Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yayıncılığımızın Görünmeyen, Ötelenen Kahramanları: Çevirmenler




Toplam oy: 818

Yabancı bir edebiyat eserini elinize aldığımızda yaptığımız ilk şey, arka kapağındaki yazıyı okumak, belki bir kaç sayfasına göz gezdirmektir. Yazarı da tanıyorsak sorun yoktur; kitabı alırız. O kitap matbaadan çıkıp bizim kütüphanemize gelmeden önce, en az yazarı kadar üzerinde emeği olan biri vardır ki o da çevirmendir.

Bern Konvansiyonu’na göre çevirmenin de özgün eser sahibi olan yazar kadar yeni yaratılan eser üzerinde hakkı var! Peki Türkiye’de okur onları, yani çevirmenleri ne kadar tanıyor, önemsiyor, biliyor? Yanıt veriyoruz: tanımıyor, bilmiyor, önemsemiyor... “ Bu bir genelleme” diyerek kızanlar da olacaktır belki ama bu bir gerçek. Bizde yabancı bir eseri alırken kimin çevirdiğine pek bakılmaz... Bakanlar ve kimin çevirdiğine önem verenler de bir elin parmaklarını geçmez. Çevirmenler hep arka planda kalırlar, onlar hep sessizdirler. Çevirmenler bir nevi hayalet, gizli bir kahraman gibidir. Bir de çevirdiği kitap kadar yaşı olan bazı kolaycı çevirmenler var ki onlara hiç girmeyeceğiz. 60 yaşında bir insanın yaşı kadar “ağır” (edebiyat değil) kitabı nasıl çevirdiğine ve bu kitapların nasıl basıldığı sorusunun yanıtını aradık, bulduk: çeviri programı... Sonra düzeltmeler ve matbaa... Buyurun size çeviri kitap, hem de ne ağır kitap, ne kolaycılık...  Bu işin trajikomik tarafı tabii, bizim derdimiz gerçek çevirmenlerle ve onların neden geri planda kaldığıyla ilgili...

İçerde KiMLER VAR?

Bu acıklı durumla karşılaşmamızı bir kenara bırakıp, dosyaya başlamadan önce bazı konularda sizi aydınlatalım. Türkiye’de çeviri edebiyatı ve sorunları çerçevesinde hazırladığımız bu dosyada birçok isimle karşılaşacaksınız. Öncelikle bu isimleri bir masa etrafına toplayıp röportaj yapmadığımızı belirtelim. Görüş verenlerin birbirinden haberi yoktu. Yayıncı, eleştirmen ve çevirmen olarak üç bölüme ayırdık. Belli başlı sorularımız vardı, hepsine ayrı ayrı bu soruları sorduk ve yanıtların hepsini tek çatı altında topladık. Elbette çevirmen görüşlerine ağırlık verdik. Dosyamıza görüşleriyle; ÇEVBiR Yönetim Kurulu’ndan Mehmet Moralı, Stefan Zweig çevirilerinden tanıdığımız Ahmet Arpad, J.G Ballard çevirilerinden tanıdığımız Süha Sertabiboğlu, Paul Auster’ın usta çevirmeni Seçkin Selvi, Edebiyat Çevirisinin ve Çevirmeninin İzinde kitabı yeni yayımlanan ve aynı zamanda da çevirmen olan Ayşe Ece, AnatoliaLit Ajansı’ndan ve aynı zamanda Türkçe eserleri İngilizceye çeviren Amy Spangler, Siren Yayınları’ndan Sanem Sirer, Kalem Edebiyat Ajansı’ndan Nermin Mollaoğlu, Can Yayınları’ndan Zeynep Çağlıyor ve eleştirmen- yayıncı sevgili Semih Gümüş katkılarını esirgemedi. Ulaşamadığımız yayıncılar, çevirmenler de olmadı değil. Onlarla da başka sefere...

SORULAR YA DA SORUNLAR

Çıkış noktamız belliydi ama içinden çıkılmaz bir durumu vardı. Edebiyat çevirmeni eserin ve yazarın neden arkasında kalıyor, neden öteleniyor? Çevirmenlerin hakları Batı’da nasıl korunuyor, Türkiye’de nasıl korunuyor ya da neden korunmuyor? Ama aslında bu sorulardan önce sormamız gereken bir soru daha vardı ki acıtıcıydı: Edebiyat çevirisi Türkiye’de ne derece önemseniyor? Hem sorun sadece çevirmen ve yayıncı da mı? Ya okuyucu? İşte çevirmen, yayıncı, editör ve eleştirmenler ve işte zincirleme sorunlar...

Türkiye’de çeviri edebiyatında çevirmenin ötelendiğini, hep geri planda kaldığını düşünüyor musunuz?

Semih Gümüş (Eleştirmen-Yayıncı): Evet, çevirmenin ötelenip geride tutulduğunru düşünüyorum ki, nitelikli yayıncılar bunu tersine çevirebilir; ama öte yandan, çevirmenin de kendi niteliğini geliştirdikçe ötelenemeyeceğini de unutmayalım. Çevirilerin doğru dürüst olup olmadığına da bakalım bu arada.

Ahmet Arpad (Çevirmen): Ünlü bir çevirmen ise bu sorunu pek yaşamaz. Önemli olan karşılıklı güvendir. Ancak Türkiye'de çeviri alanında ün kazanmış çevirmenler (30-40 yıldır çeviri yapanlar) oldukça az. Çoğunluk geçiçi bir dönemde çeviri yapanlardan oluştuğu için (bunları yeğleyen yayıncılar ne yazık ki var) arka planda kalmaya mahkum!

