Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Sazlıklardan havalanan, bir ördek gibi sesin




Toplam oy: 5

SAZLIKLARDAN HAVALANAN, BİR ÖRDEK GİBI SESİN YA DA BİR KEDİM BİLE YOK ANLIYOR MUSUN!

 

İlhan İrem ya da Sezen Aksu’nun konumuzla alakası olmasa da hayata dair ne öğreniyorsak şarkılardan öğreniyoruz sanırım.

 

Bir de ölümsüzlük… İnsanın hep arayış içinde olduğu, üzerine türlü efsaneler anlatılan sonsuza kadar yaşama isteği… Hayvanlar âleminde şimdiye kadar bilinen tek örneği bir tür denizanası olan Turritopsis dohrnii… Açık denizlerde ve okyanuslarda bulunan bu canlının en büyük özelliği basit bir anlatımla ölecek duruma geldiğinde kendisini yavru haline geri döndürebilmesidir. Yani 80’lerinde tekrar 20’lerine dönebilmek! Kulağa ne kadar iyi geliyor değil mi? Bu canlılar, fiziksel bir şiddete maruz kalmadıkları müddetçe asla ölmezler ve soylarını sonsuza kadar sürdürebilirler! Yassı solucanlar ve tek hücreli bakteriler gibi bazı türler de kısmen ölümsüzlerdir ama hiçbiri bu denizanası gibi tekrardan hayatlarının bir evresine dönemezler!

 

  

 

Ama konumuz bu değil tabii ki! İnsanlık tarihinde ölümsüzlük üzerine anlatılan türlü hikâye, anlatı bulunuyor. İnsanlığın bu konuda tek ölümsüzlüğü de geride bıraktıkları… Belki de şimdilik… Ama bilinen bu… Peki, ölümsüz eserleriyle bildiğimiz yazarlara dair ilginç şeyler duymak ister misiniz? Buyurun o zaman…

 

Tolstoy bisiklet kullanmayı 67 yaşında öğrenmiş. Bugün “Tolstoy’un bisikleti” diye bir kavram varmış ve “Hiçbir şey için geç değildir” anlamına gelmekteymiş.

 

Aleksandr Puşkin’in gittiği tek yabancı ülke Osmanlı İmparatorluğu’ymuş. 1829 yılında Rus ordusuyla birlikte Erzurum’a gelmiş. Burada geçirdiği günleri Erzurum Yolculuğu adlı kitabında anlatmış.

 

 


 

 

kitaplardan...


Önce kafasını gösterdi:

— Kafa dediğin eskir, ihtiyarlar, ölür bile insan ölmeden, dedi.

Sonra kalbini gösterdi:

— Eskimeyen, eksilmeyen şey buradadır.

 

Alemdağ’da Var Bir Yılan / Sait Faik Abasıyanık

 

 


 

 

Bir kitap okuyunca belki hayatınız değişmez ama hayatınızı değiştirmeye ilk halinizden daha çok yaklaşırsınız!

 

Mark Twain’in en ünlü kitabı Tom Sawyer’ın Maceraları daktilo ile yazılan ilk kitapmış.

 

Honore de Balzac günde 50 fincana yakın kahve içermiş. 51 yaşında ölen yazar vakti olmadığı ya da kahve yapacak birini bulamadığında kahve çekirdeklerini çiğnermiş.

 

Agatha Christie disgrafi hastalığı (yazma bozukluğu) nedeniyle yazılarını kendi yazmıyor, başkalarına dikte ettiriyormuş.

 

  

 

Hüseyin Rahmi Gürpınar hastalık derecesinde temizlik düşkünüymüş. Mikrop kapma endişesi nedeniyle eldivensiz dışarı çıkmazmış. Ayrıca örgü örmeyi çok severmiş ve kendi ördüğü takkeleri giyermiş.

 

Albert Camus’nün hayatında futbol önemli bir yere sahipmiş. İlk gençlik yıllarında Cezayir’in güçlü takımlarından Racing Universitaire d’Alger takımında kalecilik yapan Camus, ciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle futbolu bırakmış. 1950’li yıllarda kendisiyle yapılan bir söyleşide ahlak felsefesi ve insanın temel görevleri hakkındaki birçok şeyi RUA’da kalecilik yaparken öğrendiğini söylemiş.

 

Ulysses’in yazarı James Joyce’un hayli acayip yazma ritüeli varmış. Kendi yatağında, yüzüstü uzanarak büyük mavi kalemiyle ve beyaz elbiseler içinde yazı yazmayı seviyormuş ve hatta bunlardan biri eksik olduğunda yazmaya odaklanamıyormuş.

 

Alice Harikalar Diyarında kitabıyla tanınan, aralarında elektrikli tava ve üç tekerlekli bisikletin de bulunduğu birçok buluşa imza atan, asıl adı Charles Lutwidge Dodgson olan Lewis Carroll matematik eğitimi almış bir mucitmiş.

