Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Pelerin, Kılıç ve Onur; Pardayanlar




Toplam oy: 18
Pardayanlar 10 ciltlik bir savunma hattı olarak, insanlık tarihine ait bir hazinenin eşkalini veriyor bize. Ve 10. cildin sonunda herkesin ağzından aynı söz dökülüyor; Şövalye de Pardayan ölmedi!

İkinci Bahar dizisindeki Hanım (Türkan Şoray) karakteri, sevdiceği Ali Haydar’a (Şener Şen) ayniyle şu sözleri söylemişti; “Benim iki kahramanım vardı; biri Pardayan, biri Ali Haydar. Ali Haydar öldü, Pardayan’a geri dönüyorum.” Bazen öyle olur, Pardayan’a geri dönmek zorunda kalırsın, hayat hep aynı ritminde akmaz çünkü. Öyleyse gerçek kahramanların yalnızca romanlarda yaşadığını mı söyleyeceğiz? Elbette hayır, Hz. Ali’den Ahmet Uluçay’a kadar varlıklarıyla bize ilham olmuş sayısız kahramana sahibiz. Hepsi de bihakkın yaşıyorlar. Ama İkinci Bahar’ın Hanım’ı, Pardayan’a, yani kitap sayfalarına dönmeyi tercih edecektir, çünkü Ali Haydar bir şövalyeye yakışmayacak şekilde davranarak kendini iradi olarak öldürmüştür. Sınanmış bir roman kahramanına geri dönmenin çiçeğidir pekâlâ Hanım’ın yakasına kondurduğu. Elimizde geri dönülecek kadar güzel olanların bir listesi yok. 20 yıl önce benim elimde de yoktu. Şöyle ki; insanların tek tük uğradığı sessiz bir sahafın indirimli reyonunda Pardayanlar’a rastladığımda 17 yaşındaydım mesela. Kapağındaki cazibeli sunuş hemen ilgimi çekmişti. Bir hazineyi kucaklar gibi çıkarıp almıştım sepetin içinden. Girişteki ilk takdim cümlelerini okuduğum anda da uzun bir maceraya davet edildiğimi anlayıp, sarı sayfalarına gönüllü teslim olmuştum bile. Şövalye kılıcını çek!

 

Gazetelere yazdığı tarihi tefrikalarla ünlenen Fransız yazar Michel Zevaco’nun, yayımlandığı dönemde büyük bir ilgiyle okunan Şövalye de Pardaillan başlıklı tefrikasının Jean Paul Sartre tarafından fark edilmiş olması oldukça mühim. Gazete sayfalarında tozlanarak ömrünü tamamlamayı bekleyen bu tefrikanın, titizlikle tasnif edilerek 10 ciltlik kült bir seriye dönüştürülmesine öncülük eden Sartre’ın Michel Zevaco hakkında düşünceleri hayranlık seviyesindedir; “Ben çoğunlukla, Le Matin gazetesini, Michel Zevaco’nun serisini her gün okurdum. Hugo’nun etkisinde kalan bu dâhi yazar, pelerinli ve kılıçlı bir cumhuriyetçinin romanını yaratmıştır. Onun halkı temsil eden kahramanları; imparatorluklar kurmuş ve onları bozguna uğratmışlar, Fransız İhtilali’ni tahmin etmişlerdir. Kibar ruhlu kral çocukları veya papazlara karşı olan deli krallar tarafından korunmuşlar ve acımasız kralları tokatlamışlardır. Hepsinden çok daha büyük olan Pardaillan, benim efendim oldu. Onu taklit etmek için, yüz kere, bacaklarımın üstüne sıkıca yerleştirdiğim horozları, Henri III ve Louis XIII’i tokatladım.”

