Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Odlar Diyarının Kuzgunu: Elçin Efendiyef!



Gayet iyi
Toplam oy: 166
Elçin’in romanlarında çattığı dünyalar, Azerbaycan coğrafyasının kaderini ve kederini farklı dilimler üzerinde başarılı bir şekilde ifade eder.

"Bundan sonra da dünyada sayısız keşifler olacak ama herhalde kitabın keşfi kadar büyük bir keşif olmayacak."

Bu satırın altını çizdiğim günü her yönüyle hatırlıyorum. Böylesine kudretli bir yazarın ülkemizde hakkıyla tanınmadığını düşünüp hayıflanmış, Cengiz Aytmatov’un açtığı çığırı genişletip o yoldan dimdik yürüyen kalemlerden biri olduğunu düşünmüştüm Elçin Efendiyev için.

 

Ötüken’den yayımlanan Ak Deve, Sarı Gelin, Ölüm Hükmü, Mahmut ile Meryem, Gümüş Beyazı Karavan, Şuşa Dağlarını Kar Bürüdü, Kırk Ambar isimli eserlerinde yalnızca Elçin ismi tercih edilmiş.

 

Elçin Efendiyef, Azerbaycan’ın saygın muharrirlerinden İsmail Efendiyef’in oğlu olarak 1943 yılında Bakü’de dünyaya gelir. Doğduğu yıl, dünyayı kasıp kavuran II. Cihan Harbi için bir kırılma teşkil etmektedir. Hitler, petrol zengini olan Bakü’ye göz dikmiş, Kafkas Dağları’na asker yığmak için fırsat kollamaktadır. Savaş sonunda SSCB’nin kesin zaferi sonrası Hitler tehlikesinden kurtulan Bakü halkı bu duruma sevinememiş, bu sefer de Stalin’in ölümüne kadar sürecek bir baskı altında yaşamak zorunda kalmıştır. Her ne kadar Bakü’nün nezih muhitlerinde, dönemin siyasi, ekonomik ve sosyolojik buhranlarından azade bir çocukluk yaşadığı düşünülse de, Elçin Efendiyev babasının da teşvikiyle olsa gerek erken yaşlarda toplumunu müşahede edebilme kabiliyetini kazanıp Bakü’nün en ücra semtlerindeki insan tipolojisini kavrar. İlk metni 1959 yılında yayınlanan Efendiyef, 1960 yılında Bakü Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesi’ne girer. Elçin’in dünya edebiyatına yön vermiş eserler üzerine kafa yorması da bu yıllara rastlar. Fakültenin ardından akademik çalışmalarını sürdürmek üzere Nizami Dil ve Edebiyat Enstitüsü’ne devam eder. Neşrettiği ilginç makaleler sayesinde akademik çevrelerde ismini duyurmasının akabinde hikâyeleriyle Bakü entelijansiyasında da kendini kabul ettirir. Bakü, Moskova hattında aldığı ödüller sonrasında yüksek baskılara ulaşan hikâye kitaplarının ardından 1983 yılında ilk romanı olan Mahmut ile Meryem onu dünyaya tanıtan eseri oldu.

 

TÜRKÇEYİ RUSÇADAN KURTARDI

 

Elçin Efendiyef eserlerinin çoğunda her şeyden evvel öz Türkçenin omuzlarına yüklenen onca ağırlığa rağmen lirizm notalı, duru ve ahenkli bir dil görmek mümkün. Yazar, alt ve üst kurmacalar içine yaydığı muhtevanın sert gerçekliğini, dilsel örüntünün gücü ile desteklemiştir. Bu form, bilhassa Azerbaycan Türkçesinde halen muhafaza edilen arkaik kelimelerin meydana sürülmesiyle SSCB’nin sistematik olarak uygulamaya çalıştığı milli bilincin oluşmasını engellemek adına çekilen çelik bariyerleri yıkma noktasında etkili olmuştur. Ölüm Hükmü isimli romanı sadece dönemin kızıl boğumlarını bütün çıplaklığıyla yansıtmanın ötesinde kullanılan epik dilin ruhu açısından da bir protesto, tam anlamıyla bir başkaldırı niteliğindedir.

 

Elçin’in romanlarında çattığı dünyalar, Azerbaycan coğrafyasının kaderini ve kederini farklı dilimler üzerinde başarılı bir şekilde ifade eder. Cennet ile cehennem arasında kalan Bakü’nün geleneksel ve modern yüzü, taşrada bozkırı çizen derelerin vezni, sokaklara bakan nakışlı evlerin hüznü, dağları saran dumanların şekli, yıldızlara havlayan köpeklerin rengi, hiç durmadan hışırdayan ağaçların vesvesesi güçlü ve ayrıntılı tasvirler ve dahi özgün motiflerle ete kemiğe bürünmüş vaziyette karşımıza dikilirler. Azerbaycan’ın folklorunu var eden; masallar, söylenceler, tekerlemeler ve elbette türküler de bu tasvirlerin arasında bazen güçlü bir seda ile kulağımıza dolar.

 

Efendiyef’in kurduğu karakter şemasında hayat süren insanlar, büyük bir değişim yaşamazlar. Bu yönüyle Efendiyef’in her ne kadar modern romanın referanslarını sonuna kadar kullansa da, Avrupa ve Rus romancılarında gördüğümüz büyük dönüşümler geçiren karakterlere öykünmediği açıktır. Bu meseleyi dönemin zorlu şartlarında SSCB’ye karşı bir duruş olarak kodlayabiliriz. Ve fakat yazar, yine Batı romanlarının esasını oluşturan itiraf kültürünü romanlarının merkezine koymuştur. Bu itiraf senfonisini icra eden tipler gel-gitler yaşayan ürkmüş ve kafası karışık insanlardır.

