Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

OdakYazar // Erendiz Atasü (I)




Toplam oy: 151
Odak Yazar, IAN Edebiyat dergisinin alametifarikalarından biriydi. Ağırlıklı olarak üniversiteli gençlerin yazı ve söyleşileriyle, Türkçe edebiyatın günümüz temsilcilerine ve eserlerine bakışlarını yansıtması sebebiyle değerliydi. IAN Edebiyat'ın yayın hayatına son vermesiyle birlikte, bir anlamda bu proje de yarım kalmış oldu. Hazırda bekleyen ve yeni odak yazarlar belirlenerek yapılacak çalışmaların SabitFikir'de yayımlanması teklifini bu sebeplerle seve seve kabul ettik. (IAN Edebiyat sayfalarında okumaya devam etmeyi daha çok arzu ederdik elbette.)

Beklentiler, Yanılgılar ve Yüzleşmelerin Eşiğinde

 

Edebi metnin metaforik aynasında, kadının, aynanın ardındaki ikinci benini fark etmesi ve aynayı kırarak erkek metinleri hapishanesinden kurtuluşunun savaşı 1800’lerin başında başlamıştı. Erkek metnine, doğurgan bedenine ve eve hapsolan kadının gerçeklerine, -döneminin şartları elverdiğince- edebi stratejilerle metninin ikinci anlam katmanında yer veren yazar kadınlar, okur kadının metnin aynasında kendini fark etmesi için çabaladı. Jane Austen, kadın olarak bir evden diğerine gitmenin zor olduğu 19. yüzyıl İngiltere’sinde erkeğin egemenliğini kurduğu bir alanda, biri gelecek diye kapı gıcırtılarından ürkerek, kağıtların üzerini örterek yazmaya çalıştı. George Sand, George Eliot gibi yazar kadınlar metaforik erkek pelerini giyerek bu alanda kalem oynattı.

 

Kadın cinselliğini analiz eden, kadının tutkularını söyleyen metinler 19. yüzyıl Avrupa’sında da, Osmanlı’da da kabul edilemezdi –ki kadın yazarın içeriğinden ziyade daha varlığının kabulü sorunu aşılamamıştı. Yasak bölgede kendini ifade eden, kadın cinselliğini yazan kadınlara, erkekler tarafından “erkek gibi” yazıldığı söylendi. Çünkü bir kadın kendi cinselliği hakkında yazma cüretine kalkışamazdı.

 

Erendiz Atasü’nün 1999’da yazdığı Gençliğin O Yakıcı Mevsimi, tam da kadının kendi cinselliğini yazmaya cüret etmesi meselesinden doğan bir cevap niteliğindedir. Bu roman, Virginia Woolf’un kadınlara yaptığı “erkekler ne der diye düşünmeden yazın” çağrısına, bir yazarın eline kalemi alarak icabet etmesidir. Atasü, bunu, kimliğini gizleyen yüzyıl önceki selefleri gibi derin anlam katmanlarında okurun keşfetme inisiyatifine bırakmaya müsaade etmeden açıkça yapar. AyşeAysu’nun kadın bedeni, cinselliği, evlilik-aşk düşünceleri, duyguları, tutkuları açıkça metinde yer alır. Roman, Doktor olan AyşeAysu’nun cinsiyetçi toplumsal ilişkilenme biçimlerine dair farkındalıkları, kadının ataerkil gelenekte eğitim durumuyla değişmeyen ikincilliği üzerine şekillenir.  

 

Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın 1979’da yazdıkları Tavan Arasındaki Deli Kadın’da bahsettikleri kadının ikizleşmiş öteki ben’i; olması gereken ve olan arasındaki çatışmadan doğan bölünmeyi, kadının tek bedende bilincini parçalara ayırarak bütünlemesini anlatır. Gençliğin O Yakıcı Mevsimi’nde AyşeAysu, kadının toplumsal düzendeki parçalanmışlığını görünce Ayşe ve Aysu olarak kimliğini parçalamış, bölünme yaşamıştır. Bu benlik bölünmesi eril gücün egemenliğini hissettiği anlarda ve alanlarda iç monologa dönüşür. Kendi yaşam alanını ve kadın bedeni üzerindeki inisiyatifini özgürce seçen ve deneyimleyen erkek karşısında, Ayşe ve Aysu kimlikleri birlikte mücadelelerini sürdürür. Kadın bedeninin yaşam gelgitleri Aysu’yu ürkütürken Ayşe’yi çeker; bazı cinsel deneyimlerde Ayşe’nin canı yanarken Aysu öfkelenir; Aysu için içsel yaşantı önemliyken Ayşe için tensel yaşantı önemlidir. Fethi ise bu ikizleşmiş benliklerden Ayşe’yi sever, Aysu’dan hoşlanmaz. Çünkü Aysu, farkındalıklar yaşayan kadın olmaya içkin gerilimlerin öznesidir.

