Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Roman mı, geleceğin senaryosu mu?




Toplam oy: 1004
Gelecekte muhtemelen akıllı cihazlarımızın ekranından bir yapıt seçerken, hurufat versiyonunu mu, sesli versiyonunu mu yoksa filmini mi istediğimizi belirtmek durumunda kalacağız.

Yayın ve televizyon piyasası gün geçtikçe daha koordineli çalışır hale geliyor. Yaratıcıların ve yapım kuruluşlarının bağlantılarını kuran aracılar çoğaldıkça ve  işbirlikleri taraflara tatmin edici sonuçlar sağladıkça; kitabevi rafından elimize aldığımız bir yapıtın, belki önce belki sonra, elimizin altındaki herhangi bir cihazın ekranına yansıma ihtimali artıyor. Gelecekte muhtemelen akıllı cihazlarımızın ekranından bir yapıt seçerken, hurufat versiyonunu mu, sesli versiyonunu mu yoksa filmini mi istediğimizi belirtmek durumunda kalacağız.

 

 

 

Bu durum yaratıcıyı (gerek yazarı, gerekse de senaristi) kariyerini planlarken çok daha boyutlu düşünmeye yöneltiyor. Kimi zaman yazmakta olduğu eserin görselliğini ayarlamaya gayret gösteriyor, kimi zamansa olay kurgusunu seyircilerin entrika alışkanlıklarına göre şekillendiriyor. Okurlarının sayısı doğrultusunda yayınevinden alacağı telifin ötesinde, uyarlamanın izleyicisi sayesinde alacağı telifi hedefleyenlerin az olduğunu sanmıyorum. Elbette bu hesaplar, eğlence endüstrisinin yerleşik olduğu ileri kapitalist toplumlarında daha rahat ve tutarlı yapılmaktadır. Yoksa bizim piyasamızda olduğu gibi, henüz neyin ne olacağının belli olmadığı; hem yayıncılığın hem de filmciliğin standartlarının henüz oluştuğu geçiş dönemlerinde, planlarını büyük yapanlar yanılabilirler ve yapımcılar hiç ummadıkları yapıtlarından beklenmedik ölçüde tatmin olabilirler.

 

 

 

Yapıtların sinema filmi haline getirilmesine alışığız, ama yakın zamanda televizyon yapımları olarak da kameraya alınır oldular. Ülkemizde de örneklerini bulabileceğimiz bu televizyona aktarma süreçleri, Amerika’da ve Britanya’da hiç de filme alınacak gibi gelmeyen yapıtlara dahi kısmet olabiliyor. Örneğin, Jonathan Franzen’ın aile ilişkileri odaklı başyapıtı Düzeltmeler (The Corrections) ünlü HBO kanalı tarafından yayın hakkı satın dizi haline getirilecek. Lambert ailesi fertlerinin 20. yüzyıl sonu Amerika’sında yaşadıkları sıradan hayatlarının okurları etkileme gücü oldukça yüksek; aynı performans oyuncular ve film ekibi tarafından nasıl yansıtılabilir, açıkçası merak ettiriyor. Franzen, oldukça detaylı ve gerçeği yansıtan bir anlatıma sahip olan bir yazar olmakla birlikte, yapıtının görselleştirilmesini hesaplayacak bir yazar izlenimi vermiyor. Ama hiç belli olmaz tabii bir yazarın iç dünyasının (daha doğrusu kendisiyle temsilcisi arasındaki ilişkinin) nasıl olduğu. (Bu yazıyı yazarken, bir yandan,  Düzeltmeler dizi projesinin iptal olduğu dedikoduları geliyor. Bekleyip göreceğiz!)

 

 

 

 

İŞTAHLI YENİ KUŞAK

 

 

 

HBO tarafından yakın dönemde yayın hakkı satın alınan ve yine televizyon dizisi haline getirilecek bir diğer yapıt ise, geçtiğimiz aylarda dilimize de Zeynep Heyzen Ateş çevirisiyle kazandırılan, 2011’de Pulitzer kazanmış Jennifer Egan’ın romanı İt Kopuk Takımı (A Visit From The Goon Squad). Müzik endüstrisinden karakterlerinden dolayı, ister istemez çok daha görsel ve işitsel olma ihtimali yüksek yapıt, son zamanlarda alıştığımız Amerikan kültür endüstrisinin bohem tarafını yansıtan dizilerden biri olarak tutulacaktır.