Süha Sertabiboğlu (Çevirmen, ÇEVBİR Basın Yayın Sorumlusu): Edebiyat çevirmeni kendini ötelenmiş hissetmemelidir. En ünlü çevirmenler bile bizim okurumuz tarafından tanınmaz. Ama çevirmen bundan gücenmemeli. Çünkü yazar bir mimara, çevirmense o mimarın sanatsal eseri olan mimari projeyi uygulayan inşaat mühendisine benzetilebilir. Zaten çevirmenlik, yabancı dildeki bir yaratıya en uygun ‘yapıyı kurmaya’ dayalı bir dil mühendisliğidir ve bu benzetme, “Çevirmen sanatçı mıdır?” sorusunu da yanıtlamaya yarayabilecek bir örnektir. Çevirmenler için en doğru niteleme “sanatçı” değil, mühendis kavramını da kapsayan, daha genel bir “teknisyen” sıfatıdır. Bir mimari şaheserden söz edilirken mimarın anılıp mühendisin anılmaması gayet doğaldır; çevirmenler mutfaktan hiç çıkmamayı kabul etmeli, içlerine sindirmelidir.

Ayşe Ece (Çevirmen,  İU İngilizce Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı): Edebiyat çevirmenlerinin her birinin kuşkusuz yaptıkları işe ve kimliklerine ilişkin farklı görüşleri vardır. Ben bir edebiyat çevirmeni olarak kendimi arka planda kalmış hissetmiyorum. Aksine farklı bir kültür ve dil dünyasının içinde üretilmiş bir metni anadilimde yeniden yazarken kendimi fazlasıyla ön planda hissediyorum. Sonuç olarak var olan bir metin benim kültür ve dil dünyamın içinden kendisine bir ses buluyor ve yeni okurlara kavuşuyor. Bu açıdan bakıldığında edebiyat çevirmeninin işini yazarlık işinden çok farklı gördüğümü söyleyemem. Yazarlar içlerinde yaşadıkları dünyayı, insan doğasını sözcüklere çevirirken, edebiyat çevirmenleri kendisi de bir çeviri metin olan edebiyat metnini farklı bir dilde yeniden yazıyorlar.

***

BERN KONVANSİYONU MU O DA NE?

Telif hakları alanında uluslararası bir antlaşma... Bern Konvansiyonu ilk olarak 9 Eylül1886 yılında oluşturulan metin son halini 28 Eylül 1979 yılında kazandı. Edebi eserlerin ve sanatsal çalışmaların haklarının uluslararası olarak kabul edilmesi ve düzenlenmesine yönelik olan hukuk metni tam 164 ülke tarafından imzalandı. İngiltere, İtalya, İsviçre ve Almanya gibi ülkeler 1887 yılı içinde imzalarını atıp birliğe dahil olurken Türkiye’nin Konvansiyonu kabulü ise 1 Ocak 1995 yılında oldu. Geç de olsa buna da şükür diyoruz tabii... 

ÇEVİRİ KİRALIK BİR İŞ DEĞİLDİR

Telif hakkı özgünlük fikrine dayanır; mevcut ifadeden farklı olan her yeni ifade doğal koruma hakkına sahip olan özgün eser gibi yazarın (çevirmen) vazgeçilmez fikri mülkiyet hakkı olarak kabul görür.  Bu çevirmenin de özgün eser sahibi olan yazar kadar hakkı olduğunu açıklar. Bu nedenledir ki çeviri bir kiralık iş ya da üretim değil aynı özgün eser sahibinin mührünü taşıyan özgün eser gibi çevirmeninin de adını taşır ve hakkı özgün eser sahibininki gibi korunmalıdır.

Konvansiyon aynı zamanda Edebiyat ve Sanat Eseri ifadesini de şöyle tanımlamaktadır; “İfade şekli ve tarzı her ne olursa olsun, edebi, bilimsel ve sanatsal alandaki tüm üretimler Edebiyat ve Sanat Eseri ifadesince kapsanmaktadır.” Böylece sadece yüksek edebiyat eserlerinin çevirileri değil yazarının (çevirmen) adını taşıyan her türlü çeviri eserinin de hatta kurgu olmayan çevirilerinde basım hakları koruma altında. Buradan yola çıkarak sorduğumuz soru ise şu: 

Bern Konvansiyonu’na göre; çevirmenin de özgün eser sahibi olan yazar kadar yeni yaratılan eser üzerinde hakkı var. Türkiye’nin de Bern Konvansiyonu’nun imzacısı olduğunu göz önünde bulundurursak çevirmenlerin de haklarını  koruyan bu kural aynı hassasiyetle uygulanıyor mu?

Seçkin Selvi (Çevirmen): Her yayınevinin aynı hassasiyeti gösterip göstermediğini bilmiyorum. Yayınevleriyle sözleşme yapılırken bu kurallar irdelenebilir. Çevirmenleri dernek niteliğinde değil de daha sendikal yaklaşımla bir şemsiye altında toplayıp, yayınevlerinin ancak oraya üye olanlarla çalışması koşulunu hayata geçirecek bir kurumlaşma olmadığı sürece sorun devam edecektir.

Semih Gümüş: Uygulanmıyor elbette. Çevirmenlerin haklarının tam anlamıyla korunması için, yayıncılığın bir sektör, yayınevlerinin de mesleki kurumlar olması gerekir. Ne yazık ki yayıncılık sektörü hâlâ çok zayıf durumda, hem nitelik, hem ekonomik olarak. Öte yandan, çevirmenlerin de yapıt üstünde yazarı kadar hakkı olması gerektiği de bence tartışmalı bir konu. Önce yazarı koyalım başa, sonra çevirmeni, bu daha doğru olur. Yoksa yapıtın özgünlüğünü koruma korunu da çıkar ortaya.

Nermin Mollaoğlu (Kalem Edebiyat Ajansı- İTEF): Bern’in ilk oluşumu 1886 yılına kadar gidiyor. Evet evet 1 8 8 6. Türkiye’in imza tarihi 1995. Nerdeyse 100 yıl fark var. Türkiye 100 yıl geriden gidiyor demeyeceğim ama telif haklarının Türkiye’de algılanışındaki bozuklukları anlayabilmek için iyi bir veri oluşturduğunu inanıyorum. Ve ayağa kalkarak hatta yüksek sesle söyleyebilirim, “Çevirmenlerin yasalarla düzenlenen ve korunan haklarını maalesef ki gerekli hassasiyetle karşılanmıyorlar!” Telif hakları bilgisi yeterli olan avukat, savcı, hakim, bilir kişi bulmak oldukça zor. Kitap yayıncılığı işindeki ticari getiriler çok minimum olduğu için gerek mahkeme salonlarında gerek avukatlık ofislerinde gerekse çevirmenlerin kendi beyinlerinde –aman boş ver Allah’ından bulsun – anlayışı çok yaygın. Önce çevirmenlerin 50 TL bile olsa haklarını aramakta yılmamaları ve kendilerine hassasiyet göstermeleri gerektiğine inanıyorum. Sonra çember genişleyecek ve tüm oyunun elemanları buna inanacaklar.

