Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Walser’den Vahşi Bir Peri Masalı




Toplam oy: 6
Kafka ve Musil gibi yazarlara ilham kaynağı olan ve öncü bir roman olarak kabul edilen Robert Walser’in Jakob Von Gunten’i Jaguar Kitap tarafından Türkçeye kazandırıldı. Edebiyat tarihinin unutulmaz karakterlerinden Gunten’i karşımıza çıkaran roman yazarın yaşam öyküsüyle birlikte okurun daha derin anlamlar çıkarmasını sağlıyor.

Robert Walser’in Jakob Von Gunten isimli eseri yazarın yaşam öyküsüyle daha derin bir anlam kazanan türden bir anlatı olarak karşımızda duruyor. Tarihsiz yazılmış günlük biçimindeki kitap, on yedi yaşındaki Jakob’un Benjamenta Erkek Enstitüsü’nde yaşadıklarını ve bunun iç dünyasındaki yansımalarını bize sunuyor. Küçük bir şehirden gelen Jakob, Kanton meclisi üyesi bir babanın oğludur. Ailesi kültürlü ve zengin bir ailedir. Ancak Jakob aileden gelen bu pürüzsüz düzenden daralıp bir miktar parayla evden kaçar. Hayatı, dünyayı öğrenmek istemektedir. Kanlı canlı büyük şehir yaşamı onu kendisine çeker.

 

Benjamenta Enstitüsü bir uşak okuludur. Jakob, varoluşuna anlam kazandırmak ve ailesinden uzakta ayakları üzerinde durmak için bu okula yazılır. Okulun baskıcı ve otoriter özelliği bir yandan Jakob’u bunaltırken, diğer yandan da burada kendini memnun ve dingin hissetmesini sağlar. Düzene hizmetçi yetiştiren, tekrara ve ezbere dayanan eğitim, farklı toplumsal kesimlerden gelmiş, farklı kişilik özelliklerindeki öğrencileri giderek uysallaştırır. Gerçi Jakob’dan başka direniş gösteren yoktur ya.

 

Robert Walser de tıpkı yarattığı karakter Jakob gibi küçük bir şehir olan Bern’de doğar. Psikolojik sorunlu bireylerle dolu olan bir ailede büyüyen Walser, bu hastalıklı ortamdan annesinin intiharından sonra adeta kaçarak uzaklaşır ve Berlin’e yerleşir. Geçinebilmek için türlü işlere girer çıkar. Bu işlerden biri de tıpkı Jakob’un amaçladığı gibi bir malikânede uşaklıktır.

 

Jacob’un Batı eleştirisi

 

Jakob, nefes almak ve şehre karışmak için -yasak olmasına rağmen- sık sık enstitüden dışarı çıkar. Caddelerde aylak aylak dolaşmak, parklarda oturmak en büyük zevkidir. Büyük şehir yaşamı ona göre “çok vahşi olduğu izlenimi uyandıran bir peri masalı”dır. Doğduğu yere nazaran burası heterojen bir kalabalığa sahiptir. “Buraya Avrupa’nın dört yanından insan örnekleri gönderiliyor. Asilleri, düşkün ve acizlerin yanında görmek mümkün”. Bütün bu insan çeşitliliğinin yarattığı akış Jakob’un başını döndürür. İnsanlar lüksün, ışıltılı hayatların peşinde sürüklenmektedir. Bütün bu olumsuzluklarına rağmen Jakob şehri yine de sever ve kendini doğuştan şehirli olarak niteler. Şehri tabiattan uzak ve mekanik bulsa da taşraya yeğler. Şehir hayatı ona göre ayrı bir ahlakı öngörür. İnsanların farklılığı, birbirlerine karşı tavır alışlarında empatiyi ve akılcı hareket etmeyi gerektirir.

