Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Terskarga




Toplam oy: 5

Hangi kitapların okunacağı, nelerin beğenilmesi gerektiği ya da kimlerin yazar olabileceğine dair zaman zaman çeşitli tartışmalar çıkar. Bu sorular, bir ‘danışma’ ya da ‘tartışma’ / ‘yol gösterme’ ekseninde olduğunda sorun yok ama ‘dayatma’ / ‘karar verici olma’ / ‘okuduğun - beğendiğin - yazdığın kitaptan dolayı’ aşağılamaya kadar varınca… İşte bende o zaman ters tepiyor (Bilemiyorum, belki de ters bir karga olduğum içindir!)

 

Eskiden; her mahallede kitaplığı olan evlerin az olduğu, okumak denilince akla daha çok ders kitabı gelen, bilgiye ulaşmak için kütüphaneye gidilen, roman denildiğinde beyaz dizilerin akla geldiği, bu kadar çok kitabın basılmadığı yıllarda da aynı sıkıntı belli bir türle ilgili yaratılırdı. O zamanki sıkıntı daha çok yetişkinler (Ebeveynler ve öğretmenler) ve gençler arasındaydı.

 

Şimdi çizgi roman denilince daha bir sempati ile yaklaşılıyor ama (türe adını da veren) Tommiks-Teksas dediğimde anlarsın sanırım! Yararsız bulunduğundan, okuyana binbir çile çektiriliyordu. Ders kitabının içine koyarak okumaktan, evlerin bodrumunda saklamaya kadar çeşitli badirelerle ancak okunabiliyordu.

 

Oysa önce okumayı sevmek gerekiyor, sonra zaten seçerek okumayı ya da neler okuman gerektiğini öğrenirsin. 

 

İstediğini okursun. Beğenmediğin yerde bırakırsın. Okumak illa bir şeyler öğrenmek için olmak zorunda değil. Hoşuna gittiği için de okursun! Kapağı ilgini çeker, okursun! Konusunu beğenirsin, okursun! Herkes okuyordur (ah nerede!) okursun! Sevdiğin biri okuyordur, okursun! Okumak için sebep çok… Sadece kimsenin beğenilerine, zevklerine müdahale etmesine izin vermemelisin!

 

Konuyla ilgili 2000 yılında kaybettiğimiz yazar, filolog, çevirmen, güzel insan Mina Urgan’ın Yapı Kredi Yayınevi’nden çıkan Bir Dinozorun Anıları kitabında anlattıkları en güzel örnek olacaktır sanırım:

 

“Çocukluğumdan beri tek değişmeyen yanım kitap okumamdır. Okumak bir çeşit organik gereksinimdir bende. Günde hiç olmazsa iki üç saat okumayınca, afyondan kesilmiş bir bağımlıya döner, bir yoksunluk nöbeti geçiririm. Acayiplik dönemimde çok garip pozisyonlarda, yere yüzükoyun yatıp, bir elimle de ayak bileklerimin birini tutarak okurmuşum. Yatılı okulda, gündüzleri yeterince okuyamayınca, geceleri battaniyelerin altında el feneriyle gizlice okurdum.

 

Az ömrüm kaldığı için, kitapları seçerek, çok özenle seçerek okuyorum artık. Kısıtlı vaktimi yeni ama değersiz bir kitaba harcayacağıma, daha önce birkaç kez okuduğum ve sevdiğim kitapları yeniden okumayı yeğ tutuyorum. Başladığım kitabı, kötü de olsa bitirmek huyundan Fethi Naci’nin bir sözü sayesinde kurtuldum: “Karpuzu kestin. Baktın ki kabak. Gene de zorla yiyecek misin o karpuzu?” demiş Fethi Naci.

 

Çocukluğumda bulduğum her kitabı okurdum. Evimiz kitap doluydu zaten. Flaubert’leri, Zola’ları, Tolstoy’ları, Napoleon ile birlikte Sainte-Helene adasına giden Las Cases’ın anılarını, Baudelaire’i, Parnasse şairlerini, Oscar Wilde’ı, yani elime geçeni okurdum. “Şunu okuma, bunu oku” diye bana hiç karışmazlardı. Ama Oscar Wilde’i okurken, aile dostumuz Hamdullah Suphi bunu yapmaya kalktı. Kitabı elimden alıp, anneme “o rezil adamı öz oğulları bile reddetti. Bu çocuğun böyle kitaplarla zehirlenmesine nasıl müsaade edersiniz hanımefendi?” dedi. Hamasi nutuklarını verdiği dramatik tonla sormuştu bunu. Ama hiç etkileyemedi beni. Hamdullah Suphi’nin üstüne yürüyüp, kitabımı elinden kaptım “Ben Oscar Wilde’ın kızı olsaydım, övünürdüm bununla” dedim. Annem de benden yana çıktı…”

