Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

SinemaDefteri // Taşranın rüya güncesi




Toplam oy: 57
Edebiyat ve sinemanın kesişim kümesinden çıkan fikirler, en son uyarlamalar, dikkat çeken sinema kitapları, peliküle düşen metinler, pelikül aracılığıyla yeniden düşlenenler...

Ahmet Uluçay’ın geçtiğimiz günlerde Küre Yayınları tarafından okurlarla buluşturulan güncesi, çocukluğun düş dünyasından yaşamı boyunca çıkmayan, çıkmayı reddeden bir hayalcinin yaşamından izler taşıyor. Uluçay’ın öyküsüne vâkıf olanlar anımsarlar; Kütahya’nın Tepecik köyünde doğar, küçük yaşta film çekme sevdasına tutulur. İlçeye, bulabildiği en yakın sinemaya gidip filmler seyreder, çöpe atılan film parçalarını biriktirip kendi filmini yaratır, köyde gösterimler düzenler Uluçay. Köyden iki dostuyla “Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubu”nu kurar, “gımıldak” adını verdiği bir “sinema makinesi” ortaya çıkarır. Yıllar sonra, çocukluğunun öyküsünü bir filme dönüştürmeyi başarır. Türlü yoksunluklar içinde çekmeyi başardığı filmi Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, onun düşlerini ve film çekme tutkusunu binlerce kişiye duyurur.

Uluçay’ın Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi? başlığını taşıyan güncesi, yönetmenin 2000-2002 ve 2004-2006 yılları arasında tuttuğu günlüklerinden derlenmiş. Günceyi okuyunca, Uluçay’ın hareketli görüntülere olduğu kadar, kelimelere de ne kadar düşkün olduğunu fark ediyorsunuz. Çeşitli dergilerde yayımlanan şiirler de yazmış vaktiyle. Yine Küre Yayınları tarafından yayımlanan Küller ve Kemikler için, onun yarım kalmış romanı diyebiliriz. Şiirsel bir dili olan bu masalsı kitabın baş kahramanı Yakup, Uluçay’ın yıllar boyu çekmeye çalıştığı, bitirmeye ömrünün yetmediği filmi "Bozkırda Deniz Kabuğu"nun Yakup’u. Kitap boyunca Uluçay, çekemediği filminin karakteri Yakup’la, yahut da çocukluk düşlerinin ona verdiği umut ve kederle bir diyaloğa giriyor. Kendi düşleriyle cebelleşiyor, bazen o düşlerin verdiği coşkuyla tutunuyor yaşama, bazen de düşlerinin ağırlığı altında beli bükülüyor.

Uluçay’ın hastalığının son dönemine de tanıklık eden güncesi, onun film sektörüyle ve köyün dışındaki hayatla kurduğu ilişkinin güçlüklerini de yansıtıyor. İnsanlara yakınlık hissetmekte zorlanan, kafasında oynattığı filmlerinden, Pelikül adlı kedisinden ve çocukluk düşlerinden başka sığınacak yeri olmayan kırılgan bir yazar/yönetmenin portresi çıkıyor ortaya. Bir düş günlüğünün yanı sıra okuma notları niteliği de taşıyor bu günce. Kemal Tahir’in Körduman’ını, Peyami Safa’nın Matmazel Noralya’nın Koltuğu’nu, Aziz Nesin’in Maçinli Kız İçin Evi’ni, Çehov’un Vişne Bahçesi’ni okuyor; Raskolnikov’la beraber heyecan yaşamak uykularını kaçırdığından Suç ve Ceza’yı bitiremeyişini anlatıyor Uluçay. Yeri geliyor, Harry Potter ona, yıllar boyu zihninde dolaşan bir başka filmin, “Kuzey Masalı”nın öyküsü için ilham veriyor.

Yine de, her şeyden önce, bir “düş güncesi” niteliği taşıyor bu yazılar. Uluçay, gördüğü rüyaları, sade, sakınımsız bir dille not düşüyor. Giderek büyüyen kaygıları, çaresizliği, yalnızlığı, arada yüzünü gösteren yaşam coşkusuyla birlikte rüya notlarından dışarı sızıyor. Yalıtılmışlığın, “merkez”dan uzakta doğmanın ve hiçbir yere ait olamamanın sancıları yansıyor rüyaların her birine.

 

 

Ahlatın altında görülen rüyalar

Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı da, taşrada büyük hayaller kuran bir ana karaktere sahip. Ancak Ceylan’ın dünyası, Uluçay’ın masalsı, naif bakışından hayli uzak bir yerde, eğreti bir ahlat ağacının dibinde mevkileniyor. Çanakkale’de öğretmenlik yapan Aydın Aksu isimli bir yazarın (aynı zamanda filmin senaristlerinden biri) yaşamından ilham alan film, Ceylan’dan alışık olduğumuz üzere, karakterlerini tüm zaaflarıyla, riyakarlıklarıyla, acizliklikeriyle birlikte resmediyor. Ceylan’ın taşra insanına bakışında romantizmden eser yok bu kez neredeyse. Kuru bir ağaç ve onun gölgesinden kuşaklar boyu uzaklaşamayan insanların öyküsü. Karakterlerini tenkit etme konusundaki tüm acımasızlığına karşın, film bittiğinde, tüm karakterlerin sıkışıp kaldığı bu diyarı etraflıca betimleyip, onlarla beraber derin bir keder duyumsatmayı da başarıyor Ahlat Ağacı. Nuri Bilge Ceylan’ı özel kılan şeylerden biri de bu belki.

