Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Türk’ün atla imtihanı




Toplam oy: 15
Lütfi Bergen’in Türk’ün Kanadı At çalışması atın bir kültür, medeniyet unsuru olarak varlığını en somut örneklerle ifade eden bir kitap olmuş. Türklerin atlardan kopuşlarıyla birlikte başlayan gerileme ve güç kaybı düşünüldüğünde bir atın sadece binek hayvanı olarak algılanmaması gerektiği de görülmüş olacak.

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

At, Türk kültürünün baş aktörlerinin ilk sıralarında yer alan bir güç kaynağı. Sadece Türk tarihinde değil dünya tarihinde de at ve Türk kavramları yan yana kullanılmış yüzyıllar boyunca. Toz duman savaş meydanlarında Türklerin atlarının üstünde kazandıkları dillere destan zaferler konuşulmuş. Orta Asya bozkırlarından başlayıp Anadolu yaylalarına kadar her karış toprakta Türklerin atlarının nal izleri silinmemiş tarih boyunca.

 

“Cemaddan nebata, nebattan hayvana, hayvandan insana ve insandan nâmütenahiliğe doğru akan terakki hamlesinin en çilekeş memuru insana ve insandaki maddi ve manevî fatihlik cehdine Allah’ın en fazla yakıştırdığı bediî ifade ve bu ifade içinde sayısız fayda… At, ebediyet fatihi insanın göz ve estetik planında, bütün çizgileri, hareketleri ve kabiliyetleriyle en ihtişamlı kahramanlık sembolü.”

 

At’a Senfoni adlı kitabında atın tanımını böyle yapıyor Necip Fazıl. Kitabı okuyunca Necip Fazıl’ın ata olan hayranlığını da görüyoruz cümlelerinin arasında. Elbette üstadın at sevgisinin sınırları bazen çizgiden çıkan bir süreçte ilerlemiş olsa da “Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna?” dizesi ile içimizdeki bütün sis bulutu yerini savaş meydanlarının toz duman haline bırakıyor. Çünkü umudu bize dizeleriyle veriyor üstat: “Kişne kır at, kişne kır at / Çoğu gitti azı kaldı.” Abbas Sayar’ın Yılkı Atı, Jeremy James’in Türk Atı ve Cengiz Aytmatov’un Elveda Gülsarı adlı eserleri de at üstüne okuduğum, beni oldukça derinden etkileyen kitaplar arasında.

