Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yavaşlığın Bestekârı; Milan Kundera




Toplam oy: 126
Kundera, yavaşlığın yazarıdır. Kahramanların usul adımları, hayatın sadeliği, zamanın büzülmesi, diyalogların felsefi uçları ve boşlukların köşeleri bu yavaşlığı canlı tutar. Onun romanlarını Vltava Nehri’nde hafifçe ilerleyen yalın bir sandala benzetebiliriz.

1929 yılında Çekoslovakya’nın Bruno şehrinde dünyaya gelmiş Milan Kundera. Burjuva bir ailenin çocuğu olarak erken yaşlarda piyano ve klasik müzikle tanışmış. Babası, dönemin meşhur müzikoloğu ve akademinin rektörü Ludvik Kundera, oğlunun kendisi gibi yetkin bir müzisyen olması için epey çaba sarf etmiş. Fakat Kundera, ortaokul yıllarında müzik eğitimi alırken şiire de ilgi duymaya başlamış.

 

Aynı zamanda Doğu Avrupa’yı kasıp kavuran komünizme yakınlık duymuş. Bu esnada, milyonlarca insan gibi İkinci Dünya Savaşı’nın karanlığında kalmış. Naziler’in ülkesini işgali, onu derinden sarsmış. Lise yıllarında ateşli bir komünist olarak ilk şiirlerini yazmış. Lisenin ardından müzikal ve edebi çalışmalarına devam etme niyetinde olan Kundera, geçimini sağlamak için satıcı ve caz müzisyeni olarak çalışmış. Savaşın ardından 1948 yılında Çekoslovakya Komünist Partisi’ne katılmış fakat aykırı fikirleri neticesinde iki yıl sonra partiden atılmış.

Prag Baharı ve zor yıllar

Kundera, partiden atılmasına rağmen ideal komünizm üzerine manifestolar, makaleler yazmış, çeşitli tartışmalara katılmış. Bu yıllarda Prag’a taşınıp Charles Üniversitesi’nde sinema, müzik, edebiyat eğitimi almış. 1952 yılında mezun olduktan sonra Prag Sahne Sanatları Akademisi’nde dünya edebiyatı üzerine dersler verirken beri yandan da çeşitli oyunlar, şiir denemeleri kaleme almış ve çeviriler yapmış. 1956 yılında partiye tekrar kabul edilen Kundera’nın Laughable Loves isimli kısa öykülerden oluşan kitabı onu edebiyat çevrelerine tanıtmış.

 

 

Kundera, 1967 yılında evlenmiş ve aynı yıl büyük ses getiren ilk romanı The Joke, orijinal ismiyle Žert yayınlanmış. Edebiyat çevrelerinde belli bir saygınlık kazanmaya başlamışken reformist komünist yazarlarla birlikte Prag Baharı’nın arka planında yer alması, başını epey derde sokmuş. 1968 yılında Çekoslovakya, SSCB’nin işgaline uğradıktan sonra ülkede yaşanan büyük kaosların ardından Kundera’nın eserleri yasaklanmış ve birçok yazar gibi o da 1970 yılında sınır dışı edilmiş. Kundera’nın bu yıllarda maddi ve manevi açıdan çok zor günler geçirdiğini, kendi demeçlerinden ve kitaplarında Prag yıllarına yaptığı atıflardan biliyoruz.

Kundera, 1975 yılında Fransa’ya iltica ettikten sonra Rennes Üniversitesi’nde dersler vermiş ve 1979 yılında Gülüşün ve Unutuşun Kitabı isimli eserini yazmış.

Yarım kalmış hevesler, aşklar, dostluklar

Kundera’yı tüm dünyaya tanıtan ve birçok otorite tarafından başyapıt olarak kabul edilen Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ise 1984 yılında yayınlanmıştır. Kundera’nın Çekçe yazdığı diğer eserler; Yaşam Başka Yerde, Ayrılık Valsi ve Ölümsüzlük’tür.

 

Yavaşlık romanı, 1995 yılında Fransızca yayınlandığında ülkesinde büyük tepki çekmiş fakat yazar bundan sonraki eserlerini Fransızca yazmaya devam etmiştir. Bunlar; Kimlik, Bilmemek ve Kayıtsızlık Şenliği’dir. Deneme kitapları ise; Roman Sanatı, Saptırılmış Vasiyetler, Perde ve Bir Buluşma’dır.