Sanem Sirer (Siren Yayınları): Kanunen çeviri metnin fikri hakları çevirmenine aittir; bu bağlamda yayıncının da çevirmene karşı yükümlülükleri bellidir. Dileğimiz, çevirmenlerin emeklerinin karşılıklarını alabildikleri ve emeklerini savunabildikleri, ayrıca maddi ve manevi anlamda tatmin olabilecekleri şartlar içinde yaşayabilmeleri... Hepimiz aynı gemideyiz; benzer şeyleri yayıncılar ve diğer sektör çalışanları için temenni etmek ve bu uğurda çalışmak, çabalamak zorundayız.

Edebiyat çevirisi Türkiye’de yeterince önemseniyor mu?

Bu soru gerçekten korkutucu aslında... Ve öyle bir soru ki,  gelecek olan yanıtlar da yeni sorular ve sorunlar getiriyor. Yayınevlerinin dünya edebiyatı klasiklerini ucuz iş yaptırmak adına tecrübesiz çevirmenlere yaptırdığı ortada. İstisnalar hariç elbette edebiyat çevirisinin önemsenmediği gerçeğini ortaya koyuyor. Bu soruyu sorduğumuz çevirmenler madalyonun bir de diğer yüzünü gösteriyor; “Genel okur kitlesi dünya edebiyatına ilgi göstermiyor... “

İşte farklı görüşler ve kısırdöngüler...

Semih Gümüş: Edebiyat çevirisini önemseyen de var, önemsemeyen de. Nitelikli kültür yayıncıları çeviriyi sanıldığından çok önemser; ama bir de, her şeyden önce ticari düşündüğü için, çeviriyi umursamayan, acemi çevirmenlere üç kuruşa çeviri yaptıran, niteliksiz yayınevleri de var, çeviri hırsızları da. Çok küçük bi çevre dışında, okurun bunların pek farkında olduğunu sanmıyorum, ama çok şey yitirdiğini bir gün o da elbette anlayacak.
Ahmet Arpad : Sanmıyorum. Birkaç yayınevi dışında Dünya Edebiyatı çoğu yayıncı tarafından dışlanıyor. Kitabı ucuza çıkartmak isteyen bazı yayıncılar, ne yazık ki buna  bazı büyük yayınevleri de katmak zorundayım, deneyimsiz çevirmenlerle çalıştıkları için önemli eserler az satıyor, az okunuyor. Ünlü bir yazarın on-on iki kitabını basan ve hepsini de bir yerine sekiz-dokuz  çevirmene çevirten ünlü yayıncılarımızın olması Türkiye'de dünya edebiyatına verilen önemi çok güzel kanıtlıyor!

Ayşe Ece: Bu soruyu yanıtlarken öncelikle ülkemizde edebiyatın ne kadar önemsendiğini düşünmek gerekir bana kalırsa. Edebiyat çevirisi de sonuç olarak yerli edebiyatımızın bir parçasıdır, yerli edebiyat ondan beslendiği gibi o da yerli edebiyatın beklentilerinden etkilenerek kendisine bir yol çizer. Ülkemizde edebiyat metinlerinin, çeviri olsun telif olsun, okurlardan genel olarak çok fazla ilgi gördüklerini söylemek ne yazık ki mümkün değil. Çok satan kitaplar arasında “gerçek” edebiyat kitaplarına çok ender rastlayabiliyoruz. Bu durumda okurun edebiyat metinlerine gösterdiği ilginin artmasını dilemekten başka bir çözüm yok gibi görünüyor.

Süha Sertabiboğlu: Edebiyat çevirisinin önemi ne yazık ki yeterince benimsenmiş değildir ülkemizde. Bunun nedenlerinin başında genel okur kitlesinin yabancı edebiyata yeteri kadar ilgi göstermemesi gelmektedir ki bunun birinci nedeni de ne yazık ki bugüne dek ülkemizde nitelikli çeviriye yeteri kadar önem verilmemesi, çeviri kitapların okura –kötü çeviriler yüzünden- zevk vermemesi ve bizim dilimizde yazılmış edebiyat kadar hitap edememesi yüzünden Türkçe edebiyatın yanında ikinci sınıf kalmasıdır. Yani genel okur, kötü ya da kirli pencere camı yüzünden doğru dürüst göremediği güzel manzaraya bakmak yerine, açık pencereden görünen vasat manzaraya bakmayı yeğliyor diyebiliriz.

