Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Terkarga




Toplam oy: 6

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum. Zamanın bolluğunu görmeni istiyorum. Evet, kaç yaşında olduğunun da önemi yok. Bir Ocak ayında kaybettiğimiz mimar, gazeteci ve yazar Aydın Boysan ilk kitabını yayınladığında 63 yaşındaymış. 97 yaşında ölünceye kadar da 40’tan fazla kitap yazmış. “Sahip olduğumuz zaman az değil, çok... Az olan zaman, yararlandığımız zamandır.” Bıkma Yaşa / Aydın Boysan

 

Bunun için öncelikle zamanı doğru kullanmak gerekiyor elbette. Yoksa hem her şeyi yapmak isteyen hiçbir şey yapamıyor hem de belki tek bir işle mutlu olacakken koca bir mutsuzlukla başa çıkmak zorunda kalıyorsun. Zaman kullanımı konusunda biraz araştırma yaparak; çıkmış kitaplarla, internetten konu hakkındaki yazı / videolara bakabilirsin ama ben sana basit bir yöntem tavsiye edebilirim. Öncelikle zamanın nereye gidiyor? Bunun tespiti kolay. Örneğin 1 ya da 1,5 ay ne yaptığını tek tek yaz. Hiçbir ayrıntıyı atlama tabii arada durma, bu yılı erteleme!- sonra da bu yazdıklarından, yapmasaydın hayatında hiçbir şeyin değişmeyeceği, şeyleri çıkar. Basit mi? Evet… Ama işte yapabilir misin? Yaparsan çok şey değişebilir! Ve işte buradaki en önemli nokta… Titizlikle devam etmek!

 

Mesela Ferhan Şensoy’a Haldun Taner’in anlattıkları gibi… Bir televizyon programında dinlemiştim – Evet, televizyon programlarının da doğru olanlarını izlersek hayatımıza çok güzel şeyler katabilir!- Haldun Taner her gün 20 sayfa yazarmış. Ama mutlaka yazarmış. Kadıköy Moda’daki evinde sabah 6’da kalkar, balkona daktilosunu koyar ve yazmaya başlarmış. İlham geldi, gelmedi diye beklemezmiş. Hiçbir şey olmasa; vapurun geç kalkmasını, çocukları okula götürecek minibüsün gelmesini, martıları yazarmış. İlla bu 20 sayfayı bir yerde kullanmak zorunda da değilsin dermiş. Bir marangozun her sabah dükkânını açıp çalışmaya başlaması gibi yazar olarak her gün çalışmak gerektiğini anlatırmış ki o “atarsın” dediği yazılardan “Yalıda Sabah” isimli öyküsü ortaya çıkmış. Ve 7 öyküden oluşan bu kitap 1983 yılında Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görülmüş. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitaptan bir de alıntı: “Sabahın ilk saatlerinin suskunluğunu müzikle bile bozmaya kıymamalı. Susmalı, sadece susmalı ve dinlemelidir. Sabah saatlerinin suskunluğu sadece içilmek içindir. İçe sindirilmek için.”

Büyülü Dağ ve Buddenbrooklar gibi kitaplarıyla tanıdığımız dünya edebiyatının en önemli isimlerinden, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Thomas Mann’in de hayli disiplinli bir yazma biçimi varmış. Her gün sabah 9’dan öğle 12’ye kadar mutlaka yazarmış. İyi bir günündeyse yazdıkları 1 - 1,5 sayfayı bulurmuş. Bunu yapmaktan hiç vazgeçmezmiş. Öyle ki 3 Eylül 1939’da İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş açtığında o İsveç’te bir seyahatteymiş ve günlüğüne “Her zamanki gibi sayfamı yazıyorum” diye not düşmüş. Bunun gibi pek çok örneği olan yazar, 1926 - 1942 yılları arasında tam 16 yılda yazdığı Joseph ve Kardeşleri (Türkçeye Yusuf ve Kardeşleri olarak çevrildi.) isimli 2 bin sayfalık kitabını tamamladığında bunu “bir sebat anıtı” olarak tanımlamış. Bu da Buddenbrooklar’dan: “İyi şeyler hep gecikir zaten, hep geç gelir ve geldiği zaman da sevinemezsiniz, bir türlü sevinmek gelmez içinizden...”
Değişmek, gelişmek istiyor musun? İstiyor musun? Şimdi bir defter edin kendine, yeni… Korkma, kimse okumayacak, istemezsen… Kendine yaz… Basit başla, yolda geliştirirsin… Ama başla, sadece başla! Yaz… Bu yıl neler yapabilirsin? Ekonomik gücün, yeterliliklerin, hoşlandıkların, nefret ettiklerin, vaktin nasıl? İstediğin kadar ayrıntı ekle ve bir yerden başla… Mesela yeni bir dil öğren ya da o hep ertelediğin dans kursuna git. Önümüzdeki yıl çok zayıf olmayı planla, sıkıldığın işini değiştir, başka bir iş için gerekli yeterlilikleri ortaya dök, üzerine çalış. Bu yıl geçen yılki gibi olmasın yeter ki! İlle de oku, daha çok oku, bol bol hayal kur ama sadece hayalde kalmasın. Artık yap!
Kitaplardan

