Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Romanın Zaferi Ve Ölümü




Toplam oy: 14
Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Buna karşılık muzaffer roman türünün ölümünü ilan edenler hiç de azınlıkta değil. Elbette bağlamlar ve gerekçeler çok farklı. Yine de net bir şekilde söyleyebiliriz ki roman ölümü ve zaferi en çok ilan edilen edebiyat türü.

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar. Buna karşılık muzaffer roman türünün ölümünü ilan edenler hiç de azınlıkta değil. Mesela Cemil Meriç 1979’da bir dergide yayınlanan konuşmasında “roman ölmektedir ve ölecektir” demiş. Elbette bağlamlar ve gerekçeler çok farklı. Yine de net bir şekilde söyleyebiliriz ki roman ölümü ve zaferi en çok ilan edilen edebiyat türü. Romanın o kadar çok ve farklı tanımı var ki bir metnin roman olmadığını ispatlamak giderek daha müşkül bir mesai gerektiriyor. Roman ne zaman tanımlanmaya yaklaşılsa yazılan yeni bir roman o tanımın eksik bir unsuru olduğunu gündeme getiriyor ve hatta bazen o tanımı tamamen yerle yeksan edebiliyor. Bu noktada iki gruba ayırabiliriz romanları.

 

Kendi tanımlarını getiren romanlar ve mevcut tanımlardan birinin yeterli olduğu romanlar vardır diyebiliriz. (Farkındayım bu cümle hangi sanat dalı için geçerli değil ki?) Bu noktada bir itirafta bulunmam lazım. Kaç yayınevinden şiir dosyam hakkında roman olsaydı yayınlardık mazeretine sığınarak red cevabı almışlığım var. Bu satırları yazdığım zamana dek bir roman yazamamışsam bunun bir sebebi de aldığım bu cevaplardır. Bir süredir şiir ve hikâyeyi es geçip ilk dosyası roman olan yazarların sayısının artmasında kültür endüstrisinin bu yönlendirmelerinin payı olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Ancak bu yönlendirmenin romana faydasının mı zararının mı olduğundan emin değilim. Bu konuda yorum yapmak için biraz erken olduğunu söyleyerek bu ciddi sorudan kaytarabileceğimi ümit ediyorum. Roman biraz da yazarının okuduğu romanların çocuğu galiba. Romanın ve roman yazarının şeceresini çıkarmak bizi kültürel kopuş ve devamlılığı takip etmek adına önemli verilere ulaştırabilir. Nitekim Milan Kundera, Avrupa romanını yücelttiği o meşhur “Cervantes’in Hor Görülen Mirası” başlıklı yazısında Cervantes’in uçsuz bucaksız bir coğrafyada ilerleyen karakteri Don Kişot’tan Emma Bovary’nin bir çitle sınırlanan dünyasına oradan da Kafka’nın Şato’sunda yargılanan karakterine kadar daralmayı bir devamlılık içinde anlatır.

 

Roman yine de amorf yapısıyla, tam olarak tanımlanamamış olmanın verdiği güçle yaşamaya devam ediyor. Olga Tokarczuk’un romanının ismi tam da buraya denk düşüyor belki de: Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde.

 

Roman ölmedi ama mezarlıkları gezmeyi sevenler, her an ilginç keşiflerde bulunabilirler.

ROMANIN İLK 11’İ

Roman Nedir?-Marina MacKay
Roman Ne Anlatır?-Mehmet Narlı
Genç Bir Romancının İtirafları-Umberto Eco
Yazma Sanatı-Stephen King
Mesleğim Yazarlık-Haruki Murakami
Yüzyılın 100 Türk Romanı-Fethi Naci
Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış (3 cilt)-
Berna Moran
Roman Sanatı-Milan Kundera
Saf ve Düşünceli Romancı-Orhan Pamuk
Karnavaldan Romana-Mihail Bakhtin
Roman Teorisi-Philip Stevick

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yaklaşık 500 yıl önce; 20 Eylül 1519’da İspanya’dan 5 gemi ve 265 kişi ile yola çıkılıp, 3 yıl sonra 6 Eylül 1522’de 1 gemi ve 18 kişiyle geri dönülerek dünya tarihi yeniden yazılmıştı. Çünkü “başlangıçta baharat vardı!”

 

Türkiye’de Japonya denildiğinde akıllara kültüre dair sayısız başlık gelse de Japonya son yıllarda edebiyat alanında da adından sıkça söz ettirir hale geldi. Japon edebiyatına artan ilgi edebi alanda üretimi beraberinde getirdi ve bu başlık altında çok sayıda kitap, makale vs. yazımını mümkün kıldı.

Hayatla ölüm arasında pencereden bir sınır

 

Kendimi bildim bileli kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerle uğraşmayı sevdiğimi ilkokulda keşfettim. Şen şakrak bir çocuktum ve yaptığım şakaların çoğu, kelime oyunları üzerine kuruluydu. Kimi zaman kelime oyunlarım o kadar dolaylı olurdu ki onları açıklamak zorunda kalırdım. Tabii esprinin esprisi kalmazdı o zaman da. Fakat benim için kelime sadece oyun demek değil elbette.

Bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biri de Can Yayınları’ndan çıkan Jack London’un (1876-1916) Meksikalı’sıdır.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.