 

Doktor olması, sol çevrelerde takılması, özgürlüğü vaaz eden mekanlarda bulunması kadına söz hakkı tanımayan ortamlardan AyşeAysu’yu uzak tutmaz. Çalışması, erkeğe ait olduğu düşünülen ortamlarda bulunması onun için;  kadının toplumsal ve hukuksal düzendeki ikincilliğinin şahitliğidir. AyşeAysu, eril düzendeki bu toplumsal kapatılmadan yazıya sığınır, Fethi’den çok önce yazmaya başlar, Fethi’nin yarattığı yıkımlara kadınların haklılığını savunarak ve yazarak dayanabilir. En son hastane koridorlarından ve muayenehanesinden vazgeçip sadece yazıya döner.

 

Yazar, metindeki kadın olmanın anlamıyla ilgili kendisine atalarından bırakılmış edebi mirası reddeder, bu edebi geleneği ve dili yeni baştan inşa eder. Anlatıcı teknikleri, zamanda sıçramalar, düş ve gerçeğin bulanıklaşması ve daha birçok anlatım stratejisiyle modern ve postmodern roman özellikleri taşıyan bu romanda, yazar eril geleneği edebiyatın kırılganlığını gözeterek dönüştürmeye çalışır. 


İpek Bozkaya


Atasü’nün Kadınları


Erendiz Atasü’nün Kadınlar da Vardır isimli kitabı, kadınlar üzerinden anlattığı hikayeleriyle Türk edebiyatında kendine yer bulmuş, 1982 yılında Akademi Kitabevi Öykü Ödülü’nü kazanmış bir eser.


Atasü’nün bu metinlerinde farklı “kadınlık durumları”nı ele aldığı görülüyor.  Kimi üniversite bitirmiş, kimi memur, kimi hizmetçi, kimiyse ev hanımı... Neredeyse tamamı evine bağlı, kocasına sadık, çocuklarına iyi bir anne olmaya çalışan kadınlar. Özellikle evlilik ve annelik gibi kavramların sorgulanması bu anlamda öne çıkıyor. Atasü’nün hangi kesimden olursa olsun bu kadınları vasıfları itibariyle birbirlerine yakın işlemesi akla birçok soru getiriyor. Kadınlar, ne yaparsa yapsın hep aynı yere çıkmak zorunda mıdır? Sanki burada işlenen bütün kadınlar, kocalarına olan bağlılıkları ve kendi özerkliklerini ilan edemeyişleriyle gölgede kalır. Hepsinin elini kolunu bağlayan sorunlar vardır ve olaylar karşısında verdikleri tepkiler aynıdır. Bu da özerk/bağımsız olamayan kadınların Türkiye’de ne şartlar altında yaşadıklarını akla getirir.


Sivas’ta bir köyde yetişmiş Güley’le şehir şartlarında ona göre daha refah koşullar altında büyümüş Sevinç arasındaki farkın ne olduğu kuşkuludur. “Bir Kimlik Aranıyor”da karşılaşan bu ikili çatışmaları sırasında birbirlerinin zayıf noktalarını görüp ona saldıracak kadar birbirlerine yak(ın)laşmışlardır. Metnin adının da işaret etttiği üzere, Güley’in kimlik arayışının devam ettiği görülür. Buna, “Kadınlar da Vardır”ın artık hayatının son deminde olan Servet Hanım’ı da dâhil edilebilir. Rahim kanserini yenen Servet Hanım’ın hastanede değişmeye yüz tutan kimliği oradan çıkıp ailesinin yanına dönme zamanı gelince birden eski haline döner. Kadınların hangi yaş ve çevreden olursa olsun benzer durumlar içinde kalmaları tüm öyküleri ucundan kıyısından birbirine bağlıyor.