Amy Spangler (Çevirmen, AnatoliaLit Ajansı): Hayır, yeterince kanıksanmamıştır, fakat dünyanın neresinde yeterince kanıksanmıştır bilemiyorum. Türkiye'deki duruma gelince... Gerçi bu tür genellemeler yapmak çok da doğru değil bence. Bu konuyu tartışırken Türkiye'de insanları en azından genel okur ile yayıncı ve editör olarak ikiye ayırmak gerekir sanırım. Çevirmenin emeğine önem veren, çevirmene saygı duyan yayıncı çevirmenine emeğinin karşılığını öder, adını kitap kapağına yazar, yaratıcılığını da kabul edip telif sahibi olarak gördüğü için her baskıda yüzdelik öder. Böyle çalışan kaç yayıncı var, ona bakmak lazım. Tabii sorunun başka boyutları da var. Kitap satışı çevirmenlere verilen ücreti de etkileyen bir faktör. Yayıncı neyin satıp satamayacağını önceden çok da kestiremediği için riskini asgari düzeyde tutmak ister, bu da peşin ödenen parayı da asgari düzeye indirgemek demek. Ne yazık ki bundan belki de en çok etkilenen çevirmendir. Hâlbuki 'kötü bir çeviri'yi (bunu 'kötü bir Türkçe'yle Türk dilinde yeniden yazılmış bir kitap' olarak da ifade edebiliriz, 'kötü' tanımı ne kadar da ister istemez sübjektif bir yargı olarak sorun teşkil etmeye devam etse de ) okur tanır ve okumak istemez, bu da kitabın satışını olumsuz yönde etkiler. Bu nokta ''kötü çeviri'ye rağmen çok satan kitap yok mu?' diye bir sorulur, ki bunun cevabı malum. En azından Pegasus Yayınları'ndan çıkan Limon Ağacı örneğinde olduğu gibi, okur 'kötü çeviriye' ilişkin şikâyetlerini dile getirerek yayıncıyı bir kitabı yeniden çevirtmeye veya gözden geçirtmeye sebep olabiliyor. Sonuçta yayıncı-okur ilişkisi bu bağlamda karşılıklıdır. Okur iyi çeviri talep edecek ki yayıncı iyi çeviri çıkarsın. Okur bunu talep ederse iyi çevirmen yayıncılar tarafından daha çok talep görür, değeri anlaşılır ve (umarız ki) bunun sonucunda hakkını alır. Bu da bizi cevabımın ilk kısmına geri götürür. Yani yayınevi iyi çeviri çıkarmazsa okur ona nasıl ulaşacak, iyi çeviriyi kötü çeviriden nasıl ayırt edebilecek ki? Kısaca söz konusu sorun biraz da kısır döngü.

***

“Çeviri edebiyatıyla besleniyoruz”

Nermin Mollaoğlu: Türkiye dünyada nadir çeviri edebiyatla beslenen ülkelerin başında geliyor. Cumhuriyet tarihine baktığımızda darbe yıllarında Türkçe yazılan kitap basımının artığını, hemen sonrasındaki dönemlerde çeviri eserlerin bazen pazarın %55 ini bulduğunu görebiliriz. Özellikle bunda Remzi, Altın, Can ve YKY’nin rolünün altını çizmek ve alkışlamak gerekir. Fakat maalesef ki bu çevirilerin çoğu 2000’li yıllara kadar Fransızca, Almanca ve İngilizceden yapılmaktaydı. Diğer dillerde üretilen edebiyat bize ikinci bir dil üzerinden aktarılmakta ve çeviri kalitesi nispeten düşük ve diğer dillerde çevirmenlerin gelişmesi ve çoğalmasını engel olan bir durum söz konusuydu. Ayrıca bu konuda medyanın, edebiyat eleştirisi yapanların da genelde bu üç dilden yapılan çeviriler hakkında yayın yapmayı tercih etmesinin rolü çok. Kimse 2010’a kadar neden bir Fince roman çevirmiyoruz dememiş. Sonrada kalkıp Türk edebiyatı kuzey ülkelerinde hala tanınmıyor diyoruz… Çuvaldızları ve iğneleri hep yanımızda taşımamız gerekiyor çeviri söz konusu olduğunda.

Türkiye’de edebiyat çevirisinin öncelikli sorunları nelerdir?

Semih Gümüş: Üç önemli sorunu var: İlki, edebiyat yayıncılığının beklentisini karşılayacak nitelikte ve sayıda çevirmen olmaması. İkincisi, ticari yayınevlerinin yayımladığı kötü çevirilerin ortalığı kaplamış olması. Üçüncüsü, özellikle klasiklerin yayımında görülen çeviri hırsızlığı.

Ayşe Ece: Okurun edebiyat metinlerine yeterli ilgiyi göstermemesini, ülkemizdeki edebiyat çevirisinin öncelikli sorunlarından biri olarak görüyorum. Aslında okurun bu yetersiz ilgisiyle başlayan, birbirini tetikleyen bir durumlar zincirinin ülkemizde edebiyat çevirisinin niteliğini düşürdüğünü düşünüyorum. Okurlar çok az sayıda edebiyat kitabı satın aldıkları için birer ticari kuruluş olan yayınevleri baskı adetlerini düşürmek zorunda kalıyorlar. Bu durum da doğrudan çevirmen ücretlerine yansıyor. “Komik” denebilecek ücretler karşılığında çeviri yapmayı kabul etmek zorunda kalan, çok az sayıda nitelikli edebiyat çevirmeni bulunuyor ülkemizde. Arka arkaya, hızla kitap yayımlayan yayınevlerinin taleplerini az sayıdaki nitelikli edebiyat çevirmeninin karşılaması mümkün olmuyor tabii ki. Bu durumda yayınevleri de çeviri bilgisinden ve deneyiminden çok yabancı dil bilgisine güvendikleri çevirmenlerle çalışmak zorunda kalıyorlar. Ülkemizdeki yayınevlerinin ne yazık ki çok azında editörler aktif bir biçimde çalışıyorlar. Bu nedenle de her çevirinin sağlıklı bir redaksiyon sürecinden geçme şansı da olmuyor. İşte tüm bu nedenler bir araya gelince yayın dünyamızda ne yazık ki nitelikli çevirilerin oranı arzu edilen düzeyde olmuyor.  
Süha Sertabiboğlu: Ülkemizde edebiyat çevirisinin en önemli sorunlarının başında ne yazık ki yine kötü çeviriler gelir ki bunun birinci nedeni, Türkiye’de sadece çeviri yaparak geçinmenin mümkün olmamasıdır. Geçimini sağlamak için başka birtakım işlerde piyasanın amansız sorunlarıyla boğuşan çevirmenin, edebiyat çevirisi gibi çetin bir uğraşın gerektirdiği zamanı ve konsantrasyonu bulabilmesi pek kolay değil ne yazık ki. Bir de teknik sorunlar var; Türkçemiz Avrupa dillerinden değildir, cümle yapısı terstir, sözcük sayısı Avrupa kültür dillerinin üçte biri kadardır ve bu yüzden çevirmen Avrupa dillerindeki metni Türkçeye ‘sığdırmak’ zorundadır. Bunların yanı sıra bir de sosyo-kültürel sorun var; batı kültürlerinin birçok öğesi ve dinsel temele dayanan alt kültürü bizim Ortadoğulu kültürümüze yabancıdır ve bunları Türk okurunun kavrayabileceği bir şekilde çevirmek zordur.  Doğruyu söylemek gerekirse, tüm bu sorunların yanı sıra, çevirmenin de bir üyesi olduğu Türk halkında ve Türk insanında bulunan, taksi şoföründen üniversite profesörüne dek herkes için yakındığımız, işini iyi yapmama, işine yeterince özen göstermeme, yani tembellik eğiliminden, yani bir ahlaksal sorundan da söz etmemiz gerekir.