İsmiyle müsemma bir kitap
Türk’ün Kanadı At, Lütfi Bergen’in yeni kitabı. Hacimli bir kitap. Zaten Lütfi Bergen kitabı okuyorsanız hacimli ve yoğun bir düşünce atmosferine kendinizi hazırlamanız gerekiyor. Sıradan bir okumayla geçiştirilecek cümleler kurmuyor Bergen. Türk’ün Kanadı At, bütün ipuçlarını ismiyle bize sunan bir kitap. Türk ve at kavramlarının yan yana kullanılması bile içine gireceğimiz dünyanın ne kadar yoğun bir anlatıma sahip olacağını hissettiriyor.
Kitap Turgut Uyar’ın dizeleri ile başlıyor: “Ey artık ölmüş olan at!-dediler- / Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı / Sen açardın, / Otuzüçbin at türünün tek kaynağıydın sen! / Tüylerin karaparlaktı. Koşumların, / - kokulu yağlarla ovulup parlatılan - / nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke.”
Gelelim Lütfi Bergen’in önsözüne: “Anlaşılacağı üzere bu kitap, medeniyet okuma ve araştırmalarımı yazmaya dair yolculuğumun şimdiki duraklarından biri olarak kendini icbar etti. Anadoluculuk fikrinin Türklüğü İslâm’la ve Anadolu’da başlatan nazariyesi, ‘at,/hayl’ peşinde dolaştıkça beni Asya’ya çekiyordu. Türkler, Hz. Nuh’un misakıyla teşkilatlandıktan asırlar sonra Hz. Muhammed’in misakına da beyat etmişti. Bizi Anadolu’ya bu misak getirdi.” Kitapta bizi neyin beklediğini görüyoruz. Orta Asya’dan Arabistan çöllerine, oradan Anadolu’ya uzanan bir çizginin izini süreceğiz dörtnala bir coşkuyla.
At-kültür-medeniyet ekseni
İki bölümden oluşuyor kitap. Birinci bölüm “Teknoloji Fıkıh Dayatıyor”, ikinci bölüm “Attan İnmeyesüz!” Aslında kitapta bölümler ayrılmış olsa bile konu bütünlüğü kendini muhafaza ediyor. At- kültür-medeniyet ekseninden sapmıyor kitap. Bergen, belirlediği anlatım tarzı ile sürdürüyor kitabı. At ve Kültür, Teknolojiyi Düşünmek, Üçüncü Teknoloji gibi başlıklarda medeniyetin kültür üzerindeki yok edici etkisinin üzerinde duruluyor. Elbette en önemli vurgu, Türk’ün at ile olan yakınlığı, yarenliği.
“Türkler rüyalarında attan indiklerini gördüklerinde bunu felaket sayar, ‘sahip oldukları mevkiyi kaybettikleri’ne yorarlardı”, “Türk ata binince dirilmiş, attan inince yorulmuş.”
Bunun gibi örnekler çok kitapta. Teknoloji karşısında at kavramı düşünülünce atın gücünün sınırlarını da bir kez daha gözden geçirmek gerekiyor. Bu ayrıntıyı şu şekilde veriyor Bergen: “Atlar sürekli talim gerektirir. Savaş yokken bile varlıkları bir ritimdir. Bu varlıkların tımarı yapılmalı, arpasaman- otu-suyu verilmeli, tayları doğunca onlar da eğitim programına alınmalıdır. Bir at, asgari üç kişinin istihdamını gerektirir. İyi yetiştirilmişse, son derece dik ve taşlı yokuştan aşağı inebilir. Sahibini sevmişse onu tehlikeden ve düşmanından koruyabilir.”
“İsmet Özel ve Atlar” başlığı kitabın en dikkat çekici bölümlerinden. İsmet Özel’in özellikle at ve ekonomi arasında kurduğu bağın üzerinde duruyor Bergen. Özel’in bir konuşmasından aldığı bölümdeki dikkat çekilen noktalar oldukça önem arz ediyor; “Bizim topraklarımızda iki kez at katliamı yapıldı. Birisi, 1947-1948 yıllarında diğeri 1962-1963 yıllarında. Çünkü Türkleri atlarından mahrum ederek ancak dilenci durumuna sokabilirsiniz. Eğer bizim atlarımız olsaydı bir kere o atlar nallanacaktı. Koşumları olacaktı, eyerleri olacaktı. Yani bu çok canlı, çok aktif, çok da çevreci iktisadı doğuran bir şeydi. Bu bir. İkincisi çok önemli. İnsanların atlarla münasebeti. Allah bize at yetiştirmeyi emrediyor, övdüğü hayvan. Ve insanlar at yetiştirir diyorlar. Hayır, atlar insanı yetiştirir. Yani insanlar atlarla kurdukları münasebetten dolayısıyla daha üstün bir ruhi meziyet sahibi olurlar.”
İsmet Özel’in atların varlığı ile şahlanacağımızı müjdelediği umut vadeden sözlerinden sonra sıra Ivan Illich’in bisikletine geliyor. Özel’in ata dönelim teklifinden sonra bisiklete dönelim diyen sese de kulak vermekte fayda var. “Otomobil ve transport (motorlu ulaşım, motorlu taşıma) çağdaş toplum üzerinde felç edici hükümranlığı, kilitlenmiş bir yapıyı empoze etmektedir.” Hız ve kaybolup giden zaman kavramlarına dikkat çekiyor Bergen; “Illich’e göre hız toplumunda fakirler geride kalmanın bedelini ödemek için çalışır. Her hız artışı, mekânın tahrif edilmesi ve zaman kıtlığı ortaya çıkarır. İnsan ömrü, trafiğin yol açtığı faaliyetlerde yığılarak tüketilir.”
Bir kültür olarak at
Daha sonra kitapta atların menşei ve özellikle Türk tarihindeki yerinden bahsediliyor. “Türkler atlarıyla siyasal / içtimaî / iktisadî / kültürel bir düzen kurmuşlardır. Bütün kaynaklarda hayatlarının sürekli at üstünde geçtiği ifade edilmektedir. Türkler için at, aynı zamanda kurbanlık ve yüksek kıymette ihracat kalemidir. Onlar ellerindeki iyi cins atların soylarını muhafaza ettiler, at hareketlerini gözlemlediler... İnsan topraktan yaratılmıştır, at ise Peygamber’i Mirac’a çıkarmıştır.
Toprak ve hava (gök) anasır-ı erbaa’dan başka nedir?” Göçebe yaşam, demircilik, yerleşik hayata geçme, destanlarda atlar gibi daha birçok konu işleniyor kitapta. Ayrıca Bergen at üzerine yazılmış kitap ve makalelere de değiniyor.
Atların hayatımızdan sessizce gitmesi ve nostaljik bir unsur olarak bir biblo gibi muamele görmesi aslında sadece bir hayvanın hayatımızdan çıkması olarak düşünülmemeli. Bu kitap atın bir kültür, medeniyet unsuru olarak varlığını en somut örneklerle ifade eden bir çalışma. Türklerin atlardan kopuşlarıyla birlikte başlayan gerileme ve güç kaybı düşünüldüğünde bir atın sadece binek hayvanı olarak algılanmaması gerektiğini de göstermiş olacak. Son söz İsmet Özel’den gelsin; “Türklerin Türk olması son derece tehlikeli bir şeydir.”
Türk’ün Kanadı At, atların tarihini merak eden okuyucular için hacimli bir çalışma olarak okuyucusunu bekliyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Marguerite Yourcenar, 1951’de yayınlanan Hadrianus’un Anıları’nın girişinde “Zamanımızda, roman tüm öteki biçimleri yiyip yutuyor; anlatım aracı olarak insan sadece roman biçimini kullanmaya zorlanıyor.” demişti. Romanın zaferini ilan eden epey bir metne sahibiz. Ancak bir not düşmek zorundayız ki 20. yüzyılın ilk yarısında Netflix abonesi olmamıştı Yourcenar.