 

 

 

 

Eylül ayında iki bölümlük bir mini dizi olarak gösterilen, tıbbi gerilim yazarı Robin Cook’un başyapıtı Coma’nın yeniden çekimi de, kitap/film ilişkisine gösterilecek çağdaş bir örnek. Başrolünü Six Feet Under dizisinin unutulmaz yıldızı Lauren Ambrose’un üstlendiği yapıt, daha önceden 1978 yılında senarist/yazar/yönetmen Michael Crichton tarafından da filme aktarılmıştı. Zaten işinin ehli bir yaratıcı tarafından yazılmış bu gerilim, televizyon dizilerinin iştahlı yeni izleyici kuşakları tarafından olumlu karşılanacaktır.

 

 

 

 

 

 

Bir HBO-BBC ortak yapımından daha bahsedelim: İngiliz edebiyatının 20. yüzyıl klasiklerinden, Ford Madox Ford’un kaleme aldığı dört ciltlik The Parade’s End (Geçit Töreninin Sonu) ağustos ayında gösterime girdi İngiltere’de. Senaryolaştıran isim, bir zamanların etkili distopya örneklerinden Terry Gilliam’ın Brazil filminin senaryosunda da katkısı bulunan kıdemli senarist Tom Stoppard. I. Dünya Savaşı esnasında bir İngiliz asilzadesinin hayatına odaklanan yapıt, İngiltere’de genellikle savaş dönemlerinde ve Muhafazakâr Parti iktidarlarında yeni baskısını yaparmış. Şimdi de dizi olarak izler/okur kitlenin önüne yeniden çıkmış oldu.

 

 

 

 

Yakın zamanda ekranda göreceğimiz bir yapıt, aslında hiç görselliği önceden yazarı tarafından ayarlanmamış ve filme aktarılmaya pek de elverişli olmayan David Mitchell’ın Bulut Atlası (Cloud Atlas) oldukça heyecan uyandıran bir görselleştirme macerası haline gelmiş durumda. Her ne kadar 100 milyon dolarlık bir prodüksiyon olarak sinema filmi haline getirilse de, yazınsal oyunlara dayalı bir yapıtın Wachowski kardeşler ve Tom Tykwer tarafından nasıl resmedildiğini görmek, önümüzdeki yıllarda yazarların yapıtlarının görselleştirilmesi arzularına yeni bir çıta belirleyecek.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

“Kendi yarattığı problemleri çözmekten aciz olduğunu ispat etmiş bir medeniyet, çökmüş bir medeniyettir. En hayati sorunlarına göz yummayı seçmiş bir medeniyet hasta bir medeniyettir. Kendi ilkelerini düzenbazlık ve yalancılık uğruna harcayan bir medeniyet, ölüm döşeğindeki bir medeniyettir.”

 

Aime Césaire

 


Hayatta hepimizin başına hiç ummadığımız bir zamanda olmadık sıkıntılar gelebilir. Çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybedebiliriz sözgelimi, bir kaza olur sakat kalırız ya da işimizle ilgili bir sorun yaşayıp işimizi kaybedebiliriz. Bu tür durumlarda girdiğimiz ağır depresyondan çıkabilmek kolay olmayabilir.

Güneyin, ufku bulanıklaştıran bitmek bilmez sıcak öğlelerinde, dev meşe ağaçlarının gölgelediği Yunan Uyanışı stili evinde yazı masasına kurulmuş, mısır koçanı piposunu çok sevdiği Dunhill My Mixture 965 tütünle doldurmuş, daktilosunun tuşlarına basan bir adam vardı; William Faulkner.

Belleğimizin, bir başka deyişle yeryüzü tecrübemizi zihnimizde hikâye etme biçimimizin aslında “kim” olduğumuzla güçlü ilişkisini inkâr edemeyiz. Kuşkusuz hem bilincin kuşattığı alan hem de bilinçdışımızın sisli derinliklerinde saklananlar, dünyanın geri kalanı ile kurduğumuz kendilik ilişkilerinin zihnimize nasıl kazındığı ile şekilleniyor.

Ayfer Tunç’un yeni romanı Osman, bireysel ve toplumsal olmak üzere iki ana boyuttan oluşmaktadır. Romanın bireysel boyutunu, Osman’ın günlükleri; toplumsal boyutunu ise, Osman’la ilgili yazarın yaptığı söyleşiler oluşturur. Yazar, Osman’ın günlüklerini bir sahaftan alır.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.