Cumhuriyet Türkiyesi’nde özellikle 1950’lerden sonra çalışma hayatına daha yoğun bir şekilde katılan kadınların karşılaştıkları zorluklar, kendi karakterlerini bulmak için giriştikleri mücadele özellikle düşünülmeye değerdir. Atasü’nün daha ilk metninde bu konuyla karşılaşılır. “Bir Tren Yolculuğu”nda kendi parasını kazanıp gönüllerinin istediğince bir Avrupa seyahatine çıkan Gülseren ve Ayla, yolculukları sırasında ekonomik olarak bağımsız da olsalar karakter olarak özgürlüklerini kazanamadıklarını fark ederler. Özgürlüklerini ne yaparlarsa yapsınlar kazanamayan bu karakterler kitabın ana hattını oluşturur. Kuşaklar değişse dahi bu durum devam eder. Zira kitap boyunca her anne kendi çocuğunu da kendisinin yetiştirilmesine uygun biçimde büyütür. Servet Hanım’dan Fitnat Hanım’a kadar bütün annelerin mücadelesi aynıdır.

 

 


Kitapta erkeklere pek rastlanmaz. Zaten onların da kadınlardan farklı hareket ettikleri söylenemez. “Korku” hepsini etkisi altına alır. Açlık, borçlar, geçim derdi, yalnız kalma endişesi bu insanları ister istemez birbirine bağlar. Tüm düşünceleri ay başını getirmek olan erkeklerle evi idare etmek olan kadınlar çoğunluğu oluşturur. Belki Türkiye’nin bu insanlar üzerine kurulduğunu söylüyordur Atasü. Zira “Yemen’den Bir Yel Esti”nin Fitnat Hanım’ı, Osmanlı’dan cumhuriyete uzanan yaşamı boyunca birçok evlilik ve dönem geçirmekle beraber hiç değişmez. Değişmeyen bu kadınlar bir yerde sorun oluşturmakla beraber yazarın düşüncesini de ortaya koyar. Görülen o ki Atasü bu kadınların hayata ve şartlara karşı oldukça dirençli olduklarını söylüyor. Ancak hep aynı kalan bu insanların ortaya aynı kaderi yaşayan/yaşayacak kuşaklar meydana getirdiği görülüyor. Bu da insanoğlunun bir gelişim/değişim değil tekrar üzerine hareket ettiği düşüncesini doğuruyor. Oysa insanın sürekli bir başkasına doğru evrildiği, “ben”inin sürekli başkasına doğru kaydığı düşünüldüğünde, bu bakışta bir eksiklik olarak söylenebilir. İmparatorluktan demokrasiye dönüşen devlet yapısı, değişen gündelik yaşam, şartlar, I. ve II. Dünya Savaşı dünyada birçok şeyi değiştirirken kadınların aynı kalması mümkün değildir. Kadınların da var olduğunu ama aynı kalmadığını söylemek gerekiyor. Kitabın “Önsöz”ünde bu metinleri gençlik dönemini yansıttığı için değiştirmediğini söyleyen Atasü de olgunluğa doğru evrilen edebiyatında bunların ayrı bir yeri olduğunu belirtir.


Abdullah Ezik


abdullahezik@gmail.com

 

 

Suyun Ötesinden Dağın Öteki Yüzüne

 

Bir kuşak önceki kuşaktan doğuyor, bir sonraki kuşağa bağlanıyordu. İki kaynaşmanın arasında yükselen ve alçalan bir dalga gibi, geçici bir süreçti “ayrı kimlik”. Hepsi bu… Annemin varoluşu benimkinde eriyordu. (Dağın Öteki Yüzü)



Nefes nefese koşarken yazarın ayak izlerini takip ederek manzaraya kavuşmaktansa, okur olarak metnin dünyasında yönümü kendim bulmayı yeğlerim. Metnin kendisi dışındaki yönlendirmelerin onu zapt altına alarak sesini kısması, en çok yazarların kendi yazdıkları metinlere dair ifadelerinde gerçekleşir. Nitekim yazarın eser başındaki ayrıntılı açıklamaları; metne niyet biçmesi, kaleminden çoktan uzaklaşmış metnin sınırlarını, bağlamını çizmesi günümüzde birikimli okurun ve kurguya dair sızdırılan bilgiye maruz kalmak istemeyenlerin çoğunlukla dikkate almak istemeyeceği kısım olacaktır.

