Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Postmodern edebiyatta intihal mübah mıdır?




Toplam oy: 831
Zamyatin’in Biz’i olmasaydı George Orwell bu kadar Orwell olacak mıydı? Peki bu soru Orwell’in hafızalarımızdaki yerini sarstı mı? Belki de asıl soru bu. Ama bitmedi, Otomatik Piyano’yu Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sından etkilenerek yazdığını söyleyen Kurt Vonnegut da var işin içinde. Bir tür ilham zincirlemesi. Vonnegut’u bir yana koyarsak Orwell’i düpedüz hırsızlıkla suçlayabilir miyiz? En azından Zamyatin o döneme yetişseydi böyle der miydi?

Kitabı okuyabilmek için uzun zamandır çevrilmesini bekliyordu. Hakkında çok şey duymuştu ve daha okumadan bile yazarın onun için bir ilham perisi olacağını biliyordu sanki. Nihayet kitabı okumayı bitirdiğinde ise onda kalan iki şey vardı: Kitabı beklerken gerçekten de heyecanlanmakta haklıydı ve o daha okumadan başkaları bu kitaptan “esinlenmişti” bile... George Orwell, 1946’da Yevgeni Zamyatin’in Biz’ini okuduğunda aşağı yukarı bunları hissetmiş olsa gerek ki, Tribune’e yazdığı eleştiride kitapla ilgili duygularını apaçık ortaya koyarken Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sının kısmen Biz’den çıktığını söyler. Benzerliklerinden yakınır. Ve o zaman için yazıyı okuyanlara tuhaf gelebilecek bir eleştiride bulunur; Biz’deki baskıcı rejim, insanları kontrol altında tutmak için onları camdan duvarlara sahip saydam evlerde yaşamaya zorlamaktadır, Orwell’e göre Zamyatin hikayeyi bu şekilde kurgulamıştır çünkü kitabın yazıldığı dönemde televizyon henüz ortalarda yoktur.

 

Orwell’in böylesi bir eleştiride bulunmasının sebebi, üç yıl sonra yayımlayacağı 1984 romanındaki “ekranların” Biz’i okurken aklına düşmesi olabilir mi? Belki de. Biz’in sivri kenarlı camdan binaları 1984’te nasıl “renkli kutular”a dönüşmüşse; Biz’deki mutsuzluğu ortadan kaldırmak için mutluluk-özgürlük kavramının yasaklanması durumu, 1984’te Büyük Birader’in sloganı “Özgürlük Köleliktir” haline gelecekti, yine Biz’deki günlük konuşmaları kaydeden Koruyucular Bürosu da 1984’te Düşünce Polisi’ne… 

 

Biz’i 1923 yılında yazan Zamyatin, Orwell onun kitabını Fransızcadan okuyup bu eleştiriyi yazmadan dokuz yıl önce hayatını kaybetmişti. Neredeyse bir asra yakın bir süredir aynı soruyu aklımızda bırakarak: Biz olmasaydı Orwell bu kadar Orwell olacak mıydı? Peki bu soru Orwell’in hafızalarımızdaki yerini sarstı mı? Belki de asıl soru bu. Ama bitmedi, Otomatik Piyano’yu Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sından etkilenerek yazdığını söyleyen Kurt Vonnegut da var işin içinde. Bir tür ilham zincirlemesi. Vonnegut’u bir yana koyarsak Orwell’i düpedüz hırsızlıkla suçlayabilir miyiz? En azından Zamyatin o döneme yetişseydi böyle der miydi?

 

Konunun özüne bakarsak, intihal, kelime itibariyle edebi hırsızlığın edebiyata yaraşır bir naifliğe bürünmüş hali değil midir? İşte bu noktada gündeme dönmekte fayda var.

 

İntihal elbette yalnızca edebiyat için geçerli bir tanım değil. Özellikle akademisyenlerin, belli bir statüye gelmek için günler ve geceler ve hatta belki aylarca üzerinde çalıştıkları makalelerin başkaları tarafından kaynak gösterilmeden alıntılanması, alınması (net olarak çalınması) Danıştay İdare Dava Daireleri Kurulu tarafından suç olmaktan çıkarıldı. Bu ne demek? Daha çok çalışan mı, daha çok çalan mı kazanacak artık bilmiyoruz demek…

 

Çalmak mümkünse çalınır mı?