Ahmet Arpad:
Çevirmenlerin bu görevi bir yan meslek olarak yapmak zorunda olmaları. Satışların düşük olması, ödemelerin yetersiz ve zamanında yapılmaması yetenekli çoğu kişinin çeviri işini üstlenmemesine yol açıyor. Tirajı bin, bin beş yüz olan eserleri deneyimsiz, Türkçeyi iyi kullanamayan, edebiyatçı yanı olmayan çevirmenleri yeğleyen yayıncılar bile bile bindikleri dalı kesiyor.

Amy Spangler: Çevirmenler emeklerinin karşılığını almak zorundalar. Yoksa habire yeni bir çeviriyi yetiştirmek zorunda bırakıldıkları için yaptıkları çevirilere yeterince özen gösteremiyorlar. Ya da geçinmek için başka başka işlerle iştigal ederek zaten edebiyat çevirisine yeterince vakit ayıramıyorlar. Edebiyat çevirisi fabrika işi değil, yaratıcılık, araştırmacılık da gerektiren hem bir zanaat hem de bir sanat. Bu da değineceğim ikinci sorunla alakalıdır aslında; o da çevirmenlerin kendilerini yeterli bulmaları. Oysaki çevirmenlik insanın sürekli kendini geliştirmesini gerektiren bir uğraş. 'Ben edebiyat çevirmeniyim' diyebilmek o kadar kolay olmamalı. Fakat ne var ki bazıları kendilerine o denli güveniyorlar ki kendilerini 'ermiş' gibi görebiliyorlar. Bunu da kısmen yayıncıların düşük beklentilerinin bir sonucu olarak görüyorum. Sonuçta o insanın çevirisi yayınlanmış, ben kim oluyormuşum da eleştirebiliyormuşum?! Oysa çevirmenin eğitimi hiç bitmez, hiçbir çevirmen hiçbir zaman hiçbir dile tam anlamıyla hâkim olamaz, kendi anadili dâhil. Kendini ancak daha yetkin kılabilmek için sürekli dille iştigal etmeli. Bunun farkında olan çevirmenin iyi çevirmen olma olasılığı daha yüksek.   

***


Çevirmenler neden yeterince para kazanıyor mu? Sözleşme şartları yeterli oluyor mu?

Süha Sertabiboğlu: Kötü niyetli bazı yayınevleri tarafından emeğinin karşılığı gasp edilmemiş çevirmen azdır. Bu konuda kendi yaşadığım bir sorundan söz edeyim. Benim kapanan bir yayınevinden çıkmış bir çevirim başka bir yayınevi tarafından izinsiz ve benim ücretim ödenmeden -yani bir şekilde korsan olarak- basıldı. Kitabın üzerinde Kültür Bakanlığı’nın bandrolü de vardı. Bakanlığın Telif Hakları Müdürü bana, yayıncıya bandrol verilirken çevirmenle yaptığı sözleşmenin istenmediğini söyledi. O zaman Çev-Bir yoktu ve ben hakkımı savunmak için avukat tutup birtakım paralar ödeyerek dava açtım. Ama bu sırada, bir zamanlar gerçek anlamda korsanlık yapmış bir kişinin kurduğu bu yayınevinden, benim gibi çeviri ücretini almak için daha önceden dava açmış yedi sekiz kişinin daha olduğunu ve hiçbirinin parasını alamamış olduğunu öğrendim. Mahkemenin üçüncü duruşmasında hakimin, mahkemeye kanıt olarak teslim ettiğimiz kitabın çevirmeninin ben olup olmadığımın tespit edilmesi için bilirkişi tayinine ve bunun için benim 700 TL daha ücret ödememe karar verdiğini öğrendim; yalnız, işin tuhafı, kitabın üzerinde ‘çevirmen’ olarak benim adım yazıyordu zaten... Bu Aziz Nesinvari durumla karşılaştıktan sonra, bu dipsiz kuyuya daha fazla taş atmamaya karar verip “zararın neresinden dönersen kârdır” özdeyişiyle teselli bularak davadan çekildim.  Görüldüğü gibi, karpuz çalanın yakasına yapışan ve kamu davası açan devlet, dünyanın en yoğun emeklerinden biri olan çevirmen emeğinin ürününü çalan hırsıza dokunmuyor ve çevirmen, hakkını aramak için şahsen şikayetçi olmak, masrafa ve mahkemelerin sonu belirsiz koridorlarına girmek zorunda.  Ama neyse ki şimdi çevirmenin hakkını koruyan, tuttuğunu koparan, kötü niyetli yayınevlerinin korkulu rüyası bir meslek örgütümüz var.

Ahmet Arpad: Avrupa ile kıyasladığımızda çevirmeni pek önemsemeyen yayıncı, satış da düşük olduğu için, çevirmene hak ettiği ödemeyi yapmaz. Deneyimsiz çevirmen seçilmesinin nedenlerden biri de budur.Birkaç büyük yayınevi dışında sözleşme şartları her zaman yerine getirilmez. Zaten düşük olan ödemeler genelde geciktirilir. Ben uzun yıllardır bu çabanın içinde olduğumdan çevirinin yeni baskılarını yapıp, çevirmene ve copyright ajansına haber vermeyen ünlü yayıncılar olduğunu da gördüm. Çoğu kez hakkımı avukatlar ve mahkemeler aracılığı ile arayıp, alabildim...