İstediğini oku… Aklına geleni yaz… Bol bol eğlen… Kimsenin
beğenilerine müdahale etmesine izin verme…
“Herkesin durduğu yer dünyanın merkezi
Empati sempati yani tolerans”
Yazın son günlerini de iyi geçir. Hem ne diyor bu ‘şen şarkı’sında
Sezen Aksu: “Bakarsın umduğundan iyi geçer yaz!”
Başucu kitabı olarak kullandığım ve her sayfasında altını çizdiğim cümleleriyle en sevdiğim kitaplardan olan Yaşama Uğraşı’nın yazarı Cesare Pavese… Yıllarca tuttuğu günlüğü ölümünden sonra kitaplaştırılmıştı. ‘İçinden geçenleri’ içinden geçtiği gibi anlattığı bir başyapıt… Siz bu ‘içinden geçenler’i, ‘ezen geçenler’, ‘yıkan geçenler’ gibi de okuyabilirsiniz… Babasının ölümü, yakın arkadaşının intiharı gibi sebeplerin intiharı saplantı haline getirdiğine dair birçok değerlendirme yazısı var hakkında…
Günlüklerinde de sıklıkla bundan bahsediyor. Ama bu gelgitler halinde süre geliyor. Görünürde başarılı bir yazar, şair… Ama özünde yalnız bir adam… 27 Ağustos 1950 yılında, kendi hayatına henüz 42 yaşında son veriyor… “İnsan ölmek için gelir dünyaya…” ve “Ne zaman bir güçlükle ya da acıyla karşılaşsam, hep intiharı düşünmeye yargılı olduğumu biliyorum” diyor… Yaşama Uğraşı - Günlükler (1935-1950), Cesare Pavese tarafından yazılan ve Can Yayınları’ndan çıkan kitabı Türkçeye şair Cevat Çapan çevirmiş. “İnsanın çocukluğu, derdini söylemekle ona çare bulmanın aynı şey olmadığını anlayınca biter.” “Yanlışlar hep başlangıçla ilgilidir...”
Vampir
Bir diğer Ağustos’ta kaybettiğimiz yazar… John William Polidori… İtalyan asıllı İngiliz doktor ve yazar… Vampir edebiyatının yaratıcısı olarak da kabul edilen yazarın Vampir hikâyesi satış kaygıları nedeniyle zamanında, yakın arkadaşı ve hastası olan Lord Byron’ın ismiyle yayınlanmış.

1819 yılında kitabı yayınlandığında Dumas’dan “Dracula”nın yazarı Bram Stoker’a kadar birçok yazarı etkilemiş. Babası da İngilizce edebiyatın önemli isimlerini İtalyancaya kazandıran bir entelektüelmiş. Henüz 19 yaşında Tıp mezunu olan ve Lord Byron’un özel doktoru olarak çıktığı Avrupa yolculuğunda, Vampir hikâyesinin yazılış sürecini Yankı Enki’nin güzel sunuşundan okuyabilirsin.
Eserini kendi ismiyle yayınlatamaması ve kumar borçları nedeniyle 25 yaşında intihar eden yazarın bu öyküsü için Goethe “Bir başyapıt. Yazılmış en iyi öykü.” demiş. Vampir, John William Polidori tarafından yazılan ve İthaki yayınları’ndan çıkan kitabı Türkçeye Yiğit Yavuz çevirmiş. “Şairlerin düşlerini hayatın gerçekleri sanıyordu.”

“Nice nesiller boyunca, böylesi yolculuklar lüzumlu görülmüştür: Gençlerin yaşlılarla eşitlenmek için fesatlık kariyerinde hızlı adımlar atmasını sağlamak ve –ne kadar maharetle yürütüldüklerine bağlı olarakistihza (alay) ya da methiyeyle bahsedilen rezil entrikalar karşısında, yeni dünyaya gelmiş gibi görünmelerine izin vermemek maksadıyla.” Gerisi… Al, oku, dünyanı değiştir!

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise’ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika’ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir.

 

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.