 

Ahlat Ağacı filminden

 

Bir baba ile oğulun ilişkisi ekseninde ilerlese de, taşra fikri ve taşralılık üzerine de bolca düşünen film, edebiyat dünyasının gündemini de bir süredir meşgul ediyor. Bunun nedeni, filmde Çehov’dan Nietzsche’ye, Peyami Safa’dan Yunus Emre’ye uzanan geniş bir edebi referans ağı olması değil. Esas gürültüyü koparan, Polat Onat adlı, Batman’da öğretmenlik yapan bir yazarın, zamanında İstanbul’da düzenlenen “Taşra ve Edebiyat” sempozyumuna yolladığı bir “mektup.” Konferansı düzenleyen Mesut Varlık’a hitaben yazdığı mektupta Onat, Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş gibi isimlerin davet edildiği bir sempozyuma çağrılmaktan onur duyduğunu belirtiyor; hemen sonrasında da bu daveti neden reddettiğini, taşra ve edebiyat konulu bu etkinliğe katılmış olsaydı “taşralılığını” neden yitireceğini açıklıyor. İletişim Yayınları’ndan çıkan Edebiyatın Taşradan Manifestosu kitabında okunabilecek mektup, bir noktadan sonra, yazarın manifestosuna dönüşüyor. “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım,” diye yazıyor Onat mektupta. “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım,” diyor ve devam ediyor: “Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur. Böylesi bir sürecin, ortaya konan sanatsal verimin kalitesine ve niteliğine yansımaları olumlu mu olur, olumsuz mu olur?”

 

Onat’ın imza günlerine, fuarlara, konferanslara giden yazarları küçümsediği, kafasındaki mitik, yalıtılmış yazar fikrine körü körüne bağlı kaldığı ilk bölüm, Ahlat Ağacı’ndaki ana karakter Sinan’ın deneyimsizliğini, kibrini ve daha bir şey üretmeden diğer herkese ders verme tavrını hatırlatıyor. Ancak Onat’ın mektubunun Ceylan’ın ilgisini çekmesinin asıl nedeni alıntıladığım diğer bölümde gizli bana kalırsa. Bahsettiği “muğlak yalıtılmışlık,” özümsenen ve bazı örneklerde yaşam boyu atılamayan o “zihinsel kısıtlanmışlık”... Ceylan, en çok bu filminde, taşraya bir coğrafya olarak bakmaktan ziyade, bünyeye sinmiş olan bir olgu olarak inceliyor taşralılık fikrini.

 

Ahlat Ağacı filminden


Ahlat Ağacı ile Ahmet Uluçay’ın güncesi arasındaki en ilginç benzerlik, ikisinde de, bitmek bilmeyen gündelik konuşmaların bir lakırdı olarak verilip, hakiki duyguların rüyalarla anlatılması. İzlediğimiz kısacık rüya sahneleri, üç saatlik film boyunca Sinan ile babası arasında değiş tokuş edilen onca kelimenin söylediğinden fazlasını sezdiriyor, kelimeleri boşa düşürüyor. Uluçay’ın sade bir dille rüyalarını naklederek yaptığını, Nuri Bilge Ceylan şiirsel bir görsellikle, kelime kalabalığının arasına giren anlık görüntülerle yapıyor.

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

“Yatağımda uzanırken dağ tırmanışıyla ilgili bir kitap okumak hoşuma gidiyor” diye yazıyor Jeanette Winterson. Nan Shephard’ın The Living Mountain (Yaşayan Dağ) adlı biyografik-coğrafi keşif kitabından söz ediyor.

 

Ülkemizde ideolojik, tek yanlı, ticari bir çeviri ortamının varlığını söylemek mümkün. Örneğin bu çeviri anlayışı nedeniyle Balkan, Türki Cumhuriyetler, Afrika, Arap, Uzak Doğu edebiyatından Türkçeye çok az kitap çevrildiğini görüyoruz. Kültürel, tarihsel yakınlığımız olan ulusların, toplulukların edebiyatını bilmiyoruz.

Patricia Higsmith’i nasıl bilirsiniz? Gerilim/cinayet/ polisiye romanlarının kraliçesi gibi basmakalıp laflarla da adını anıp geçebiliriz elbette. Oysa bu türlerin edebiyat dünyasında bugünkü konumunu kazanmasında öncü isimlerden biri o.

Güney Amerika ülkelerinin meşhur edebiyat ortamlarında ateşli tartışma konuları vardır; “Marquez mi büyüktür yoksa Asturias mı?”

 

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.