 

Modernin çelişkisi

 

Walser de gençlik yıllarında taşındığı Berlin’den çok etkilenir. Roman karakteri Jakob gibi, ağabeyi sayesinde tanıştığı Berlin sanat çevresiyle ışıltılı şehir hayatına adım atmış olur. Edebiyatçı ve tiyatroculardan oluşan bu ortama temkinli yaklaşsa da girdiği sohbetlerde kültürel birikimiyle öne çıkar. Walser taşraya ve taşralılığa eleştirel yaklaşır. Bu tavrı Jakob’un enstitüdeki arkadaşlarını değerlendirişinde de gözlemliyoruz. Özellikle Kraus karakterinde temsil edilen güce koşulsuz şartsız boyun eğiş dikkat çekici.

 

Jakob’un Batılı medeniyet karşısındaki eleştirel duruşu kitap boyunca gelgitli bir tarzda sürer. Evine, taşranın komformizmine olan özlemi zaman zaman nükseder. Nitekim Benjamenta Enstitüsü’nün müdürü ve müdiresi ile yaptığı sürreal konuşmalarda da bu durum açığa çıkmakta. Walser’in kendisi bu ikilemde bir müddet sonra Berlin’i terk eder. Jakob’a ne oldu bilmiyoruz ancak Walser ömrünün geri kalanını bir akıl hastanesinde geçirir. Düşünmeyi ve dahi düzenli yazmayı bırakır (Walser’in kaldığı sanatoryumda kâğıtlara bir mm’yi geçmeyen harflerle, mikrogram tarzında yazmaya devam ettiğini ve bu yazıların on altı yılda çözülebildiğini biliyoruz). Belki de bütün mesele modernin çelişkisini çözememesinde yatmaktadır. Onu en iyi anlayanlardan çağdaşı Walter Benjamin’in de dediği gibi, peri masallarının bittiği yerde Walser’in hikâyesi başlamaktadır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Tarihi roman sevenlere gün doğdu. Mısır piramitlerinin sırlarına doymuş, Roma lejyonlarının geçit alaylarından yeterince keyif almış, ortaçağın karanlık atmosferiyle birlikte Kilise’ye, cüzzama ve saltanat oyunlarına kandıysanız, bir de gözlerinizi Amerika’ya, devrim öncesine çevirmenin tam zamanı olabilir.

 

Yırtık, rengi atmış bir örme yün takke yaşlı bir köylünün kafasında nasıl durursa evimizin yıkık, yana kaykılmış kiremit çatısı da öyle. Ailemizin, hikâyemizin üstünde. Uzaktan bakardım evimize bazen. O yamuk acımıza. Ahşap ve kiremit çatısı eğilmiş. Bütün yoksulluğun küçük, utangaç bir açıklaması elbette bu. Kilometrelerce yamaç. Okula bu yamaçlardan uçarak iniyorum sabahları.

Vazgeçebileceğimizi değil de tercih edebileceğimizi düşünmek ne kadar aldatıcı? Her şeyden umudunu yitirmiş birini görüyorsanız belki hırslarına belki beklentilerine küsmüştür ama en çok da bir tercih yapabileceğine inanmıştır. İnsan en çok tercih edemeyince anlamını yitiriyor olmalı vazgeçince değil. O yüzden vazgeçebileceğimiz şeylerin ne kadar fazla olduğunu görünce dehşete kapılıyoruz.

“Şiir masumluğun yeniden ele geçirilmesidir” der Octavio Paz. Bunun için başlangıca yani söze gideriz. Üstü örtülmüş bir güzelliği yeniden görünür kılmak için sözün hakkı bizi beklemektedir. Mustafa Köneçoğlu’nun sekiz yıl sonra yeniden basılan ilk kitabı Söz Hakkı, bir şairin gerçeklikle ve dünyayla kurduğu bağın hem oluş hem de eriş sancılarına odaklanan bir şiirler toplamı.

Lydia Davis, yazdığı mikro, kimi zaman birer cümleden oluşan öyküleriyle tanınıyor. Proust, Blanchot, Flaubert gibi isimleri Fransızcadan İngilizceye çeviren Davis, Deha Bursu olarak da bilinen MacArthur Bursu’nun da sahibi.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.