 

Kundera; şiir, oyun ve ilk öykülerinde yakınlık duyduğu ideolojisini merkeze alıp etrafına ona uygun imajlar, figürasyon ağı ve meta-temalar koyarken romanlarında başka bir tavır almıştır. Siyaset, onun romanlarında bir amaç değil araçtır. Siyasetin gölgesi romanlarındaki dar sokaklarda gezinse de birey, toplum, siyaset üçgenini üçüncü gözden realist çizgileri esas alarak anlatmayı yeğlemiştir.

 

Kundera’nın Fransa yılları onun fikirlerini, sanata bakış açısını olduğunu gibi eserlerini de dönüştürmüştür. Bu yıllarda Rönesans yazarları Giovanni Boccaccio ve Rabelais’ın mistisizminden, Nietzsche’nin ve Heidegger felsefi görüşlerinden, postmodern roman tekniklerinden etkilenmiştir.

 

Yavaşlığın yazarı

Kundera’nın romanları sonbaharın hizasındadır. Cümlelerin altında hüznün felsefesi yatar. Ülkesinden sınır dışı edilmesi ve başka bir ülkede mülteci olarak yaşamak zorunda kalması büyük bir travmanın dilimleri olarak karşımıza çıkar. Yarım kalmış hevesler, aşklar, dostluklar; birbirine düğümlenmiş notalar halinde sayfalar boyunca uzar. O sararmış notalardan yayılan birbirinin içinde uyuklayan hisleri tüm sıcaklığıyla hissedebiliriz.

Kundera, üst kurmacalarına yerleştirdiği bu melankoli kümelerinin içine mutlak suretle kadın- erkek ilişkilerini koyar.

 

Genellikle esas kahraman çapkın, entelektüel bir erkektir. Bu karakter, kadınları yaralarından yakalayarak onlara aşkı öğrettikten sonra yaralarını büyütür. Bu noktada karmaşa başlar ve olay zinciri ilerledikçe yeni karmaşalar peydahlanır.

 

Kundera, yavaşlığın yazarıdır. Kahramanların usul adımları, hayatın sadeliği, zamanın büzülmesi, diyalogların felsefi uçları ve boşlukların köşeleri bu yavaşlığı canlı tutar.

Onun romanlarını Vltava Nehri’nde hafifçe ilerleyen yalın bir sandala benzetebiliriz. Bu sandal; asırları, insanları, renkleri, binaları, eşyaları ve duyguları birbirine berkiterek uzayan tarihi şehir Prag’ın hem geçmişinden hem bugününden geçer.

 

İhtişamlı, yüksek tavanlı apartman dairelerinin pencerelerinde şehvani hislere bulanmış vaziyette yağmuru izleyen âşıkları görürüz. Evlerden ve sokaklardan melodiler, sigara dumanları, loş ışıklar, tiz sloganlar yükselirken Prag’ın gecesi ve gündüzü, baharı ve kışı birbirine katışır.


Soğuk savaşın izleri

Kundera’nın romanlarında İkinci Dünya Savaşı’nın ve peşinden gelen soğuk savaş döneminin izlerini mekânlarda, olaylarda ve ilişkilerde görmek mümkündür. Bu sahneleri bazen ironi, bazen kara mizah ve bazen de kendi acı tecrübeleriyle doldurur.

 

Onun karakterleri hayata çocuksu bir saflıkla bakan, karmaşık ruhlu, güzel konuşan, hız yerine hazzı önemseyen, dış âlemin ritmine ayak uyduramayacak kadar duygulara gömülmüş, yabancılaşmanın her evresiyle tanış olan insanlardır. İçlerindeki karanlığın ve kargaşanın farkındadırlar. Düğümleri çözmeye çalıştıkça kendi dünyalarına daha çok saplanırlar.

 

Kundera; aşk, ölüm, siyaset ve belirsizlikler üzerinden hayatı sorgular. Derin psikolojik tahlillerin içine dört yanı dikenli izahatlar, felsefi pasajlar, katmanlı itiraflar ve vurucu aforizmik tümceler ekmeyi sever. Karakterler, görünmez çarmıhlarda defalarca can verir. Yasaklar ve günahlar yemeklerin kokusuna siner. İçeride bunlar olurken dışarıda yaşam devam eder; güneş batar, yağmur yağar, kuşlar uçar, piyano çalarken Ruslar Prag’a girer ve var olmak dayanılmaz bir hale alır. Tüm bunlardan kaçmak için hafifliğe inanmak gerekir.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.