Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Paulo Coelho Dosyası "Dünyayı romanlar değil, okurlar değiştirir..."




Toplam oy: 828

Bazı vakitler bir de bakmışız yaşam, içimizdeki sonsuz arayış gibi uzanıp gitmekte önümüzde, ikisi birbirinden ayrılmaz olmuş, en fenası, içinden çıkılamaz olmuş. Arayışın bir noktasında, geçmişten ve gelecekten azade bir “şimdi” de takılıp kalırız. Ama an gelir tüm tıkanıklıklar açılır, istediğimiz noktaya vardığımızda ne yapmak istediğimizi çok iyi bildiğimizi fark ederiz. Ve bir de ne görelim, üzerinde yürümekte olduğumuz yol aslında içimizde yürümekte… Kim Pireneler’den Santiago de Compostela’ya uzanan 700 kilometrelik bir ortaçağ yolunu yürür ki; dini inancı gerçekten kuvvetli olan biri belki, belki içinde sonsuz arayışa gerçekten kulak veren biri, ya da sadece ve sadece kılıcını arayan biri… Paulo Coelho’nun ilk romanı “Hac”ın kahramanı bunların hepsi ve hiçbiridir,  zira o biraz da Coelho’nun  kendisidir. Edebiyat dünyasına attığı ilk adımda yolun aslında kendi içinde yürüdüğünü açık yüreklilikle anlatan, kendi “Hac”cını yazan Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun ta kendisi.



Hippilikten modern mistikliğe, Paulo Coelho

Peki kimdir Paulo Coelho? 1947 yılında Brezilya’da doğan Coelho, gençliğinde bir Hippi olduğunu söyleyerek başlar hep kendini anlatmaya, yazarlığa başlamadan önce ülkesinde tanınan ve sevilen bir şarkı yazarı olması da onu doğrular gibi görünür. 1986 yılında Santiago yolunu yürüyerek geleneksel hac yolculuğunu tamamlayan Coelho’nun yolu hacı olduktan sonra beklenmedik bir şekilde değişir. Bu yolculuğu “Hac” adıyla romanlaştırarak edebiyata ilk adımını atmış olur.  Üçüncü romanı Simyacı ise onu dünyaca tanınan ve çok satan bir yazar haline getirecektir. 1986’dan günümüze 11 tane romana imza atan ve Gabriel Garcia Marquez’den sonra en çok satan ve tanınan Latin Amerikalı yazar olarak kabul edilen Paulo Coelho, pek çok edebiyat ödülünün de sahibidir. 






Bir Coelho külliyatı…


Hacİlk romanı “Hac”, Coelho’nun arayışa karşı verdiği cevaptır bir anlamda,  ondan sonra yazacağı diğer 10 romanın hem habercisi hem de temelidir. Biz, “Hac” boyunca, Katolik Kilisesi’nin sırlardan, gizemlerden uzak durarak dünyanın simgesel dilini anlamayı amaçlayan küçük bir kolunun yani RAM’ın bir ritüelini yerine getirmeye çalışan, bu çabası sırasında zaafları, önyargıları ve modernizmin türlü hastalıklarıyla yüzleşen kahramanın başından geçenleri okurken, Paulo Coelho da  modern insanın manevi arayışının romancısı olacağını, kitaplarının yüz milyondan fazla satıp 66 dilde okunup 150 ülkede yayımlanacaklarını kulağımıza fısıldar gibidir...


HacDerken “Simyacı” gelir. Dünya edebiyatında nadir görülen bir ilgi, bir patlamadır  adeta.. . Ruhunun derinliklerindeki hazineyi arayan bir çobanın mistik macerası modern insana ilaç gibi gelmiş, rahip olmak yerine çoban olmayı tercih eden ve doğduğu kasabanın dışında gezerek mutluluğu arayan Santiago’nun aradığı hazine, aslında pek de ne aradığını bilmeyen ruhlarımıza tercüman olmuştur. Ancak hepimizin yaşamından farklı olarak Santiago’nun önüne roman boyunca gizemlerle dolu pek çok kişi çıkacak, onu yaşamın sırrına, hazinesine yönlendirecektir. Ta ki yolun sonunda aradığı her şeyin zaten yolun başında durduğunu fark edene dek. Hac’ın anlatıcısı gibi Santiago’nun da yolu kendi içinde yürür, hatta hayatının aşkını bulmasını bile sağlar. Paulo Coelho “Simyacı” aracılığıyla insanlığa umut aşılamayı, mutluluğun o kadar da karmaşık, zor bir yoldan geçmediğini anlatmayı başarmıştır. “Bir şeyi gönülden istediğin zaman, isteğini gerçekleştirmeni sağlamak için tüm evren sana elbirliği ile yardımcı olur.” Kral Melkisedek’in Çoban Santiago’ya söylediği bu sözlerdir ki romanın eksenini oluşturan ve belki de bunca okunmasını, sevilmesini sağlayan… Romanın son derece yalın, akıcı dilini de bütün bunlara eklersek, herhalde yazarın başdöndürücü başarısının anahtarını da vermiş oluruz. Bütün bunların yanı sıra Simyacı’nın bir özelliği daha vardır ki,  Mevlana’nın bir meselinden yola çıkarak yazılmış olan bu roman bir yazar olarak Coelho’nun gerek kurgu gerek anlatım biçimi bakımından Doğuya dönük yüzünü de göstermiş olur.