***

Çevirmenlerin çoğu, yayınevlerinin kendilerine hak ettikleri ücretin çok daha altında bir ücret ödendiğini ve özellikle edebiyat çevirisinde nitelikli çevirmen yerine daha az ücret talep eden çevirmenlerle çalıştığını vurguluyor... Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Seçkin Selvi: Böyle bir sorun olduğu yadsınamaz. Ne var ki, temel sorun yayınevi ile çevirmenler arasında değil, okurlarla yayınevleri arasındaki bir arz-talep eksikliğinden kaynaklanıyor. Okurken aynı dili konuşup konuşmadığımız konusunda kuşkuya düştüğüm, dahası dehşete düştüğüm çevirilerle karşılaşıyorum. Bu kitapları alan hiçbir okurun, yayınevlerine başvurduğunu, kitapları iade ettiğini ya da herhangi bir başka protesto eyleminde bulunduğunu görmedim. Bu da halkımızın bütün konulardaki genel tepkisizliğinden, büyüklerim benden iyi bilir kompleksinden geliyor. Okurun Türkçe söz dağarcığı, gramer bilgisi ve edebiyatla ilintisi öyle sığ ki, o pespaye çevirilerin pespayeliğini kavrayamıyor. Sevgilisine aşk mektubu yazmak isteyenlerin bunu başkalarının yazdığı kitaplardan kopya ettiği bir ortamda, nasıl bir içten tepki beklenebilir? Tabii Türkçe eksikliği özellikle genç kuşak çevirmenler, yani tek boyutlu insan yetiştirme politikasının kuşağı olan ve dilin inceliklerini, esnekliklerini, nüanslarını bilmeyen çevirmenler için de çok önemli bir gerçek. Kalite talebi olmayınca da çıta günden güne inecek.
Nermin Mollaoğlu: Evet ne acı ki bu doğrudur…  Fakat eklenmesi gereken şöyle bir gerçekte var. O az para isteyen niteliksiz çevirmenlerin çoğu “büyüyünce” beş on kitap çevirince, “Aa neden benimle değil de yeni mezun biri ile çalışıyor aa ne kötü çeviriler bunlar böyle” diye sitem ediyorlar. Peki çözüm ne? Çözüm kesinlikle yayıncıların ellerinde, beyinlerinde, kalplerinde, cüzdanlarında. Öncelikle üç kişilik işi bir kişiye yaptırmaya çalışmayacak yayıncıların sayısının artması gerekiyor. Sonra yeni çevirmenlere de şans tanınacak bir sistemde çalışmaya istekli olmaları gerekiyor. Mesela Almanya’da biri ilk defa çeviri yapacaksa yanına mutlaka uzman bir çevirmen veriliyor ve tüm süreci beraber geçiriyorlar. Çeviri sözleşmesi yapıp bir ayda çevir, al paranı diyen zihniyetin bitmesi gerekiyor. Açıkcası yayıncılıkta bir devrime ihtiyacımız var. Bunun olacağının sinyalleri geliyor. Eninde sonunda tutular köşeler sallanacak ve magma dışarı fışkıracak.

Sanem Sirer: Böyle bir genellemeyi sağlıklı bulmuyorum. Her alanda olduğu gibi, yayıncılık sektöründe de farklı kaygılar güden kurumlar olduğu kesin. Ancak çeviri sürecini ücret karşılığı yaptırılan bir işe indirgemek ve bu bağlamda yayıncıların genelde niteliksiz çevirmenleri tercih ettiklerini iddia etmek; kitaplara inanan ve bu inançla çalışan yayıncılara haksızlık olur. Niteliksiz çevirileri tercih eden bir yayınevi okur nezdinde varlığını nasıl sürdürebilir? Bu tarz olumsuz genellemeler kurunun yanında yaşın da yanmasına, anlamsız kamplaşmalara neden oluyor. Çevirmenlerin daha iyi çalışma koşullarına yönelik haklı taleplerine destek verdiğimiz gibi, bu ve benzer stereotiplerin eninde sonunda sektör dahilindeki herkes açısından zararlı olacağı düşüncesindeyiz. Çevirmen ve yayınevi birbirine karşıt rollerde değil, işbirliği içinde olmalı; hazırlanan ve okura sunulan kitap bir ekip çalışması sonucu doğuyor. Taraf olmaktansa diyalogu sürdürmek, çözümler aramak ve üretmek, kitabın ve dolayısıyla okurun hayrına olur. Çevirmenin yaşayamadığı yerde yayıncının ayakta kalması mümkün mü? Birbirimize ihtiyacımız var her şeyden önce, ortak paydamız kitap.Yayıncılık, kim ne derse desin ülkemizde öncelikle özveri gerektiren bir iş, tıpkı çevirmenlik gibi… Bunu unutmamak, çözüm arayışlarını beraberce sürdürmek gerek. Temel kaygısı kitabın kalitesi olan bir yayınevi elbette ki öncelikle nitelikli çevirmen arayışında olacaktır.

*** 

Çevirmen- yayıncı ve eleştirmen yanıtlıyor:  Yayınevleri çevirmen seçiminde hangi kriterleri baz alıyorlar?

Süha Sertabiboğlu: Yayınevlerinin çevirmen seçiminde herhangi bir kriterlerinin olduğunu hiç duymadım. İsim yapmış, deneyimli çevirmenler tercih edilir; bazı çevirmenlerin edebiyat, bazılarının inceleme çevirisinde daha başarılı olduğu söylenir (ya da düşünülür). Ama doğruyu söylemek gerekirse, “ahbap-çavuş” türünden ilişkilerin genellikle çok etkin olduğu bir alandır çeviri piyasası.

Ahmet Arpad: Çevirmenin deneyimli ve yetenekli olmasını çok az yayıncı yeğliyor.
Yayınevlerinin çevirmen seçiminde baz aldığı kriterler özgün eser kadar nitelikli bir çeviri yapılmasını sağlıyor mu?
Semih Gümüş: Elbette çoğu kez sağlamıyor. Ama bunun asıl nedeni yayınevlerinin ölçütleri değil, o düzeyde çevirmenlerin yeterli çoklukta bulunmaması.

Yayıneviniz çevirmen seçiminde hangi kriterleri baz alıyor?