 

Öyle ya da böyle, kesin olan bir şey var ki, intihal edebiyatla ilgili olduğu zaman dilimizde bitmek tükenmek bilmeyen bir savaşa dönüyor. İntihal yapan hayata yeni atılmış bir üniversite öğrencisi değilse hele. İntihalle suçlanan ilk kitabını yazmış bir acemi değilse elbette ki hafifletici sebeplerden nasibini alamıyor. Yıllardır özellikle çeviri intihalleri üzerine savaşan çevirmen Sabri Gürses: “Bu tip işleri fikirlerin, üslup ve metinlerin birbirine benzeyebileceğini söyleyerek normal göstermeye çalışanlar var; yani her roman karakteri öyle konuşabilir, diyorlar, her çeviri birbirine benzer, diyorlar, her makale üç aşağı beş yukarı aynı şeyi söyleyebilir, diyorlar. Hatta bunu postmodern üslup olarak savunanlar da var, ama işin aslı, bir şeyi çalmak mümkün olduğu zaman, insanlar başarı ya da para elde etmek için intihal yapıyorlar,” diye açıklıyor intihali. Postmodern kısmına birazdan geleceğiz elbette ama çalmak mümkün olduğu zaman çalıyor muyuz gerçekten?

 

 

 

Hem dünya hem de Türk edebiyatı tarihinde intihal tartışmalarına neden olacak onlarca vaka var. Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu’nu Leon Frapye’nin Taşra Muallimesi romanından çaldığını söyleyen Peyami Safa’nın, zamanında intihaller için bir defter tuttuğu söylenir. Ve bizzat kendisinin de Sözde Kızlar kitabında intihal yaptığı da... İlk olarak Uğur Mumcu’nun bahsettiği, İhsan Doğramacı’nın Annenin El Kitabı’nın intihal olduğu tartışması yıllarca sürenlerden biriydi. Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’siyle ilgili olan da... Ya da Ahmet Altan’ın Aldatma kitabının Artur Hailey’nin Tekerlekler kitabından “aşırıldığı.” Ve son zamanlarda kitaplarının yanı sıra intihal tartışmalarında da adını en çok duyduğumuz Elif Şafak. İskender kitabının ardından Şemspare’nin çok konuşulan kapağı ve şimdi de José Saramago’nun Filin Yolculuğu ile bir arada anılan Ustam ve Ben.

 

Postmodern edebiyatta intihal mübah mıdır?

 

İntihalin anlamını araştırdığınızda karşınıza şu cümle ve türevlerinin sıkça çıkacağı bir gerçek: “İntihal, özellikle edebiyatta sıkça rastlanan bir durumdur.” Peki neden? Gerçekten de, en klişesinden, gökkubbenin altında söylenmedik söz kalmadığı için mi? Eğer bu doğruysa  ve intihalin Shakespeare’e kadar uzandığı düşünülürse, aslında uzun zamandır söylenecek sözümüz yok. Yani elimizde birkaç kalıp var ve tüm cümleler o kalıpların etrafında biraz biraz değişerek önümüze sunuluyor... T. S. Elliot’ın kendi kişisel tarihi boyunca birçok intihalle anılması ve İlhan Berk’in de şiirlerinde Elliot’tan intihal yaptığı iddiasını düşününce insanın aklı çelinmiyor değil. Ama elbette bu yalnızca bir örnek. Ve gerçekten her şey söylendiyse, o zaman son on yıldır ilk kitaplarını yazmış onlarca yazarı “mucit” olarak kabul etmeliyiz. Hoş bütün kültürün aslında bir intihal olduğunu söyleyenler de yok değil (üzgünüm şahsen bu kadar karamsar olamayacağım). Başka bir grupsa, intihalden modernite yaratanlar elbette. O zaman soru şu: Postmodern edebiyatta intihal mübah mıdır? Sorunun cevabı için birkaç örneğe yakından bakalım.