“Benim için yaşadığım yerin sesi bu. Bunu açıklamak zor. Hep orada, kalp atışların gibi. Her zaman, tüm hayatımız boyunca müzik vardır. Müziğimiz harikuladedir. Deniz bizimle konuşur. Konuşan, yaşadığımız yerdir. Anlıyor musun?”

Evdeyiz hâlâ değil mi? Yoksa yavaş yavaş normalleşme çabası içinde miyiz? Aman! Aşı, ilaç vb. bulunmadı hâlâ, biliyorsundur da düşün bunu… Dur! Yine mi aynı şey deme… Ellerini yıka. Elleri yıkamak çok önemli… Bıktın değil mi? Elleri yıkamanın aslında birçok hastalığın çözümü için basit ve ilk yöntem olduğunun keşfi üzerinden çok zaman geçmemiş, biliyor muydun?

Selim Baki’nin “Kısa Camel”ı

 

II. Mahmut döneminde, mumun hammaddesi olan kuyrukyağındaki bir fiyat artışı sebebiyle medrese öğrencileri kazan kaldırır. Çünkü akşamları mum ışığı olmadan çalışamazlar, sohbet edemezler... Bugün biz yukarıdan aydınlatılan parlak odalarımızda oturduğumuz için ışık ve gölgeye, o medrese talebeleri gibi bakamayız.

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.