 

Virginia Woolf konuşmayı çok severmiş. Bir seferinde 48 saat aralıksız konuşmuş. Ayrıca bütün eserlerini ressam olan kız kardeşinin çalışma biçiminden ilham alarak, ayakta durarak yazmış.

 

Şair Tevfik Fikret aynı zamanda iyi bir ressammış. Tevfik Fikret, Aşiyan’daki evinin planını da kendisi çizmiş ve ikamet ettiği eve isim veren ilk şairimiz olmuş. Yağlı boya tabloları bu evin duvarlarında asılıymış. Tabloların ilginç yanı konularını şairin şiirlerinden almalarıymış.

 

Konu çok uzun… Fakat hayat gibi yerimiz de kısa… Son söz bu ay ölüm yıl dönümü olan Victor Hugo’dan ve ismini geçtiğimiz günlerde yanan katedralden alan, romanına da ismini veren Notre Dame’ın Kamburu kitabından gelsin: “…şiir de hoş şey, ama mesela peynirin yerini tutmuyor.”

 

 


 

 

Felaketzedeler Evi

 

1993 yılında henüz 47 yaşında intihar eden Guillermo Rosales’in şizofreni, politik muhalefet ve mutsuzluk dolu hayatının bir kesiti gibi olan romanı aynı zamanda 1987’de, jüri başkanlığını Octavio Paz’ın yaptığı Letras de Oros Roman Ödülü’nü de kazanmış. Yazarın hayatını da inceledikten sonra daha da ilgi çekici hale gelen roman, yazdıklarını hızla yok etmesine karşın kız kardeşi tarafından kurtarılarak, sanırım kalan iki kitabından biri ve Türkçedeki tek kitabı…

 

“Felaketzedeler Evi”, Guillermo Rosales tarafından yazılan ve Jaguar Kitap’tan çıkan kitabı Türkçeye Gökhan Aksay çevirmiş.

 

“Yaşadığım yerden kaçmak, yeni bir hayata başlamak istedim.”

 

“Özgürlüğünü savunuyor. Aylak aylak dolaşabilme, yavaş yavaş mahvolma özgürlüğünü. Ama özgürlük, özgürlüktür yine de.”

 

“Mutluyum. Hayır, böyle söylememeliyim. Mutluyum sanırım, demeliyim. Şeytanı kışkırtmanın, onun gazabını ve uğursuzluğu üzerime çekmenin âlemi yok.”

 

“Ona sıkıca sarılmak isterdim. Öyle ağır ağır, telaşsızca...”

 

“İçimde müthiş bir boşunalık duygusu, yatağın kenarında oturuyorum.”

 

Gerisi… Al, oku, dünyanı değiştir!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Antik Yunan’dan beri kentli olmak kentle hemhal olmak anlamına geliyor. Kentler sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, dükkânlarından alışveriş yaptığımız kamusal alanlar. Demokratik yönetimleri gereği karar alma süreçlerine dahil olarak yaşadığımız kenti daha çok sahipleniyoruz. Kentlerin kimliğimiz üzerinde de belirleyici bir etkisi var.

Oxford Üniversitesi’nin ana araştırma kütüphanesi olan Bodleian, dünyanın en eski kütüphanelerinden biri.

Çocukluğunu kitap ve dergi açısından kısıtlı zamanlarda geçirenler için atlasın önemi büyüktür. Sınıflarındaki kara tahtanın yanında coğrafi veya fiziki Türkiye atlası görenler şanslı, dünya atlası görebilenler hepten şanslı sayılırdı. Tabii bir de ülke ülke, kıta kıta dünya atlası fasikülü bulanlar için hayal dünyasının kapısı ardına kadar açılırdı.

Bu sayıda, dünyanın geleceğine dair kurulmuş aydınlık ve karanlık hayallere, ütopyalara ve distopyalara bakıyoruz. Ve görüyoruz ki en güneşli ütopyaların üzerinde bile baskıcı bir gücün, bir çeşit toplum mühendisliği çabasının gölgesi duruyor hep. Bu kitaplarda birilerinin ideali daima ötekilerin yıkımı, bir grubun aydınlığı mutlaka ötekilerin karanlığı oluyor.

Bosna’nın millî şairi, Aliya İzzetbegoviç’in kadim dostu, yakın çalışma arkadaşı Cemalettin Latiç… Bosna’nın Yunus Emre’si olarak anılan bu kıymetli şairin kitapları, Okur Kitaplığı’nın özverili ve titiz çabasıyla Türkçeye çevriliyor. İlk üç kitap yayımlandı bile. Bütün Eserleri başlığıyla Latiç’in kitaplarının Türkçeye kazandırılıyor olması çok kıymetli bir yayımcılık çabasıdır.

Söyleşi

100. sayımızla birlikte hazırlamaya başlayacağımız Yayınevi Hikâyeleri’nde sözü alternatif işler üreten, okurları edebiyatın özgün örnekleriyle tanıştıran sevdiğimiz yayınevlerine bırakıyoruz.

ŞahaneBirKitap

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor.

Editörden

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.