Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Türe felsefi bır bakış: Polisiye roman




Toplam oy: 3
Polisiye Roman - Felsefi Bir İnceleme, salt polisiye severlere değil, hem polisiye seven hem de felsefi okumalara aşina okurların kesiştiği kendine has kümeye uygun bir kitap.

Bir şey “varsa”, felsefenin onun üzerine eğilmemesi için bir neden yoktur. Metis Yayınları’nın eleştiri serisi altında yayımladığı, Siegfried Kracauer imzasını taşıyan Polisiye Roman - Felsefi Bir İnceleme (Ekim - 2019) isminden de anlaşılacağı üzere, türü felsefi olarak enine boyuna ele alıyor.

 

Alman yazar, gazeteci, sosyolog ve film kuramcısı Kracauer (1889 - 1966) isminin önündeki sıfatlar yetmezmiş gibi mimar olarak da çalışmış. Uzun yıllar gazetelerin kültür - sanat sayfaları için yazmış. Nazi baskısına daha fazla dayanamayınca önce Paris’e (1933) ardından ABD’ye (1941) iltica etmiş. Doğu Almanya’nın dağıldığını görmeye ömrü vefa etmeden bu hayattan ayrıldığında ise ardında yüzlerce sayfa metin bırakmış.

 

Kracauer, Theodor Adorno’ya ithaf ettiği bu kitabı oluşturan yazıları 1922 - 1925 yılları arasında, henüz Almanya’da yaşarken kaleme almış. Yayımlanması içinse aradan uzun yıllar geçmesi gerekmiş. İlginç olan, kitabın yazıldığı 1920’lerde, günümüzdeki mevcut polisiye külliyatının herhalde yüzde doksanından fazlası henüz yazılmamıştı. Tabii Edgar Allan Poe, Arthur Conan Doyle gibi ustalar vardı ancak tür, emeklemeyi yeni öğrenmiş bir bebekti. Öyleyse Siegfried Kracauer bu kitapta ne anlatıyor?

Polisiyenin değişmez unsurları suç, suçlu, mekân ve polis, elbette o zamanlar da mevcuttu. Yazar bu kavramları esaslı şekilde irdeliyor. Bunu yaparken düşüncelerini batı felsefesinin zeminine oturtuyor. Özellikle polisiye kurgunun yapı taşlarını, toplumla ve hayatla ilişkilendirmeye çalışıyor. Söz gelimi suçlunun ya da dedektifin toplumda temsil ettiği rolleri sorguluyor. Tüm bunlar üzerine bir hayli kafa yormuş olsa da, loş otel lobilerinde pipo içen dedektiflerin dünyasında değil, bugün yaşasaydı ve günümüz polisiyesini inceleseydi, Kracauer neler yazardı, insan merak etmeden duramıyor.
Polisiye Roman - Felsefi Bir İnceleme, salt polisiye severlere değil, hem polisiye seven hem de felsefi okumalara aşina okurların kesiştiği kendine has kümeye uygun bir kitap. “Evet, o benim” diyorsanız edinin ve okuyun. Aksi halde yüz yirmi sayfalık bu kısa kitabın altında ezilmemek işten bile değil.
Bildiğimiz Cingöz, bilmediğimiz macera