Simyacı”nın ardından çoksatar yazar olmanın altın kuralı Coelho için de işler. Artık ne yazsa kalabalık bir okuyucu kitlesi onu takip etmektedir.  İlyas Peygamber'in romanlaştırılmış öyküsü olan “Beşinci Dağ”da, tanrı sevgisi ve aşkı harmanlayarak, yaşadığımız acıların hepsinin mutluluğa açılan bir kapı olduğunu anlatır Coelho ve “hiçbir zaman vazgeçme” der.  “Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım”, tanrının dişil yüzünü keşfediş serüvenidir ve bu romanında Coelho’nun bize söylemeye çalıştığı şey “tanrıya giden yolun sevginin günlük deneyimlerinden geçtiği”dir. “Işığın Savaşçısının Elkitabı” ise açıktan açığa bir çağrıdır okurlara, yazgıyla ve kendi gerçekliğimizle yüzleşmeye karşı bir çağrı… Yazarın en çok okunan romanlarından biri olan “Şeytan ve Genç Kadın”da da ezeli ve ebedi ikiliğe, iyi ile kötünün mücadelesine tanık oluruz. Coelho’nun her romanı onun manevi olgunluğa erişiminde bir adım gibidir. Yazar, hemen her romanının başlangıcında diğer romanlarına göndermeler yapar, yazdıklarının kendi üzerindeki etkilerini dertleşircesine okurla paylaşır, kişisel serüvenine yüzbinlerce okuru dahil eder.


  Hac Hac


Veronika Ölmek İstiyor”,  “Zahir” ve “Portebello Cadısı”nın ise Coelho külliyatında ayrı bir yeri vardır diyebiliriz. Zira bu romanlar diğerlerinin aksine günümüzde geçerler ve geçmişin simgesel dili yerine günümüzün o çok iyi bildiğimiz işaretlerini kullanır yazar öykülerini anlatırken.  Özellikle “Portebello Cadısı”nda  klasik roman kalıplarının dışına çıkan yazar farklı insanların ağzından aktarılan bir kahraman yaratmıştır. Gerçekte ne isteğini, kim olduğunu öğrenme tutkusu ağır basan ve tüm yaşamını bu tutkuya göre değiştirmeye yazgılı kahramanımız Athena’nın, içindeki tanrıyla bağlantıya geçmeyi öğrenen bu kadının sonu modern dünyada da başından bellidir: Bakire, şehit, azize ve cadı… Kadınlara sunulan bu dört arketipten birini o da seçmek zorunda kalacak ve  Portebello Cadısı olarak zamanın derinliklerinde kaybolacaktır. Ancak Coelho burada da umutsuzluğa düşmez, okurunun elini bırakmaz; roman boyunca Athena’yı tanıyanların farklı bakış açıları bir yapbozun parçaları gibi birleşip kahramanın yolculuğunun tanığı olurlarken biz okurlar da insan benliğindeki dişil bilincin özgürleşeceği, “Yüce Ana”nın içimizde yeniden doğacağı günlerin yaklaşmakta olduğu umuduyla dolup taşarız.



Eleştirmenlerin en sevmediği yazar

Ancak madalyonun bir de ters yüzü var elbette. Okurlar ne kadar çok seviyorsa eleştirmenler de bir o kadar yerden yere vurur Paulo Coelho’yu her daim. Yapıtlarına damgasını vuran “anlam arayışı motifi”nin sürekli tekrarının bıktırdığı, hemen herkesin zaten bildiği basit gerçekleri anlattığı, belli bir dini inanışı romanları aracılığıyla dikte ettiği ve iddia ettiği gizemi metinlerine bir türlü aktaramaması, ona dair yöneltilen en yaygın eleştirilerin başında gelir. Kimi eleştirmenlerse tam aksine bütün bunlarda Coelho’nun son derece içten olduğunu, her yaştan, her eğitim ve kültür seviyesinden insana temas edebilme yeteneğinin göz ardı edilmemesi gerektiğini söyleyip yazarın işçiliğinden yakınırlar: Üslubunun zayıflığı, renksiz tasvirleri, dilinin yoksulluğu, karakterlerinin sadece tasarı halinde kalması, tutkudan, cinsellikten ve suçtan yoksun olmaları...  Daha önce de belirttiğimiz gibi, çok satar yazar olmanın kurallarından biri de bu;  ne kadar satarsanız satın bu iyi romancı olduğunuz anlamına gelmez, eleştirmenlerinse sizi beğeneceği anlamına hiç gelmez… Yine de kararı her zaman okurların vereceği de aşikardır.