 

Bundan dört yıl önce 17 yaşındaki Helene Hegemann’ın kitabı Axolotl Roadkill, Der Spiegel’in çoksatar listesine girmişken intihal tartışmalarının odağı oldu. Böyle bir haberin ardından –bulunduğu yaşın da duygusallığıyla– özür dileyip hata yaptığını itiraf etmesini beklemek elbette naif bir istek olurdu; ki Hegemann da zaten bunun yerine yaptığının hırsızlık olmadığını, eserinin bu “kes-yapıştır dünya”nın içinde yaşayan bizlerin artık kabul etmesi gereken bir “harman” olduğunu açıkladı. Hegemann, Strobo adlı bir kitaptan bir sayfayı olduğu gibi almıştı. Ama intihalin ortaya çıktığı aynı hafta Leipzig Kitap Fuarı vardı ve 20 bin dolarlık ödüllü roman kategorisinde finale kalan isim Strobo değil, Hegemann’ın kitabı oldu. Jüri üyelerinden biri, “Tamamen saf olmadığı belli ama bu benim metin üzerindeki değerlendirmemi etkilemeyecek,” açıklamasında bulunmuştu! Peki bu haliyle Hegemann’ın söylediği gibi “harman” diyebilir miyiz gerçekten de? Ya da postmodern edebiyat oldu mu şimdi?

 

İşi biraz daha karıştıralım; Seth Grahame-Smith’in 2009’da Aşk ve Gurur ve Zombiler kitabı yayımladığında kıyamet kopmadı. (Kopmadı ama bir kısmımızın içi hayallerimizdeki bay Darcy’nin aldığı kanlı darbeyle sarsıldı.) Bu Austen’a yapılmış bir hakaret miydi, yoksa artık kabul etmemiz gereken postmodern edebiyatın bir hamlesi mi? “Austen hayatta olsa nasıl tepki verirdi?” sorusuna, Grahame, “Bence gülümserdi... Sonra da bana bir milyar dolarlık tazminat davası açardı,” diye cevap veriyor. Harmanlanmış bir roman bu; bir yanıyla da eğlencelik (yazarının tepkileri de bunu gösterir nitelikte). Bir de fan fiction var ki, işte ilham ile intihal arasındaki ince sınırda dans eden ama bunu bile bile yapan bir gruba ait. Bilinen bir romana ait öğeleri, çoğunlukla karakterlerini kullanarak başka hikayeler yaratan bir tür fan fiction. Şimdilik çoksatar raflarında değiller çünkü daha çok amatörce internette yayılan, Türkiye’ye ise henüz tam gelememiş ama hatırı sayılır takipçisi olan yazarlardan oluşuyor... Ama göstere göstere olmasa da çoktan raflarda yerini almış olanlar arasında fan fiction örnekleri de vardır belki. Zira fısıltı gazetesinin yaydığı edebi söylentiler arasında, Grinin Elli Tonu’nun Alacakaranlık’ın fan fiction’ı olduğu vardı. Dahası (evet dahası) yine bir zincirleme içine giriyoruz; çünkü Alacakaranlık için üniversite yıllarında Stephenie Meyer’ın oda arkadaşı Heidi Stanton, birlikte yazdıkları bir kısa öyküden esinlendiği açıklaması yaparak onu resmen intihalle suçlamıştı. Üzerine bir de Jordan Scott’ın The Nocturne’ünden aşırıldığı söylentilerini de eklersek sıkı bir intihal zinciri iddiası çıkıyor karşımıza.

 

Fan fiction aslında çok da yoktan var edilmiş bir tarz değil. Esinlenmenin abartılmış hali olsa olsa. Kafka’nın, “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu,” cümlesinin ne kadar çok yazara ilham verdiğini hatırlarsak... Ya da J. D. Salinger’ın şarkılara dahi ilham veren Çavdar Tarlasında Çocukları’nı, Holden Caulfield’ı… Ya da Borges’i, Carver’ı, Tolstoy’u... Esinlenmenin bitip de intihalin başladığı o görünmez hat, yaratıcılığın şahaneliğiyle sahip olmanın yırtıcı tutkusunun arasındaki o ince çizgi öyle belirsiz ki... Diğer tarafa geçtiğinde bir bağımlılığa sahip olanlar da yok değil.

