacak kadar da yeni ve özgün karakterlerdir.  Türkiye'nin tarihine çok yakın bir tarihten geçmekte olan Baharat Ülkesi'nin başında Atatürk'e çok benzer bir lider de vardır. Fakat tam anlamıyla Atatürk'le örtüşmeyen bu lider biraz da Gandhi'yi anımsatır.  Hem dünya tarihi hem de kendi ülke tarihleri açısından oldukça önemli bir noktada olan bu iki liderin birleşmesinden oluşan Cavahar Mehta'nın oluşma fikrini yazar şu şekilde açıklıyor: " ...zalim sömürünün dünyayı ele geçirmesiyle düştükleri açmazı incelemek ve anlayabilmek için iki farklı ülkeden ve birbirinden çok farklı iki ayrı önderden yola çıkmak uygun bir yazınsal ortam hazırladı." Bu ifadeden anlaşılacağı üzere sömürünün vahşiliği altında yaşamaya mecbur kalmış iki farklı ülkenin iki farklı liderinden oluşturulan bir karakter Baharat Ülkesi'nin kapsamını genişletmiştir.


Baharat Ülkesi tıpkı Türkiye gibi geçmişinde farklı bir yönetim ve bu yönetimin sürüklediği savaş nedeniyle pek çok acılar çekmiş hayalî bir ülkedir. Fakat Cavahar Mehta'nın üstün liderlik kabiliyeti sayesinde kısa bir süreliğine huzur sağlanır, ülke büyük bir devrim sonrası kalkınma mücadelesine girişir.  Bu devrim tıpkı gerçek hayattaki karşılıkları gibi rahat bırakılmaz; bu mücadele dış etkilerce engellenmeye çalışılır. Roman karakterleri genel anlamda devrimin ve bu engellenmenin mücadelesini verirken kadın roman karakterleri ayrı bir mücadele daha vermektedir.  Baharat Ülkesi devrimden önce yaşanması zor, kadınlar içinse yaşaması çok daha zor olan bir ülkedir. Hayalî ülkenin kadınlar üzerinde uyguladığı kabul edilemez yaptırımlar, maalesef romanın kurgu kısmı değil, gerçek dünyadan bir esinlenmedir. Dul kadınların ölen kocalarıyla beraber sırf haneden bir boğaz eksilsin diye diri diri yakılması, gelenek adına saçlarını kazıtıp göğüsleri açık gezen ve kendileri gibi olmayan kadınlara tahammülleri olmayan Saçsızkadınoğulları, kocası ölen kadınların ailenin sorumluluğundan çıkması adına sonu er geç hayat kadınlığına varacak olan dullar evine gönderilmesi yazar kurgusu değil, acımasız gerçek hayat yansımasıdır.


Kadının toplumdaki yerini, mücadeledeki rolünü sık sık kitaplarında işleyen Erendiz Atasü, Baharat Ülkesi'nin hazin tarihinden nasibini belki de en yıpratıcı şekilde alan Berrak-su ile oldukça özgün bir mücadele kadını portresi çiziyor. Her ne kadar Baharat Ülkesi'nin devriminin başında erkek bir lider bulunsa da Berrak-su hem devrim fikrinin kurucusu hem de işleyişine dair pek çok fikrin de mucidi olarak çıkıyor karşımıza. Bunun haricinde onun kurgudaki görevi yalnızca devrim mücadelesi vermekle bitmiyor, Berrak-su kendini yalnızca cinsiyeti nedeniyle bir varoluş mücadelesinin de içinde buluyor. Kadınlığının yaşadığı eziyetlerden sonra yine de yılmayıp devrim mücadelesine geri dönüşü onun ne denli sağlam bir karakter olduğunu kanıtlıyor. Romanda önemli konumda bulunan tüm karakterlerin ölüp geriye yalnızca hepsinden daha fazla maddi ve manevi acılar çekmiş Berrak-su'nun kalışı Erendiz Atasü tarafından verilen bir tür "kadınlar her zorluğa rağmen, her koşulda mücadelelerine devam edecektir" mesajıdır.


Peki buraya kadar anlatılanlardan bir devrimin, özgürlük mücadelesinin heyecanını taşıması gerektiği düşünülen bu tarih neden hazin olarak nitelendirilmektedir? "Hazin" genel anlamda sonu çağrıştıran bir kelime olmuştur, Baharat Ülkesi'nin "hazin"liğini belirleyen de yine bu devrimin heyecanı içinde kalkınma mücadelesi veren ülkenin kurgudaki sonunda gizlidir. Her devrimde olduğu gibi Baharat Ülkesi'nin devrimi de birçok diş bileyen, pusuda bekleyen unsuru karşısına almıştır.  Yazarın romanda belirttiği, akıl ürünü hiçbir düşüncenin kaybolmayacağı, evrende gezinip bir gün mutlaka geri döneceği fikri, tarihin hazin sonunun belirleyicisi olmuştur. Cavahar Mehta'nın, devrimin liderinin ölümü, ortaya konulan devlet modelinin ilmek ilmek sökülmesinin bir başlangıcı olmuştur. Bu  değişimden en çok, kitabın bir başka kadın karakteri olan Mehta'nın manevi kızı Mavi-Rüzgar etkilenmiştir. Çocukluğunda yine yalnızca cinsiyeti nedeniyle yaşadığı büyük acılardan Cavahar Mehta'nın kendisi ve düşünceleri sayesinde sıyrılabilmiş Mavi-Rüzgar, romanda kadın mücadelelerinden en önemlisini, kendi geçmişiyle mücadeleyi gerçekleştirmiştir. O, Baharat Ülkesi devriminin vücut bulmuş halidir. Mavi-Rüzgar bu devrimle var olmuş ve benliğini oluşturmuştur. Kitabın sonunda görev uğruna girdiği bir çatışmada usulca intihar etmesi aslında bir nevi Baharat Ülkesi'nin de sonunun geldiğinin göstergesidir.


Baharat Ülkesi'nin Hazin Tarihi bir kurgudan yola çıkarak gerçekliğin dünyasını anlamlandırma çabasıdır. Bu anlamlandırma çabası tekdüze bir tarih anlatımıyla değil yepyeni, özgün "melez" bir tarih anlatımıyla sağlanmıştır. Tarih hazinliğini, devrime ve mücadeleye gölge düşüren çıkar hesapçılarının tuzaklarından ve de Baharat Ülkesi kadınlarının kişisel dramlarından almaktadır. Geçmişinin yapı taşları hüzünlerle örülmüş bu ülkenin tarihine verilebilecek en güzel sıfat çok açıktır ki "hazin"dir.

 

Ezgi Bilgi Gümüş

 

 

 


 

 

Manşet Görseli: Fırat Bilal

 

 


 

 

OdakYazar // Erendiz Atasü (I)

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yaklaşık 500 yıl önce; 20 Eylül 1519’da İspanya’dan 5 gemi ve 265 kişi ile yola çıkılıp, 3 yıl sonra 6 Eylül 1522’de 1 gemi ve 18 kişiyle geri dönülerek dünya tarihi yeniden yazılmıştı. Çünkü “başlangıçta baharat vardı!”

 

Türkiye’de Japonya denildiğinde akıllara kültüre dair sayısız başlık gelse de Japonya son yıllarda edebiyat alanında da adından sıkça söz ettirir hale geldi. Japon edebiyatına artan ilgi edebi alanda üretimi beraberinde getirdi ve bu başlık altında çok sayıda kitap, makale vs. yazımını mümkün kıldı.

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.