 

Elçin’in kurmaca bahçesinde bir cadı, kimi zaman tasavvuf ehli bir aksakal, bazen de eli kanlı bir şehzade görmek mümkündür. Ermeni kız ile Türk oğlanın trajedik aşkı, tezatlardan devşirilmiş bir seyir ile Hıristiyan- Müslüman çatışmasına dönüşerek bu bahçede cereyan eder. Bu noktada yazar, karakterlerini çok katmanlı bir psikoloji içinde vücuda getirir. Ruhsal yıkıntıların seyri iç monolog yoluyla okura aktarılır, duygu geçişleri ve yoğunluk özenle dizilmiş diyaloglar aracılığıyla verilir. Özellikle bilinç akışı yöntemi kullanırken seçilen kelimelerin tadı ve bu çeşniyi oluşturan alegorileri kullanış biçimi harikulade.

 

Efendiyef’in tercih ettiği her mefhum, Azerbaycan halkının milli bilincinin yükselmesi maksadıyla konulmuş bir tuğla vazifesi görür. Bu yönüyle onun her ne kadar Dostoyevski veya Tolstoy gibi hareket etme dürtüsüne sahip bir yazar olduğunu bilsek de, bu durumun zaman zaman onu roman sanatını bir amaçtan çıkarıp araç haline getiren Gorki’nin üslubuna yaklaştırdığını ifade etmek gerekir. Fakat bu kaygı, Efendiyef’in belirli eserlerinde sınırlı kalmış, tam manasıyla roman sanatının ana hatlarına zarar vermemiştir.

 

ANADOLU İNSANINA BENZER

 

Efendiyef’in karakteri birçok yönüyle Anadolu insanına benzer. Karakterlerin dış görünüşleri, yürüyüşleri, bakışları, mahcubiyetleri, sabır eşikleri, konuşmaları, şakalaşmaları, Türklükleri, Müslümanlıkları ve töreleri çok bizdendir. Bu da, uzun yıllar SSCB işgali altında kalan, çok ağır bedeller ödeyen fakat şuurunu yitirmeyen, ateşli bir hastalık halinde dahi özünü hatırlamak adına dişini sıkmaktan çekinmeyen bir toplumun dramını yansıtması açısından dikkat çekicidir.

 

Halüsinatif gerçekliğin ön planda olduğu eserlerinde Türk mitolojisinin tüm çehrelerini göstermekten çekinmeyen Efendiyef, aynı zamanda İslami terminoloji içerisinde uçuşan hikâyelere de göndermeler yapmayı ihmal etmemiş, Doğu Edebiyatı’ndaki klasik aşk meselesini ustalıkla dramatize etmiştir. Stalin’in öncülüğünde giderek büyüyen vahşetin boyutunu bir yelpazenin farklı dilimleri üzerine çizdiği resimler aracılığıyla vermiş, SSCB’ye karşı en başta kullandığı ölçülü dil son zamanlarda yazdığı romanlarda açık bir eleştiri, taşlamaya dönüşmüştür. Yazarın reddiyeleri, satır aralarına sıkıştırdığı felsefi kaideler üzerine oturttuğu çıkarımlar aynı zamanda onun siyasetle olan bağları açısından da önemlidir.

 

Efendiyef’te zaman elle tutulabilen, gözle görülebilen canlı bir şeydir. Bazen geriye doğru akarken, bazen olduğu yerde donar yahut buharlaşıp gök kubbeye yükselir. Karakterler de zamana göre bükülürler, zamanla birlikte kırılırlar. Onun romanlarında kurtlardan, kuşlardan, şamanlardan; dağlardan, taşlardan, uzaklardan; tüfeklerden, kılıçlardan, bombalardan; ölülerden, dirilerden, araftakilerden; rüyalardan, hayallerden, kitaplardan havadisler getiren bin bir ses, bin bir suret, bin bir koku taşıyan bir kuzgun vardır. Bu kuzgun yalnızca Türkçe öter. O kuzgunun adı Elçin Efendiyef’tir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Tavuk tandır aldım tepsiye. Pilav üstü az kuru, lahana sarma, yanına çorba, salata ve ayran.” Bu cümleleri bir bilimkurgu hikâyesinden okuma ihtimaliniz nedir? Müfit Özdeş’i okumadıysanız buna ihtimal vermezsiniz elbette. Ancak okuduysanız bu soruyu sormamın ne kadar abes olduğunu en iyi siz takdir edeceksiniz.

 

Bir kütüphane için sahip olduğu kitapların çeşitliliği, niteliği ve sayısı başlıca gurur kaynağı ama modern kütüphaneler sahip oldukları kitaplardan çok daha fazlası artık; tasarımıyla, teknolojik donanımıyla, sahip oldukları kitap dışı koleksiyonlarıyla, neredeyse bir müze olabilecek denli geniş eserleriyle...

Bağımsız bir yayınevi olan İstos tarafından yayınlanan Yunankarası, on bir farklı Yunan polisiye yazarının Türk okurlar için özel olarak kaleme aldığı, hepsi birbirinden nitelikli on bir polisiye öyküden oluşuyor.

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

“Yatağımda uzanırken dağ tırmanışıyla ilgili bir kitap okumak hoşuma gidiyor” diye yazıyor Jeanette Winterson. Nan Shephard’ın The Living Mountain (Yaşayan Dağ) adlı biyografik-coğrafi keşif kitabından söz ediyor.

 

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.