Cingöz Recai, malum olduğu üzere, Peyami Safa’nın Server Bedi mahlası ile yayımladığı polisiye kitaplarının, lakabı ile müsemma başkahramanı. Sempatik bir hırsız. Daha önce defalarca olduğu gibi, yakın zamanda tekrar beyazperdeye uyarlanan Cingöz Recai, bir polisiye serisi olmasının ötesinde, hem dönemin İstanbul’u hem de gerek ülkemizde gerekse dünyada cereyan eden önemli hadiseler hakkında yer yer belge niteliği taşıyan bir hazine.
Edebiyat dünyasının da kendine has bir arkeolojisi vardır ve zaman zaman okurları heyecanlandıracak buluntular gün yüzüne çıkarılır. Ötüken Yayınları tarafından yayımlanan Cingöz Merih’te işte tam da böyle bir eser. 18 Aralık 1955 - 17 Mart 1956 tarihleri arasında 91 sayı olarak Milliyet gazetesinde tefrika edilmiş eserin okurla tek münasebeti bununla sınırla kalmış. Aradan geçen altmış yılı aşkın zamanın ardından ilk kez kitaplaştırılan eserin bir başka özelliği daha var. Cingöz Merih’te pek fazla örneğine rastlamadığımız, iki türün kesiştiği bir alanda kalıyor: Polisiye ve bilimkurgu. Hikâyeden bahsetmeden evvel kitabı hazırlayan Seval Şahin’e değinmemek olmaz. Prof. Dr. Seval Şahin, Türk edebiyatı için çok fazla gayret eden bir isim. Şahin, kâh erken dönem edebiyatımız üzerine çok kıymetli çalışmalara imza atıyor, kâh genç yazarların isimlerinin duyulmasına katkı sağlıyor. Şahin’in, Cingöz Recai serilerini ele alan Kültürel Sermaye, Kibar Hırsız ve Şehir, ayrıca ilk dönem Osmanlı polisiyeleri hakkında Cinai Meseleler adlı iki kitabı da mevcut.
Cingöz Merih’te, serinin diğer kitaplarından çok başka yerde duruyor. İnsanlığın Mars’ta koloni kurması üzerine çalışmaların yapıldığı günümüzden tam yarım asır evvel, Peyami Safa bunu kurgulamış ve yazmış. Tabii bu mantıklı bir ütopya değil. En azından bugünün bilimsel bakış açısı ile ele alırsak öyle gözüküyor. Zira kitaptaki Mars seyahatleri, ruhsal olarak gerçekleştiriliyor. Bedenler dünyada kalırken, gelişmiş birtakım teknolojik aletler vasıtası ile ruhlar uzay yolcuğu yapıyor. Günün birinde bu başarılırsa, projeye Peyami Safa’nın adı verilse yeridir. Fakat şunu da göz önünde bulundurmak gerekir; Safa 1961’de ebediyete intikal etti, Armstrong 1969’da Ay’a ayak bastı. Şayet ömrü vefa etseydi de o günleri görseydi, bu kitapta pekâlâ roket teknolojilerinin nimetlerinden faydalanabilirdi. Gerçi hikâyede “uçan daireler” de yok değil. Okuyacak olanlara tavsiyem hikâyenin 50’li yıllarda kaleme alındığını göz önünde bulundurarak okumaları. Bununla beraber Peyami Safa’nın o dönemin mevcut teknolojileri hakkında da epey malumat sahibi olduğu aşikâr. Ruhsal seyahat için birbirine bağlanarak uyutulan karakterler, Inception filmindeki rüyaya dalma sekanslarını da anımsatmıyor değil.
Peyami Safa, insan ruhunun derinliklerine temas etmesini çok iyi bilen bir yazar. Bu kitapta adeta bunu somutlaştırmış. Rumelihisarı Vakası adı verilen bir olay cereyan ediyor. Müteahhit Halit Özbaşaran’ın kızının kalbi duruyor, sonrasında ise tekrar canlanıyor. İşin içinde karanlık bir çete var, milletler üstü bir teşkilat var; hatta Nobelli fizikçi Niels Bohr’dan Talat Paşa’ya gerçek karakterler dahi mevcut. Peyami Safa hikâye tüm renkliliğiyle akıp giderken arada dini, bilimsel ve tarihi tartışmalardan da geri durmamış. Cingöz Merih’te, merkezine polisiye bir vakayı alsa da, etrafında fevkalade konu çeşitliliğinin işlendiği bir roman. Bu haliyle sadece polisiye severlere değil, geniş bir okur kitlesine hitap ediyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Son birkaç yıldır sanata olan ilgi ülkemizde gitgide artıyor. Bu durumun farkında olan yayıncılar da daha fazla sanat kitabı yayınlıyorlar. Özellikle Batı resmi/sanatı hakkında ülkemizde genel kültür az olduğu için bu alana hitap eden kitapların sayısında ciddi bir artış var.

Edebiyat kelimesinin en büyük talihsizliği zaten biliniyor olması. İnsanların “zaten biliyorum” deyip sözlüklere müracaat etmediği talihsiz kavramlardan biri edebiyat. Hiç okumasak da, elimizden romanlar, öykü kitapları düşmese de edebiyat orada bir yerde aşikâr olarak durur zaten. Edebiyat kelimesinin ilk anlamı ile mecaz anlamı arasındaki tezat ise rahatsız edicidir.

Amin Maalouf, Türkiye’de çok az yazara nasip olabilecek bir sevgi halesiyle sarmalanmış bir yazar. Her kitabı sadece çok okunmakla kalmıyor aynı zamanda edebi çevrelerde tartışılmaya değer görülüyor. Hatta edebi çevrelerin dışına çıkıp düşünce dünyasına da ilham veriyor. Eleştiriler de ardından geliyor tabii ki.

Yeni bir yıl, yepyeni bir yıl… Başlangıçlar önemlidir ve nasıl başlarsan öyle gider. Her pazartesi başladıkların küçük bir adımdır ama ocak ayında yaptığın başlangıçlar daha büyüktür. Geçen yılı unut, kaç yaşında olduğunu da… Pırıl pırıl bir yıl var önünde… 365 gün, 12 ay, 52 hafta, 8.760 saat, 525.600 dakika… Bunları, seni sayılarla sıkmak için söylemiyorum.

Şule Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Fantastik Şeyler ile okuyucu ile yeniden bir araya gelen Naime Erkovan, edebiyatın toprak sahasına adını ilk olarak Beşinci Düğme ile yazmıştı. Aynı eserinde “Her şey gezegenlerin konumu yüzünden’’ diyordu Erkovan. O sebepten mi yoksa başka nedenle mi bilmem, ama önemli bir mevzu bence de.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.