 

Quentin Rowan örneğin. Pek edebiyatın içinden bir örnek sayılamaz belki ama yine de hatırlamaya değer. Yazdığı Assassin of Secrets adlı roman, James Bond intihalleriyle dolu olunca Bond hayranlarının gözünden kaçmadı elbette. Rowan’sa buna karşılık belki de tarihe geçecek kadar tuhaf bir açıklamada bulundu: “Ben intihal bağımlısıyım!” İşin özü, sigarayı bırakıp çekirdeğe başlayanlar gibi, Rowan da alkol ve uyuşturucu bağımlılığından kendini kurtarmaya çalışırken intihale tutuluvermiş. Bu pek de bilimsel bir örnek olmadı sanırım ama yakın zamanda çıkan bir kitabın, Hallucinations’ın yazarı nörolog Oliver Sacks’in, tam Türkçesi “tevarüt” olan “kendiliğinden intihal” için bilimsel açıklamaları var. Sacks, beynin en büyük yalanının “doğru hissettirmek” olduğunu söylüyor. Beynin bir kayıt cihazı gibi işlemediğini hatırlatan Sacks, başkasının anlattığı anıları bile üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra kendimiz yaşamış gibi hissetmemizi de bu mucizevi organın oyunlarından biri olduğunu söylüyor. Belki de Gülün Adı’nın Émile Henriot’un romanından intihal olduğu konuşulduğu zamanlarda bibliyofil yazar Umberto Eco, böyle bir romanın varlığında bile haberdar olmadığının altını çizmişti.

 

Ama bazen de T. S. Elliot gibi bir isim çıkar ve “Olgunlaşmamış şair taklit eder, olgunlaşmış şairse çalar,” deyip işin içinden çıkıverir! Peki o zaman ne olur? Haksızsa, bu zamana kadar nasıl gelmiş olabilir? Haklıysa, hırsızlığı meşru kılmak doğru mu sayılıyor? Hepsi bir yana, tarihi intihal vakalarının çoğuna baktığımızda, eğer ortaya çıkan gerçekten bir eserse tartışmaların pek de uzamadığı kesin. Ama insan eğer bir Saramago olamayacaksa bu tartışmaların içinde boşuna adı geçsin de istemez herhalde...

 

 

 


 

 

* Görseller: Selçuk Ören, Ethem Onur Bilgiç, Burak Dak, Dilem Serbest, Burak Tüylek

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Rüyamda aksakallı bir ihtiyarı gördüğümde heyecanlandım. Bana tüm araştırmalarım için nasihat veriyordu. Dewey’e bak dedi usulca. Gece yarısında heyecanla uykudan uyandım. O gün erkenden yatmıştım ve evdekiler henüz uyumuşlardı. Uykumun derinliğinde gelen bu mesaj beni uyandırmaya yetmişti.

1. İbrahim Tenekeci’den seçme şiirler: Sözü Yormadan

 

Uzakta, hırçın denizin ortasında bir yer… Kimileri için nefes kesici güzellikte, kimileri içinse ürkütücü ve kasvetli doğası, bize bir hayli yabancı dili, yarım milyondan az nüfusu… Soğuğu ve yanardağları ile ateş ve buzun ülkesi burası; İzlanda. Bulutlar güneşi perdeledikçe, kasvet arttıkça, suç edebiyatı da daha keyifli hale gelir.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de James Joyce’un İletişim Yayınları’ndan çıkan tek öykü kitabı Dublinliler’dir. Bu öykülerde Joyce “şehrin sesi”ni modern öyküye kazandırmıştır.

 

Kaybolan oylumlu bir roman, üç kişi etrafında gelişse de, tartıştığı çok konu var; günümüz kapitalizmi, pazarlama kültürü, evlilik kurumu, askerlik, Osmanlı mirası, aile, yazarlık, kişisel gelişimcilik… Bu romanın ve yazmaktan kaynaklı meselen neydi? Biraz buradan yola çıkalım sohbete…

 

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.