Sanem Sirer: Çeviri edebiyat odaklı bir yayınevi olarak metnin sesini ve ruhunu teknik yetkinliğiyle birleştirerek yansıtabilen ve metne sahip çıkan çevirmenlerle çalışmayı tercih ediyoruz. Kitap ile çevirmeni arasında bir kan uyuşmazlığı söz konusu olursa, çeviri içtenliğini yitirir. Bir diğer önemli husus yayınevi ekibi ve çevirmenin net ve sağlam iletişim kurabilmesidir. Belli bir takvim gözetilerek yapılan çok kollu bir işte, sağlam iletişim kurulmazsa ödenen bedeller epey ağır oluyor. Bizim de çabamız öncelikle doğrudan ve temiz iletişim kurabileceğimiz yetkin çevirmenlere ulaşmak ve bu kişileri kanal olabilecekleri doğru metinlerle buluşturmak adına…
Zeynep Çağlıyor (Can Yayınları): Çevirisinin kalitesini baz alıyoruz.

Çeviri eserlerde redaktörün ve editörün önemi nedir? Çevirmen de editöryel sürece katkıda bulunabiliyor mu?

Amy Spangler: Valla önemi büyük! İyi bir redaktörlük, iyi bir editörlük bir kitabı ancak güzelleştirir. Nasıl diyeyim, yani redaktörle editörün önemi kendiliğinden anlaşılır bence.
Ahmet Arpad: Bu çok önemli bir konu.  Bana göre editörün ve redaktörün iyi Türkçe'nin dışında eserin çevrildiği dili de  iyi bilmesi gerekmektedir. Ve bu ne yazık ki pek önemsenmemektedir.

Sanem Sirer: Siren’de çeviri sürecinde editör-çevirmen ortaklaşa bir çalışma planı belirlerler. Editöryel süreç -çevirmenin aksi yönde bir isteği yoksa eğer- yine paslaşarak ve beraberce sürdürülür. Kitaplar ekip çalışması dinamiği içinde hazırlanır.

Zeynep Çağlıyor: Elbette editörlerimiz kitabın çevirmeniyle işbirliği yaparak hazırlar kitapları yayına.

***

 “BAKANLIĞIN BAZI BİRİMLERİ BİZİM NE OLDUĞUMUZA KARAR VEREMEDİ...”

ÇEVBiR Yönetim Kurulu’ndan Mehmet Moralı sorulamızı yanıtlıyor...

ÇEVBİR olarak çevirmenle yayınevi arasındaki hukuki sorunları nasıl çözdüğünüzden bahsedelim önce...
FSEK’e göre, çevirmenle yayınevi arasındaki hukuki sorunlardan ancak mali konuda olanlar meslek birlikleri tarafından resmen çözülebilmektedir. Yani, sözleşmelerin ihlali, sözleşmesiz yapılan işler ve intihal vakaları.Bizim meslek birliği olarak temel ilkemiz, bu sorunların olabildiğince dostça ve mahkemelere intikal etmeden çözülmesidir. Zira mahkeme süreci, aradaki ilişkileri onarılmaz biçimde bozmasının yanında, çok uzun süren, zahmetli, yıpratıcı ve masraflı bir süreçtir. Bu nedenle, herhangi bir anlaşmazlık vukuunda, öncelikle yayıneviyle doğrudan ilişkiye geçerek, sorunun halline çalışıyoruz ve birçok durumda da bunu sağlayabiliyoruz. Ayrıca, birkaç yıl önce YAY-BİR ile aramızda imzaladığımız protokolde yer alan hakemlik kurumunu da bazı durumlarda her iki tarafı da tatmin edecek şekilde kullandık. Ancak, az sayıda da olsa bazı yayınevlerinin uzlaşmaz tutumları, bizi yasal yollara başvurmaya zorluyor. Bunda, az sayıda bazı yayınevinin şimdiye kadar başına buyruk hareket etmeye alışmış olmasının ya da açıkça yasadışı işlerden para kazanmaya heveslenmesinin yanında, maalesef birçok yayınevinin hukuki durumdan haberdar olmaması ve özellikle de sözleşme hukukunu bilmemesi de etkili olmaktadır. Bu gibi durumlarda mahkemeye başvurmak kaçınılmaz oluyor tabii ki. Bu konuda çok dikkatli davrandığımızı da söylemek isterim. Bunun en belirgin göstergesi, şimdiye kadar hiç dava kaybetmemiş olmamızdır.

Türkiye’de çevirmenlerin en büyük temel sorunu nedir? Bu sorunlar sizce nasıl ve hangi şartlar altında çözülebilir?
Bu sorunuzu kitap çevirmenleri ile altyazı-dublaj çevirmenleri için ayrı ayrı cevaplarsam daha iyi olacak. Kitap Çevirmenlerinin en temel sorunu ücretlerin düşük olması. Altyazı ve dublaj çevirmenlerinin temel sorunlarından biri FSEK tarafından eser sahibi sayıldıkları halde tekrar gösterimlerde kendilerine herhangi bir telif ödenmemesi, diğeri de görünürlük ve tanınma sorunu. Çevirdikleri filmlerde çevirmen olarak isimleri yer almıyor. Aslında görünürlük ve tanınmanın çevirmenlerin genel sorunu olduğunu söyleyebiliriz. Hâlbuki çevirmen o eseri erek dilde vücuda getiren kişidir ve evrensel yasalara göre eser sahibidir. Dolayısıyla yayınevlerinden, film yapımcılarından vb. yazarlara, senaristlere gösterilen saygıyı beklemek çevirmenin en doğal hakkıdır.

Bunun yanında, okuyucunun okuduğu kitabın aslında Türkçe değil başka bir dilde yazıldığını idrak etmesi ve satın aldığı kitabın yazarının yanında çevirmenine de dikkat etmesi gerekir. Batı ülkelerinde çevirmenler edebiyat dünyasında ve okuyucular nezdinde bilinen tanınan kişilerdir, yayınlanan kitapların en azından %30-40 kadarının çeviri olduğu ülkemizde, bu hususa daha fazla önem verilmesi gerekmektedir. Bir diğer sorun da süreli yayınların kitap tanıtım sayfalarıdır. Burada genellikle çevirmenden hiç söz edilmez, hatta kitabın çeviri olduğundan bile bahsedilmez, sanki o eserler Türkçe yazılmış gibi davranılır. Bunun en son örneği, Taraf gazetesinde Proust’un eseri hakkındaki uzun ve ayrıntılı yazıda görülebilir. Burada, eseri Türkçe’ye kazandıran ve ülkemizin en değerli çevirmenlerinden olan Roza Hakmen hakkında bir tek kelime bile edilmemiştir. Yani amiyane tabirle, çevirmen adam yerine konmamaktadır.