“Sürprizsiz yaşam. Güvenliktesin. Uyuyor, yiyor, yürüyor, yaşamayı sürdürüyorsun, tıpkı gamsız bir araştırmacının labirentinde unuttuğu bir laboratuvar faresi gibi; sabah akşam, hiç yanılmadan, hiç duraksamadan yemliğin yolunu tutan, önce sola, sonra sağa dönen, bulamaç halindeki günlük yem miktarını almak için kırmızı kenarlı bir pedala iki defa basan bir laboratuvar faresi gibi. Ne bir aşama sırası, ne bir tercih. Dingin bir kayıtsızlık seninki: Gri rengin üzerinde hiçbir boğucu his uyandırmadığı gri adam… Duyarsız değil, yansız. Su kendine çekiyor seni, taşın da, karanlık kadar aydınlığın, sıcak kadar soğuğun da seni kendine çekmesi gibi. Var olan tek şey yürüyüşün ve bakışın; bir şeye yönelen, sonra o şeyi yalayıp geçen; güzeli, çirkini, bildiği, şaşırtıcıyı tanımayan; sadece ve sadece, gözünde, tavanlarda, ayaklarında, gökyüzünde, çatlak aynanda, suda, taşta, kalabalıklarda, her yerde durmadan bir belirip bir kaybolan ışık ve şekil oyunlarını belleğinde tutan bakışın.”
Uyuyan Adam / Georges Perec
Orwell'dan Aspidistra

“Eskisini okudun mu ki yenilerini istiyorsun!” diyenler için; 21 Ocak 1950’de kaybettiğimiz ve yine yakında telif süresi biteceği için bolluk ve bereket içinde! tüm yayınevlerinden kitapları yayınlanacak George Orwell’ın Hayvan Çiftliği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört kitaplarından önce yazmasına rağmen daha az bilinen kitabı…

1930’ların İngiltere’sinde, sınıf atlamak isteyen orta sınıfın evlerinde bulundurdukları, zor koşullarda ayakta kalabilmesiyle simge haline gelen bir tür zambaktan alıyor roman ismini.

Başkahraman Gordon Comstock kapitalizme ve paraya karşı savaş açmıştır ama paranın gücünün farkındadır. Para her şey(mi)dir? Gordon bunu iliklerine kadar hisseder. Bir gün yenileceğini bilir ama mücadelesine yılmadan devam eder. Bir şairdir ve iyi para getiren bir iş olduğunda bırakmaktadır. Düzenin getirdiği bir yaşama mı sahip olmalı yoksa… Hikâye eski ama eskimiyor, okunmalı!

Aspidistra, Şemsa Yeğin tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Can Yayınları’ndan çıkmış…

“Şiirlerim ölü, çünkü ben ölüyüm. Sen ölüsün. Hepimiz ölüyüz. Ölü bir dünyada ölü insanlar...”

“Para, para, her şey para! Seni heveslendirecek paran olmadan tek kuruşluk bir romancık yazabilir misin? Yaratma, enerji, akıl, üslup, cazibe bütün bunlar nakit parayla alınan şeyler.”

“Kaçınmanın bir yolu varsa, hiçbir şişman ‘şişman’ sözcüğünü ağzına almaz. ‘İriyarı’ - ya da daha çok ‘güçlü kuvvetli’ sözcüğünü yeğlerler.”

“Parasızlık rahatsızlık demektir, sefil kaygı demektir, sigarasızlık demektir, başarısızlık bilincinin sürekli var olması demektir, her şeyden de önemlisi, yalnızlık demektir.”
bir varmış:
“Islanacak yağmurlar yağıyor Birlikte atlanacak sular kaçılacak güneşler Pay edilecek koca bir yalnızlık Biri olsa tutsa bırakmasa” Kestim Kara Saçlarımı / Gülten Akın (23 Ocak 1933 – 4 Kasım 2015)
bir yokmuş:
“İnsan, kaldıkça küflenir, gidemedikçe çürür.” Kırılmadık Bir Şey Kalmadı / Özdemir Asaf (11 Haziran 1923 – 28 Ocak 1981)

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.