Erendiz Atasü’nün 1996 Orhan Kemal Roman Armağanı alan eseri Dağın Öteki Yüzü de böyle bir “Okura Mektup”la başlıyor. Bu kısım sunuş yerine sondaki diğer yazılarla birlikte konumlanabilirdi. Mektupta yazar romandaki karakterlerin kendi anne-babasından, diğer akrabalarından nasıl doğduğunu detaylıca açıklayarak tüm bunları ne şekilde kurguladığını, olaylardan hangilerinin kurmaca dışında da yaşandığını paylaşıyor.

Dağın Öteki Yüzü, Vicdan’ın merkeze alırken, annesi ve kızının dönemlerine de uzanarak üç kuşak kadının hikayesini anlatan bir roman. Metnin katmanları odaktaki karaktere ve anlatıcıya göre değişiyor. Vicdan’ın kızının anlatıcılığındaki bölümde, annesi Vicdan öykünün başkarakteri oluyor. Üç kuşak kadının yaşamları, Türkiye tarihindeki savaşları ve oldukça önemli gelişmeleri arka planına alıyor. Vicdan ile annesi ve kızının farklı kuşaklardan olması, mücadele ve bilinçlenme anlamında farklı düşünme biçimlerini görmemize imkan sağlıyor. Ancak bu, kuşaklar arası sınırların keskin bir şekilde çizilebildiği bir ayrılık değil. Kuşakların içinde yaşanılan dönemin farkındalık ve kazanımlarını kendine nakşettiği, gelişen, uyanan bir bilinçli kimlik söz konusu olan. Örneğin Vicdan son yıllarında kızıyla yaşarken ona ilk kez eşiyle yaşadığı cinsel sorunlardan bahseder. Öncesindeyse Fitnat Hanım’ın hak arayışı konusunda ulus-devletten –hatta paşadan– beklentileri, haksızlıkları sorgulaması görülür. Dönemin kadına bakışı, özellikle Mustafa Kemal’in kızını Dolmabahçe’ye çağırdığı esnada ortaya çıkmaktadır.

 

Vicdan BBC radyosunda “Türkiye’deki kadın devrimi üstüne”  konuşma yapmak üzere görevlendirilir. Fakat kızını evde bekleyen Fitnat Hanım ve perdeler arkasındaki diğer meraklı gözler, Mustafa Kemal’in davetini bambaşka niyetlere yormaktadır. Vicdan’ın konuşmasından sonra “Batı’da ülkesinden ‘Feminist Cumhuriyet’ olarak söz edil[ecektir]” Ayrıca Vicdan’la kızındaki feminist bilinç, feminizmin farklı dönemlerindeki farklı dalgalar üzerinden düşünülebilir. Anne-kız diyalogları değişimin izlenebileceği en bariz kesitlerdir. Dahası hakların nasıl kazanılacağı, hakları paşanın mı yoksa arayıştakilerin inşa edeceği kurum ve yöntemlerin mi sağlayacağına yönelik sorgulamalar; karakterlerin eğitim, iş, evlilik, cinsellik odağındaki görüşleri metne, ülke tarihiyle birlikte kısa bir feminizm tarihi okuması yapma imkanı da sağlamakta.



Sevcan Tiftik


sevcantiftik@gmail.com

 

                           

Yaşam Ölçüyü Bilmeyenlere Karşı Acımasızdır

 

Onunla Güzeldim-Uçu, Erendiz Atasü’nün Onunla Güzeldim ve Uçu adlı öykü kitaplarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş bir derleme. İlk olarak 2015 yılında Can Yayınları tarafından yayımlanan eser içeriğinin yanı sıra yazarın etkileyici üslubuyla da dikkat çekiyor.


Eserin ilk bölümünü Onunla Güzeldim oluşturuyor. Bu bölümde yazar, sekiz ayrı hikayeye yer verniş. Bu hikayelerden ilki olan “Eski Sevgili”, mektup formunda kurulmuş. Anlatıcı, kendisini “hesapsızca” sevdiği için terk ettiği eski sevgilisine yazdığı mektupta aslında kendini sorguluyor ve okuru uyarıyor: “Yaşam, ölçüyü bilmeyenlere karşı acımasızdır.”


Erendiz Atasü’nün bu eserinde öyküleri ortak bir sorunda birleşiyor: Gündelik hayatın aldatıcılığı. “Eski Sevgili” adlı öyküyü takip eden “Haziranda Bir An”da şu satırları okuyoruz: “Kimse zamanı geçerken hissedemiyor, herkes nasıl oldu da geçti diye şaşmakta ancak…” Yazar, “Münihte Yağmur Yağıyor” adlı hikayesinde yine gündelik rutini başarılı bir benzetmeyle aktarıyor: “Saatlerdir yağmur yağıyor; saatlerdir yürüyorum, tertemiz caddeler tenhalaştı; metro kalabalıkları yuttu, öğüttü, posalarını evlerine attı.”


