Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Walser’den Vahşi Bir Peri Masalı




Toplam oy: 26
Kafka ve Musil gibi yazarlara ilham kaynağı olan ve öncü bir roman olarak kabul edilen Robert Walser’in Jakob Von Gunten’i Jaguar Kitap tarafından Türkçeye kazandırıldı. Edebiyat tarihinin unutulmaz karakterlerinden Gunten’i karşımıza çıkaran roman yazarın yaşam öyküsüyle birlikte okurun daha derin anlamlar çıkarmasını sağlıyor.

Robert Walser’in Jakob Von Gunten isimli eseri yazarın yaşam öyküsüyle daha derin bir anlam kazanan türden bir anlatı olarak karşımızda duruyor. Tarihsiz yazılmış günlük biçimindeki kitap, on yedi yaşındaki Jakob’un Benjamenta Erkek Enstitüsü’nde yaşadıklarını ve bunun iç dünyasındaki yansımalarını bize sunuyor. Küçük bir şehirden gelen Jakob, Kanton meclisi üyesi bir babanın oğludur. Ailesi kültürlü ve zengin bir ailedir. Ancak Jakob aileden gelen bu pürüzsüz düzenden daralıp bir miktar parayla evden kaçar. Hayatı, dünyayı öğrenmek istemektedir. Kanlı canlı büyük şehir yaşamı onu kendisine çeker.

 

Benjamenta Enstitüsü bir uşak okuludur. Jakob, varoluşuna anlam kazandırmak ve ailesinden uzakta ayakları üzerinde durmak için bu okula yazılır. Okulun baskıcı ve otoriter özelliği bir yandan Jakob’u bunaltırken, diğer yandan da burada kendini memnun ve dingin hissetmesini sağlar. Düzene hizmetçi yetiştiren, tekrara ve ezbere dayanan eğitim, farklı toplumsal kesimlerden gelmiş, farklı kişilik özelliklerindeki öğrencileri giderek uysallaştırır. Gerçi Jakob’dan başka direniş gösteren yoktur ya.

 

Robert Walser de tıpkı yarattığı karakter Jakob gibi küçük bir şehir olan Bern’de doğar. Psikolojik sorunlu bireylerle dolu olan bir ailede büyüyen Walser, bu hastalıklı ortamdan annesinin intiharından sonra adeta kaçarak uzaklaşır ve Berlin’e yerleşir. Geçinebilmek için türlü işlere girer çıkar. Bu işlerden biri de tıpkı Jakob’un amaçladığı gibi bir malikânede uşaklıktır.

 

Jacob’un Batı eleştirisi

 

Jakob, nefes almak ve şehre karışmak için -yasak olmasına rağmen- sık sık enstitüden dışarı çıkar. Caddelerde aylak aylak dolaşmak, parklarda oturmak en büyük zevkidir. Büyük şehir yaşamı ona göre “çok vahşi olduğu izlenimi uyandıran bir peri masalı”dır. Doğduğu yere nazaran burası heterojen bir kalabalığa sahiptir. “Buraya Avrupa’nın dört yanından insan örnekleri gönderiliyor. Asilleri, düşkün ve acizlerin yanında görmek mümkün”. Bütün bu insan çeşitliliğinin yarattığı akış Jakob’un başını döndürür. İnsanlar lüksün, ışıltılı hayatların peşinde sürüklenmektedir. Bütün bu olumsuzluklarına rağmen Jakob şehri yine de sever ve kendini doğuştan şehirli olarak niteler. Şehri tabiattan uzak ve mekanik bulsa da taşraya yeğler. Şehir hayatı ona göre ayrı bir ahlakı öngörür. İnsanların farklılığı, birbirlerine karşı tavır alışlarında empatiyi ve akılcı hareket etmeyi gerektirir.

 

Modernin çelişkisi

 

Walser de gençlik yıllarında taşındığı Berlin’den çok etkilenir. Roman karakteri Jakob gibi, ağabeyi sayesinde tanıştığı Berlin sanat çevresiyle ışıltılı şehir hayatına adım atmış olur. Edebiyatçı ve tiyatroculardan oluşan bu ortama temkinli yaklaşsa da girdiği sohbetlerde kültürel birikimiyle öne çıkar. Walser taşraya ve taşralılığa eleştirel yaklaşır. Bu tavrı Jakob’un enstitüdeki arkadaşlarını değerlendirişinde de gözlemliyoruz. Özellikle Kraus karakterinde temsil edilen güce koşulsuz şartsız boyun eğiş dikkat çekici.

 

Jakob’un Batılı medeniyet karşısındaki eleştirel duruşu kitap boyunca gelgitli bir tarzda sürer. Evine, taşranın komformizmine olan özlemi zaman zaman nükseder. Nitekim Benjamenta Enstitüsü’nün müdürü ve müdiresi ile yaptığı sürreal konuşmalarda da bu durum açığa çıkmakta. Walser’in kendisi bu ikilemde bir müddet sonra Berlin’i terk eder. Jakob’a ne oldu bilmiyoruz ancak Walser ömrünün geri kalanını bir akıl hastanesinde geçirir. Düşünmeyi ve dahi düzenli yazmayı bırakır (Walser’in kaldığı sanatoryumda kâğıtlara bir mm’yi geçmeyen harflerle, mikrogram tarzında yazmaya devam ettiğini ve bu yazıların on altı yılda çözülebildiğini biliyoruz). Belki de bütün mesele modernin çelişkisini çözememesinde yatmaktadır. Onu en iyi anlayanlardan çağdaşı Walter Benjamin’in de dediği gibi, peri masallarının bittiği yerde Walser’in hikâyesi başlamaktadır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.