Don Kişot’un anti-tezi olarak; Pardayan

Aslında hikâye şöyle başlar; Michel Zevaco, 20. yüzyılın başlarında seri romanlar yazmaya kendini adamak için kişiliğinin temelini oluşturan politik gazeteciliği terk ederek pelerinini kuşanır ve kılıcını sayfalara doğru savurmaya karar verir. Yıldızı olacağı türün kurucusu değil, iyi bir temsilcisiydi aslında. Evet, özgün sayılmazdı. Fransızların Kılıç ve Pelerin romanları (Romans de Cape el D’apae) adını verdiği, Alexandre Dumas (Üç Silahşörler) ile zirveye çıkan bu tür, ortaçağ şövalye hikâyelerinin roman tarzıyla harmanlanmasından mütevellit bir modern anlatı biçimiydi. Evet, tam da Zevaco’nun kalemine göre.
Zaten kılıcı hiç durmadı, pelerinini rüzgârlarla doldurdu ve bu uğurda 30’dan fazla roman yazdı. Pardayanlar serisi, bu romanlar arasındaki en meşhur ve en ilgi çekici hikâyeydi, dilden dile, ülkeden ülkeye dolaştı durdu zaten. Çok erken tarihlerde (1910), Ragıp Rıfkı ve Zeki Bey tarafından Türkçe çevirisinin yapılmasıyla bu topraklarda da ziyadesiyle karşılığını bulduğunu, hatta Pardayanlar’dan ilhamla yazılan birçok tarihî romanın haricinde, Zevaco’nun etki alanının dönemin çizgi romanlarına kadar uzandığını söyleyebiliriz. Zevaco, bugün bile Fransız edebiyatı içinde “kıymetli” bir yerde ikamet etmez.
Eleştirmenlerin ölçülerine göre romanları incelenmeye değer şeyler söylemez. Tefrika yazarı etiketiyle bir köşede bekletilir öylece. Çünkü yalın bir üsluba ve idealize edilmiş karakterlere sahiptir. Yoğun bir edebî dili yoktur elbette. Okuyucuyu sayfalar boyunca nefes nefese koşturduğu ve büyük bir fikre/çatışmaya yaslanmadığı söylenir. Aslında bütün bu eleştiriler Zevaco’nun iradi tercihleridir. Kahramanlarının hepsi güçlü, tek tabanca, mağrur ve erdemlidir. Zevaco; aşk, haysiyet, dürüstlük, şeref, adalet, gurur, sadakat, mertlik, cesaret ve onur kavramlarıyla örülmüş bir duvara sırtını yaslayarak ve her satırda o duvarı tahkim ederek can verir eserlerine. Pardayanlar da bunun en iyi/ doğal örneğidir.
Zevaco, romanlarının çatısını; mükemmele yakın kurgusu, akıcı dili ve güçlü karakterleriyle ince bir işçilik gözeterek kurar. Okuru olaya dâhil edebilen sahici atmosferiyle, epik havayı hiç bozmayan dozunda mizahını, bilgiye dayalı çarpıcı/gerçekçi bir tarihsel arka plan anlatısıyla süsleyerek, etkileyici bir toplam çıkarır ortaya. İlgiyi sürekli canlı tutan heyecan fırtınası, bu saydığımız özelliklerle birlikte büyük bir okuma zevki vadeder okura. Pardayanlar serisinin Zevaco’nun kahraman prototipini ayniyle yansıttığını söyleyebiliriz. Zevaco’nun kahramanı beyazdır. Gri alanda söz almaz. Hesapsızdır, kimseye pusu kurmaz, düello sever, sözünde durur, dediğini yapar, yalnızca kendisi için yaşamaz. Ayrıca haksızlık karşısında asla eğilmez, meydanda teke tek vuruşur, zayıfı kollar ve zalimi yenemese de ona tehdit olarak yaşamayı erdem sayar. Çağın soylusu ve sonsuz kahramanıdır. Fazlasıyla idealize ve teknik olarak “gerçek dışı”dır aslında. Bu bağlamda Pardayanlar Don Kişot’un anti-tezidir.
Kılıç sesleri eşliğinde ortaçağ Avrupası
Pardayanlar serisi, bütün o tutkulu macera yaşanırken, kılıç sesleri eşliğinde çarpıcı bir ortaçağ Avrupası resmi de çizer bize. Maceralar kurgu ama altı çizilen tarih gerçektir. Aristokrasi, engizisyon, kilise, taht oyunları, diniktidar ilişkileri ve siyasi-toplumsal dönüşümler, arka fonda hiç didaktik olmayan bir dille usul usul anlatılır. Bastille Hapishanesi’nden şövalyemizle birlikte kaçıp, krallara bile kılıcın hakkını hatırlatabilirsiniz. Paris’in kalbine sıçrayan kanı tanıyabilir, tarihe St. Barthelemy Katliamı olarak geçen, binlerce Protestan’ın öldürüldüğü o uğursuz Paris gecesinin tüm ayrıntılarıyla tasvir edildiği sayfalarda, sanki birazdan elinde palalarla gezen Katolik milislere yakalanacakmışsınız gibi hissedebilirsiniz mesela. Zannımca Zevaco’nun en büyük numarası da bu zaten; okuru kurduğu atmosferin içine çeker, mesafenizi kaybedersiniz ve kahramanın yoldaşı gibi gezersiniz artık sayfalarda.
Pardayanlar; okuyanların ruhunu zenginleştiren, insan olmanın sınırlarını hatırlatan ve hayatın tutku ile erdemden ibaret olduğunu salık veren heyecan dozu yüksek bir nasihatname sayılır. Pardayanlar 10 ciltlik bir savunma hattı olarak, insanlık tarihine ait bir hazinenin eşkâlini veriyor bize. Ve 10. cildin sonunda herkesin ağzından aynı söz dökülüyor; Şövalye de Pardayan ölmedi! O halde şimdi; Pardayan’a geri dönme vakti!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Nekro Porta/Ölüler Kapısı bir ilk roman olmasına rağmen sağlam kurgusu ve bütünlüğüyle dikkat çekmektedir. Bütün karakter ve olaylar, tek bir olayın çevresine toplanmakta, birbirinin neden veya sonucu olmaktadır. Bu yönüyle Nekro Porta bir ilk roman için ilk ve en zor sınavdan başarıyla geçmektedir. İlk romanlar için diğer bir handikap, romanda kullanılan dil ve üsluptur.

Çocuklar muzip ama bir o kadar da kalplerine dokunan metinlere bayılırlar. Bir çocuğun edebiyattan ve kitaptan beklediği şey de budur aslında. Gökhan Özcan ismini bilenler bilir. Ve kalemindeki sadeliğin yanında derinliği de fark edenler onun metinlerinin müptelâsı olurlar.

Necati Mert’in ustalığı

 

Şehir yazılarının tarihi çok eskilere dayanır. Gezmek, görmek ve seyahatten geriye kalan izlenimlerini paylaşmak insanın doğasında olan bir özelliği gibi aslında. Gezmek, ruha şifa olduğu kadar kelimelere de bir canlılık katıyor.

Hayatımı değiştiren kitapları listeleyebilmem çok zor. Benim bugüne gelebilmemin arkasında çok çeşitli etkenler, unsurlar var çünkü. Bu sebeple “bu kitabı okudum, şöyle değiştim” demek diğerlerine haksızlık olur. Faulkner “bu kitapta ne anlatmak istedin?” diye soranlara çok kızarmış.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.