Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Sinema // Edebiyat uyarlamalarımızdan unutulmaz 10 karakter




Toplam oy: 328
Perdede de edebiyat metninde olduğu kadar tesirli olan, iyi tahlil edilen, akılda kalan hangi karakterlerden söz edebiliriz?

Ömer Kavur imzalı 1987 yapımı Anayurt Oteli’nin yenilenmiş kopyasıyla salonlara konuk olmasının en güzel tarafı, bizde uyarlama konusundaki belki de en yetkin örneklerden birini yeniden düşünmek, onu düşünürken elbette Yusuf Atılgan’a da bugünden bakmak oldu. “İstasyona yakın Anayurt Oteli'nin kâtibi Zebercet”in iç dünyası, Yusuf Atılgan’ın metninde diğer tüm karakterlerin, hatta Anayurt Oteli’nin kendisinin ruh haline sirayet eder; ya da etraftakilerin ruh hali ona sirayet etmiştir, kim bilir? Film aklınıza gelince hemen Zebercet’i gözünüzün önüne getirirsiniz, Macit Koper’in “Zebercetlik”i hemen eleveren duruşu, yüzü, gölgeli suratı gelir akla. Perdede de edebiyat metninde olduğu kadar tesirli olan, iyi tahlil edilen, akılda kalan başka hangi karakterlerden söz edebiliriz?

Türkçe edebiyattan sinemamıza geçiş yaparken kuvvetinden pek bir şey kaybetmeyen karakterlerden birkaçını hatırladık. Zebercet’in ruh haline yaklaşanları da, ondan çok öteye düşenleri de bu öznel listeye dahil ettik.


Hakkâri’de Bir Mevsim (1982, Yön. Erden Kıral) – Öğretmen

 

Ferit Edgü Hâkkari’de Bir Mevsim’de roman bütünlüğünde bir şiir yazar. Sürgüne gönderilen bir öğretmenin, “yabancılar arasında bir yabancı”nın her yerde sürgün ruhunu tasvir eder. Hâkkari’de bir dağ köyünde karşılaştığı yoksunlukla, acıyla dolu yaşamın etkisinde her şeyi muhasebeye kalkışan öğretmeni anlatırken, Erden Kıral da, görüntünün grameriyle oynar, metnin şiirini perdeye yansıtmaya çalışır. Onat Kutlar’ın senaryosu ve Genco Erkal’ın oyunculuğun da etkisiyle, Hâkkari’de Bir Mevsim bir düzyazı şiirin film hali olur çıkar.



Sarı Mercedes (1987, Yön. Tunç Okan) – Bayram

 
Tunç Okan’ın Sarı Mercedes’i, kara mizahı toplumcu gerçekçi bir damarla birleştiren, her iyi yol filminin yaptığı gibi, arka planına bir devrin, bir coğrafyanın manzarasını nakşeden, sinemamızda kendine has yeri olan bir filmdir. Adalet Ağaoğlu’nun 12 Mart sonrasının manzarasıyla sıkı ilişki içinde olan romanı Fikrimin İnce Gülü’nden uyarlanan filmin anakarakteri Bayram da, sinemamızın unutulmazlarındandır. Almanya’da otomobil fabrikasında işçi olan Bayram, yıllarca emek edip aldığı, “Balkız” adını koyduğu Mercedes’ine atlar, büyüdüğü köye doğru yola çıkar. Bayram, yolculuk boyunca pek çok şeyin sembolü olacaktır, ama bir yandan da Bayram’ın, o derinlikle çizilmiş karakterin yolculuğudur bu.

 

 

 

Fahriye Abla (1984, Yön. Yavuz Turgul) – Fahriye Abla

 
“Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,/ Kapanırdı daha gün batmadan kapılar./ Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,/ Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!” diye başlar Ahmet Muhip Dıranas’ın “Fahriye Abla” şiiri. Yavuz Turgul’un Fahriye Abla’sı da öyle romandan falan değil, Dıranas’ın hepi topu 28 mısralık şiirinden esinlenmiştir. İlkgençlik düşlerine, mahalle aşklarına bir güzelleme niteliği de vardır filmin; daha başka pek çok şeyin yanında. Müjde Ar’ın unutulmaz performansıyla mahallenin muhafazakar kodlarını bozguna uğratan Fahriye Abla’nın yüzü, edası, ses tonu hafızamıza kazınmıştır.



