Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Roman mı, geleceğin senaryosu mu?




Toplam oy: 986
Gelecekte muhtemelen akıllı cihazlarımızın ekranından bir yapıt seçerken, hurufat versiyonunu mu, sesli versiyonunu mu yoksa filmini mi istediğimizi belirtmek durumunda kalacağız.

Yayın ve televizyon piyasası gün geçtikçe daha koordineli çalışır hale geliyor. Yaratıcıların ve yapım kuruluşlarının bağlantılarını kuran aracılar çoğaldıkça ve  işbirlikleri taraflara tatmin edici sonuçlar sağladıkça; kitabevi rafından elimize aldığımız bir yapıtın, belki önce belki sonra, elimizin altındaki herhangi bir cihazın ekranına yansıma ihtimali artıyor. Gelecekte muhtemelen akıllı cihazlarımızın ekranından bir yapıt seçerken, hurufat versiyonunu mu, sesli versiyonunu mu yoksa filmini mi istediğimizi belirtmek durumunda kalacağız.

 

 

 

Bu durum yaratıcıyı (gerek yazarı, gerekse de senaristi) kariyerini planlarken çok daha boyutlu düşünmeye yöneltiyor. Kimi zaman yazmakta olduğu eserin görselliğini ayarlamaya gayret gösteriyor, kimi zamansa olay kurgusunu seyircilerin entrika alışkanlıklarına göre şekillendiriyor. Okurlarının sayısı doğrultusunda yayınevinden alacağı telifin ötesinde, uyarlamanın izleyicisi sayesinde alacağı telifi hedefleyenlerin az olduğunu sanmıyorum. Elbette bu hesaplar, eğlence endüstrisinin yerleşik olduğu ileri kapitalist toplumlarında daha rahat ve tutarlı yapılmaktadır. Yoksa bizim piyasamızda olduğu gibi, henüz neyin ne olacağının belli olmadığı; hem yayıncılığın hem de filmciliğin standartlarının henüz oluştuğu geçiş dönemlerinde, planlarını büyük yapanlar yanılabilirler ve yapımcılar hiç ummadıkları yapıtlarından beklenmedik ölçüde tatmin olabilirler.

 

 

 

Yapıtların sinema filmi haline getirilmesine alışığız, ama yakın zamanda televizyon yapımları olarak da kameraya alınır oldular. Ülkemizde de örneklerini bulabileceğimiz bu televizyona aktarma süreçleri, Amerika’da ve Britanya’da hiç de filme alınacak gibi gelmeyen yapıtlara dahi kısmet olabiliyor. Örneğin, Jonathan Franzen’ın aile ilişkileri odaklı başyapıtı Düzeltmeler (The Corrections) ünlü HBO kanalı tarafından yayın hakkı satın dizi haline getirilecek. Lambert ailesi fertlerinin 20. yüzyıl sonu Amerika’sında yaşadıkları sıradan hayatlarının okurları etkileme gücü oldukça yüksek; aynı performans oyuncular ve film ekibi tarafından nasıl yansıtılabilir, açıkçası merak ettiriyor. Franzen, oldukça detaylı ve gerçeği yansıtan bir anlatıma sahip olan bir yazar olmakla birlikte, yapıtının görselleştirilmesini hesaplayacak bir yazar izlenimi vermiyor. Ama hiç belli olmaz tabii bir yazarın iç dünyasının (daha doğrusu kendisiyle temsilcisi arasındaki ilişkinin) nasıl olduğu. (Bu yazıyı yazarken, bir yandan,  Düzeltmeler dizi projesinin iptal olduğu dedikoduları geliyor. Bekleyip göreceğiz!)

 

 

 

 

İŞTAHLI YENİ KUŞAK

 

 

 

HBO tarafından yakın dönemde yayın hakkı satın alınan ve yine televizyon dizisi haline getirilecek bir diğer yapıt ise, geçtiğimiz aylarda dilimize de Zeynep Heyzen Ateş çevirisiyle kazandırılan, 2011’de Pulitzer kazanmış Jennifer Egan’ın romanı İt Kopuk Takımı (A Visit From The Goon Squad). Müzik endüstrisinden karakterlerinden dolayı, ister istemez çok daha görsel ve işitsel olma ihtimali yüksek yapıt, son zamanlarda alıştığımız Amerikan kültür endüstrisinin bohem tarafını yansıtan dizilerden biri olarak tutulacaktır.

 

 

 

 

Eylül ayında iki bölümlük bir mini dizi olarak gösterilen, tıbbi gerilim yazarı Robin Cook’un başyapıtı Coma’nın yeniden çekimi de, kitap/film ilişkisine gösterilecek çağdaş bir örnek. Başrolünü Six Feet Under dizisinin unutulmaz yıldızı Lauren Ambrose’un üstlendiği yapıt, daha önceden 1978 yılında senarist/yazar/yönetmen Michael Crichton tarafından da filme aktarılmıştı. Zaten işinin ehli bir yaratıcı tarafından yazılmış bu gerilim, televizyon dizilerinin iştahlı yeni izleyici kuşakları tarafından olumlu karşılanacaktır.

 

 

 

 

 

 

Bir HBO-BBC ortak yapımından daha bahsedelim: İngiliz edebiyatının 20. yüzyıl klasiklerinden, Ford Madox Ford’un kaleme aldığı dört ciltlik The Parade’s End (Geçit Töreninin Sonu) ağustos ayında gösterime girdi İngiltere’de. Senaryolaştıran isim, bir zamanların etkili distopya örneklerinden Terry Gilliam’ın Brazil filminin senaryosunda da katkısı bulunan kıdemli senarist Tom Stoppard. I. Dünya Savaşı esnasında bir İngiliz asilzadesinin hayatına odaklanan yapıt, İngiltere’de genellikle savaş dönemlerinde ve Muhafazakâr Parti iktidarlarında yeni baskısını yaparmış. Şimdi de dizi olarak izler/okur kitlenin önüne yeniden çıkmış oldu.

 

 

 

 

Yakın zamanda ekranda göreceğimiz bir yapıt, aslında hiç görselliği önceden yazarı tarafından ayarlanmamış ve filme aktarılmaya pek de elverişli olmayan David Mitchell’ın Bulut Atlası (Cloud Atlas) oldukça heyecan uyandıran bir görselleştirme macerası haline gelmiş durumda. Her ne kadar 100 milyon dolarlık bir prodüksiyon olarak sinema filmi haline getirilse de, yazınsal oyunlara dayalı bir yapıtın Wachowski kardeşler ve Tom Tykwer tarafından nasıl resmedildiğini görmek, önümüzdeki yıllarda yazarların yapıtlarının görselleştirilmesi arzularına yeni bir çıta belirleyecek.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Aynı zamanda boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi.

 

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.