Son romanı “Kazanan Yalnızdır”a dair: Yargısı da, yazgısı da belli…

HacRomanlarını daha çok geçmişin mistik ortamında, bu ortamın el verdiği simgesel dille kaleme alan Paulo Coelho, bir önceki kitabı Portebello Cadısı”nda olduğu gibi son romanı “Kazanan Yalnızdır”da da rotasını modern dünyaya, günümüze çeviriyor. Romanın yazgısı da, yargısı da adından belli: Kazanan en nihayetinde hep yalnızdır… İçinde yaşadığımız sistemin beyhude vaatlerine kanıp, bunlarla oyalanarak kendi kendini yok eden, köleleştiren orta ve alt sınıf yerine bu vaatlerin hepsini elde etmiş zümrenin yani yazarın deyişiyle “süpersınıf”ın romanı,  “Kazanan Yalnızdır”.

Rus işadamı İgor, kendisini terk ederek bir moda devi olan Hamid Husein’le evlenen eski karısının peşindedir. Onu affettiğini anlatmak ve kendine döndürmek için mekan olarak Cannes’ı seçer. Film Festivali dolayısıyla kocasıyla buraya gelen eski karısına onu ne kadar sevdiğini anlatmanın İgor’a göre tek yolu vardır: Ewa için dünyaları yok etmek… Tanrının Cannes’da onun için bıraktığı izleri sürerek işe başlar İgor, yani önüne çıkanı öldürerek… Plajda takı satan genç kızdan ünlü bir film yapımcısına ve diğerlerine giden ölüm yolunda onu durdurmak için karşısına kimse çıkmayacaktır. İgor son derece yakışıklı, zengin bir süpersınıf üyesidir çünkü. Hayatta yapmak istedikleri her şeyi yapmaya muktedir olan bu sınıfa ait insanlar için paranın ve kurdukları bağlantıların sınırı yoktur. İgor’un seri katil olmaya giden yolunda karşımıza hem süpersınıfa ait insanlar, hem de bu sınıfa ait olmak için çabalayan, bu hayatın kıyısında köşesinde kalmışlar, boş vaatlere kanmışlar çıkacaktır.

“Kazanan Yalnızdır”da, özellikle sinema, moda ve sanayi sektörünün iç yüzünü kimi zaman av kimi zamansa avcı pozisyonundaki kahramanları aracılığıyla ayrıntılı bir şekilde işleyen Paulo Coelho, gösterişli, rengarenk bir panayır ortamının ardında yatan cinneti, kaosu, mutsuzluğu, yalnızlığı ve vahşeti gözler önüne sermeyi amaçlıyor.

Yazar diğer çalışmalarının aksine manevi arayışın diğer yüzünü gösteriyor okurlarına bu sefer. İçimizdeki boşluğun, tatminsiz ruhlarımızın an gelip bizi şeytanla ortak edebileceğine, mutsuzluğa mutsuzluk katabileceğine dair uyarıyor. O hep izini sürdüğü arayış çabasını bu hikaye aracılığıyla ters yüz ediyor. Bir günde şöhret olabileceğimizi, köşeyi dönebileceğimizi söyleyenlerin aksine Coelho, bir günde ölebileceğimizi hatırlatıyor son derece ironik bir biçimde… Bugüne dek yazdığı tüm kitaplarda tamamlanmamış bir varoluşu savunan, mükemmellik dediğimiz şeye kesinlikle inanmayan yazar “Kazanan Yalnızdır”da bütün bunlara sahip olanların maskelerini aşağı çekmek gibi bir misyonu yüklenmiş görünüyor. Ancak yine tam  bu noktada onu tutkudan, cinsellikten, suçtan yoksun bulan eleştirmenleri tatmin eder mi bilinmez… Zira romanda derinlikli olarak işlenen İgor karakteri dışında kalan tüm karakterler kendilerinden çok içinde bulundukları sınıfın, ortamın birer karton temsilcisi olmaktan öteye gidemezken esas kahramanımızın tutkusunu da, suça eğilimini de havada bırakıyorlar yer yer...

Ve hikaye ne kadar bugüne aitmiş gibi görünse de yazarın bu son romanı bizi yine ilk romanının ana temasına götürüyor sanki. 700 kilometrelik Santiago yolunu yürüyen hacı, hedefimize ulaştığımızda, ödülümüzü aldığımızda onunla ne yapacağımızı bilmenin, amaca giden yolda araca köle olmamanın ve içimizdeki şeytanı tanımanın önemini, kim ne derse desin roman boyunca kulağımıza bıkmadan usanmadan fısıldayıp duruyor…  


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

İnsanlık serüvenimizde ciddi kırılmaları tecrübe ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Dijital devrim sadece alışkanlıklarımızı değil gerçekliği algılama ve yorumlama biçimimizi de temelden sarsıp deyim yerindeyse kararsızlaştırıyor. Bütün bu karmaşada hikâyeler de akacakları yeni yollar aramaktan geri durmuyor.

“Şairin hayatı şiire dâhildir” sözünü kullanan Cemal Süreya ise bunu poetik bir tespit olarak okuyup geçmek mümkün değil. Eserleri kadar hayatı da okuyucusunun her zaman ilgisini çekmiş, edebi kamunun konusu olmuş bir şairden söz ediyoruz.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.