Bekçi (1965, Yön. Tunç Başaran) – Bekçi Murtaza

 

Orhan Kemal’in 1952 yılında tefrika ettiği romanı Murtaza, edebiyatımızın klasikleşmiş metinlerinden biri olarak pek çok karaktere de ilham olmuştur. Amirlerinin, patronların sözüyle insanca bildiği arasında sıkışıp kalan Bekçi Murtaza’yı beyazperdeye ilk olarak Tunç Başaran 1965 yılında uyarlar; başrolü de Müşfik Kenter’e emanet eder. Pek çoklarının aklında, en az bu ilk uyarlama kadar yer eden diğer uyarlama ise, Ali Özgentürk’ün yönettiği 1986 tarihli Bekçi’dir. Burada başroldeki Müjdat Gezen, Orhan Kemal’e yaraşır bir Murtaza portresi çizer, onun vazife tutkusu peşinde giderek kendini yitirişini yansıtmasını bilir.



Susuz Yaz (1963, Yön. Metin Erksan) – Osman


Necati Cumalı’nın aynı adlı hikayesinden uyarlanan Susuz Yaz, 1964’te Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanarak sinemamıza yurt dışındaki ilk büyük ödülü getirir. Metin Erksan’ın klasikler arasına giren filminden ilk akla gelen karakter, bu tür pek çok klasiğin aksine, bir “kötü adam”dır. Suyu komşularıyla paylaşamayan Kocabaş Osman. Filmin başarısında, Osman adlı karakterin kötücüllüğünü münferit bir vaka ya da “insan ruhu”na has bir durum olarak değil, toplumsal dinamiklerinin içinde resmedişi önemli rol oynar.



Gölge
(2008, Yön. Mehmet Güreli) – Selma


Edebiyatımızın kült romanlarından Selma ve Gölgesi, buraya ait bir kara film (film noir) yaratmak için biçilmiş kaftandı. İyi ki Mehmet Güreli çıkıp da Peyami Sefa’nın bu metnini sinemaya uyarladı. Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Selma ve Gölgesi, öldüren kadın (femme fatale) denilen tiplemenin de en çetrefil örneklerinden birini içerir. Sürekli buhranlı bir ruh haliyle seyreden, tutku ve nefret arasında gidip gelen ve etrafındakileri de karanlığın içine çeken Selma, edebiyatımız için olduğu kadar sinemamız için de ayrıksı bir konumda değerlendirilmeyi hak eder.


Kıskanmak (2009, Yön. Zeki Demirkubuz) – Seniha


Nahid Sırrı Örik, girift cümleleriyle, karakter tahlili konusunda en az Peyami Safa kadar kuvvetli bir kaleme sahip. Onun Kıskanmak romanından Zeki Demirkubuz’un uyarladığı yapım, 1930’ların Zonguldak’ında geçen bir dönem filmi. Genelde Dostoyevski, Camus gibi isimlerden yaptığı serbest uyarlamalarla tanıdığımız Demirkubuz, bu kez Örik’in yarattığı Seniha adlı karakterin kötücüllüğünde odaklanıyor. Tüm hayatını haset ve hınç üzerinden kuran, kendini çirkin, işe yaramaz gören bir karakterin iç dünyasına dalmaya davet ediyor bizi.



Zübük (1980, Yön. Kartal Tibet) – Zübük

 

Hiciv geleneğinin önemli eserlerinden, Aziz Nesin imzalı Zübük, yozlaşmış bir politikacının yükseliş ve düşüşlerle dolu hayatının öyküsünü anlatırken pek çok topluma ve zamana uyarlanabilecek bir karakter yaratır. Milletvekili İbrahim Zübükzade’nin ikiyüzlülük, arsızlık ve yalanla dolu yolculuğunu Atıf Yılmaz senaryolaştırır. Bu karakterin bu denli kanlı canlı bir şekilde gözümüzün önüne gelmesinde ise, Aziz Nesin’in metninin her devirde geçerli olan yanları kadar, Kemal Sunal’ın kifayetsiz bir muhterisi cisimleştiren muhteşem performansının da etkisi vardır.



Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011, Yön. Seyfi Teoman) – Ender ve Çetin


Seyfi Teoman’ın, ölümünden bir yıl önce uyarladığı Barış Bıçakçı romanında üç anakarakter vardır aslında; ama iki orta yaşlı erkek karakteri tek bir karakter gibi düşünmek de mümkündür. Bıçakçı’nın her metninde hissedilen duyarlıkların farklı iki tezahürü gibidir Ender ve Çetin. Onların kitapların dünyasından çıkmak istemeyen halleri, müziğin, iyi edebiyatın etrafında, yalnızca şefkatin, dostluğun, yemeklerin, güzel sözcüklere dökülmüş düşlerin ve hayal kırıklıklarının girebildiği evreni, Bıçakçı’nın roman karakterlerinin bir izdüşümüdür bir bakıma. Film düşünüldüğünde hep bir arada akla gelir Ender ve Çetin.



Cingöz Recai
(1954, Yön. Metin Erksan) – Cingöz Recai


Yakın zamanda Onur Ünlü’nün seriyi yeniden canlandıracak olmasıyla gündeme gelen Cingöz Recai filmlerinin kaynağında, Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı romanlar var. Peyami Safa, kurnaz ve tarz sahibi hırsız Arsène Lupin’den ve Batılı “ucuz roman” geleneğinden ilham alarak yaratır Cingöz Recai’yi. Metin Erksan’ın yönettiği Beyaz Cehennem: Cingöz Recai de Turan Seyfioğlu’nu bu nüktedan haydut karakterinde beyazperdede takdim eder. Safa Önal’ın 1969’da çektiği Cingöz Recai’de ise çapkın hırsızımızı Ayhan Işık canlandırır.

 

 


 

 

Görsel: Levent Y. İnce

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Müslüm filminin başındaki bir sahne, popüler müzik türlerinde yaygın olan şarkıyı yüksek sesle, âdeta bağırarak okuma modasının ve aynı zamanda arabeskin Batı müziğinin ötekisi olarak gösterilmesi durumunun tersine ışık tutuyor gibidir. Öyle ki sanki bu ışık belli olsun diye Müslüm Gürses dinleyicisinin karşısına çıkarken elektrik kesiliyor.

Filmlerinde değişen, kentleşen, modernleşen Japonya’ya dair arka planda sunduğu nefis detaylarla farklı bir sineması var Yasujiro Ozu’nun. “Geç Gelen Bahar” (1949), “Erken Gelen Yaz” (1951) ve “Tokyo Hikâyesi”ni (1953) muhakkak görün isterim. Ama Japon Sineması’nda keşfedilmesi gereken Ozu haricinde de çok nitelikli yönetmenler var. Miyazaki’yi şahane animasyonları vesilesiyle duymuşsunuzdur.

Mizah unsuru çocuklar için vazgeçilmez ve ilgi çekici konuların başında gelir. Okurken kahkaha atmayı sever her çocuk. Tabii bir yazar onu güldürmeyi başarabilirse… Ülkemizde çocuklara kaliteli mizahı edebiyatla harmanlayarak sunan kitap sayısı çok fazla değil. İngiliz yazar David Walliams çocuk kitaplarına mizah katma becerisiyle dünyanın en çok okunan yazarlarından birisi.

Tavuk tandır aldım tepsiye. Pilav üstü az kuru, lahana sarma, yanına çorba, salata ve ayran.” Bu cümleleri bir bilimkurgu hikâyesinden okuma ihtimaliniz nedir? Müfit Özdeş’i okumadıysanız buna ihtimal vermezsiniz elbette. Ancak okuduysanız bu soruyu sormamın ne kadar abes olduğunu en iyi siz takdir edeceksiniz.

 

Bir kütüphane için sahip olduğu kitapların çeşitliliği, niteliği ve sayısı başlıca gurur kaynağı ama modern kütüphaneler sahip oldukları kitaplardan çok daha fazlası artık; tasarımıyla, teknolojik donanımıyla, sahip oldukları kitap dışı koleksiyonlarıyla, neredeyse bir müze olabilecek denli geniş eserleriyle...

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.