Peki ya Kültür Bakanlığı’nın çevirmenlerin sorunları konusunda üstüne düşen nedir?

Kültür Bakanlığı, çevirmenlerin sorunları konusunda neredeyse hiçbir şey yapmamasının yanında, eldeki durumu geriye götürecek uygulamalara hazırlanmaktadır. Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğünce hazırlanan ve meslek birliklerine görüşlerini almak üzere gönderilen ve FSEK’de yeni değişiklikler öngören tasarıda, çevirmenler meslek birliği yok sayılmakta ve diğer meslek birliklerinin içinde eritilmeye çalışılmaktadır. Bunun yanında, bakanlığın bazı birimlerinin çevirmenlik mesleğine ve ÇEVBİR’e büyük önem verdiğini de belirtmezsem, haksızlık etmiş olurum. Mesela Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü ÇEVBİR’e büyük önem veriyor. Bunun en açık göstergesi, 5. Ulusal Yayın Kongresi hazırlık ve izleme komitesinin 9 üyesinden birinin ÇEVBİR temsilcisi olması. Gördüğünüz gibi, maalesef bakanlığın değişik birimleri bile, bizim ne olduğumuza karar vermiş değil.

Üyeleriniz olan çevirmenlerin yayınevleriyle yaşadığı en büyük sorun nedir?

Üyelerimizin yayınevleriyle yaşadığı en büyük sorun, yukarıda da belirttiğim gibi, ücretlerin ödenmemesi ya da zamanında ödenmemesi, çevirmenlerin ucuza çalıştırılmaya çalışılması ve çevirmenlerin adeta yok sayılmasıdır. Ayrıca, yayınevlerinin hataları da genellikle çevirmene fatura edilir. Aşağıdaki soruya vereceğim yanıtta göreceğiniz gibi çevirmenin yanlış belirlenmesi sonucu meydana gelen bozukluklar, çevirmene ödetilmeye çalışılmaktadır.

Yayınevleri çevirmen seçiminde nasıl kriterleri baz alıyorlar?

Büyük çoğunlukla, yayınevleri en ucuza çalışacak çevirmeni tercih eder. Burada, deneyim, uzmanlık ve benzeri kriterlere uyulduğu, önde giden birkaç yayınevi dışında görülmez. Adı lazım değil, çok reklam yapan ve havalı kitaplar yayımlayan bir yayınevi, best-seller romanları daha işe yeni başlayan arkadaşlarımıza çevirtir, 350 sayfa kitaba 1700 tl gibi korkunç ücretler verir ve çevirinin en fazla bir ay içinde teslim edilmesini şart koşar, daha sonra da bu çeviri olmamış diye reddedip, aynı çeviriyi başka isimle yayımlar. Bizim yayınevlerine önerimiz, kim olursa olsun, daha önce çalışmadıkları bir çevirmene deneme çevirisi yaptırmaları, çevirmenle çalışmayı kabul ettikten sonra da kitabın ilk birkaç bölümünü kontrol etmeleridir. Çünkü o zaman, çevirinin genel niteliği kontrol edilen bölümlerin çevirisi düzeyinde değilse reddetmekte haklı olurlar. Yoksa çevirmene 300-500 sayfa kitabı hiçbir denetlemeye tabi tutmadan çevirtip, daha sonra 3-5 aylık emeği “bu olmamış” diyerek çöpe atmak haksızlıktır.

***

SONUÇ: BİZ ÇEVİRMEZSEK DÜNYA DÖNMEZ

30 Eylül Dünya Çeviri Günü nedeniyle çevirmenleri dinledik, yayıncılara ve diğer bilirkişilere sorduk. Eminiz söyleyecek çok sözü olan çevirmenler yayıncılar var. Biz sadece sorunların küçük bir kısmını ele alabildik. Farkında olmayanlar onların “hayalet balonlar” olmadığının, sadece çevirmen değil aynı zamanda da yazar olduklarının farkına varsın, farkına varalım istedik. Yukarıdaki başlığı ÇEVBİR’den alıntıladık. Çünkü onları anlatacak en doğru sözü yine kendileri söylemişlerdi; onlar çevirmezse dünya dönmez... Daha hızlı dönsün dünya!

 

Hazırlayan: Sibel Oral

Yorumlar

Yorum Gönder


Sibel Oral'ın son cümlesi "fevkalade" sakıncalı. Lütfen! Daha hızlı falan dönmesin dünya. Malum, dünya, belli fizik yasalarına göre dönüyor. Çevirmenleri, bir gayret bu yasallığı çiğnemeye davet niteliğinde bir tınısı var bu çağrının. El hak, bu gayretkeşlik içinde olan az çevirmen de yok memleketimizde. Neler de neler "çeviriyorlar"!

38%
62%

Bir çevirmen olarak ben de birkaç şey söylemek isterim. Çeviriden beslenip de çeviriye ve çevirmene bu kadar az önem veren bir başka ülke var mıdır, bilemiyorum. Çevirmenliğin bir meslek değil de ek bir iş olarak görülmesinin nedeni de budur. Birine çevirmenim dediğinizde, asıl işin nedir diye sormaları da bundandır sanırım. Çevirmen de, yayıncı da, okurlar da çevirmenliğin bir meslek olmadığı noktasında hemfikir maalesef. Böyle olunca da kalitesiz çeviriler ve sürekli bir geçim sıkıntısı yaşayan çevirmenlerle doluyor ortalık. Kişi başına sıfır virgül bilmem kaç kitabın düştüğü düşünülürse, bu duruma şaşmamak lazım belki de. Görünen köy uzak değildir...

39%
61%

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.