“Onunla Güzeldim”in belki de en dikkat çekici öyküsü “Toz”. Bir kadın çocukluğundan itibaren İstiklal Caddesindeki yürüyüşlerinden bahsediyor ve İstiklal Caddesi üzerinden yıllar içinde değişen İstanbul'u ve insanını anlatıyor. Anne ve babasının evlendiği Park Oteli arayan anlatıcı, bu yolculukta zamanla değişen mekanın  ve dolayısıyla neslin panoramasını çiziyor. Park Oteli sorduğu esnaf, doğrudan zamane insanının bolca ‘tükettiklerini’ işaret ediyor:
“Yer yarılmış Park Otel içine girmişti. Sormadığım seyyar satıcı, piyango biletçisi,çorapçı sutyenci, Marlborocu,prezervatifçi, çakmak benzincisi girmediğim – kebapçı, muhallebiciler kapanmıştı- biracı kalmadı…”


Neslin tükettiği bir kavram olan ‘dil’ de yazarın eleştiri odağındadır: “Peki ‘ö’lerin ‘ü’lerin noktalarına, yumuşak ‘g’lerin şapkalarına ne oldu? Nerede büyük ses uyumu, küçük ses uyumu nerede? ‘Ç’nin noktası nereye gitti?”

 

Onunla Güzeldim-Uçu’da Atasü’nün dili de hayli dikkat çekici. Oldukça başarılı betimlemelerin yanı sıra soyut kavramları somutlaştırarak canlı kılıyor yazar: “Mücadelenin yapışkanlaştığı bir sıcaklık derecesi vardır; orada kişilik erir.”


Erendiz Atasü, betimlemeler ve somutlamalarla dikkat çeken üslubunu, konu ettiği güncel konularla pekiştirmiş. Onunla Güzeldim-Uçu’yu etkileyici kılan, öykülerin akışına kapılmışken aniden duraksamanıza ve derin bir nefes almanıza sebep olan o vurucu cümleler: “İnsanın gücü korumaya yetmez, yeniden başlamaya yeter ancak.”


Gülşah Küçükşahin

 

 

 


 

 

Görsel: Fırat Bilal

 

 


 

 

OdakYazar // Erendiz Atasü (II)

 


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Ülkesini savaş nedeniyle terk edenlerin acısını, hüznünü çocuklara anlatmak zor iştir. Suriye’deki savaş nedeniyle ülkemize gelen milyonlarca göçmenin yaşadıklarından elbette yüzlerce kitap, onlarca film çıkar. Ve onların yaşadıklarını buradaki çocuklara samimi ve içten bir dille anlatmak, empati kurmalarını sağlamak da kolay iş değildir.

“Belki de hepimiz arada sırada biraz deliriyoruzdur.”

 

Ölümün soğuk nefesi üzerimizde esip durdukça ürpermeye bile vakit bulamadan bir bakmışız ki hayat denen süre sona ermiş ve apar topar sonsuz yolculuğa doğru gitmeye başlamışız bile. Ölüm vardır sözü özellikle bu günlerde derin soluk alış verişlerde hepimizin üzerinde dönüp duruyor. Ölüm vardır ama biz kendimize hiç yakıştıramayız bunu.

Bazı kitaplar vardır, ilk sayfasından itibaren okuyucuyu sıkı sıkıya tutar, son cümlesine kadar bırakmaz. Okurun bir sayfayı bitirmeden diğerine geçmek için sabırsızlandığı, böylesine sürükleyici kitaplarla özdeşleşen bir yazar; Harlan Coben. 1962 doğumlu Amerikalı yazar Harlan Coben, polisiye, suç, gizem ve korku türünde yazdığı kitaplarla tüm dünyada tanınan bir isim.

Şiir ve roman gibi edebî eserlerin yanında çok sayıda deneme ve incelemeye de imza atan Ümit Aktaş’ın ilk romanı Âdem. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’i tarihin sıfır noktasına inerek sancılı bir başkaldırının, ilk büyük kaçışın, en uzun sürgünün yongalarını hayata ve tabiata serpiştirerek ele alıyor.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.