Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yazarlar, Yapıtlar ve Yaşamlar




Toplam oy: 17
Tim Parks, Yaşam ve Yapıt kitabındaki denemelerinde Charles Dickens’tan Haruki Murakami’ye, Çehov’dan James Joyce’a toplam yirmi yazarı ele alıyor ve bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Kitap, yazar ve elbette okur arasındaki “yaşam” ve “yapıt” bağını oldukça anlaşılır ve incelikli bir şekilde ele almayı başarıyor.

 

Tim Parks, Yaşam ve Yapıt kitabındaki denemelerinde Charles Dickens’tan Haruki Murakami’ye, Çehov’dan James Joyce’a toplam yirmi yazarı ele alıyor ve bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Kitap, yazar ve elbette okur arasındaki “yaşam” ve “yapıt” bağını oldukça anlaşılır ve incelikli bir şekilde ele almayı başarıyor.

“Hayatımı yazsam, roman olur” cümlesini duymayan kalmamıştır sanırım fakat bu sözü söyleyen hemen hemen hiç kimsenin bir roman kaleme aldığı da görülmemiştir. Belki deneyeni olmuştur, ama başarıya ulaşamayacakları aşikâr: Çünkü hayatımızı oturup yazarsak ortaya bir roman çıkmaz, sadece gerçekler yetmez. Ancak hayatımızı sanki “bir başkasının hayatı” gibi düşünerek ve belirgin bir üslup ile kurgunun içinde harmanlayıp kâğıda dökersek bir roman çıkar ortaya. Şöyle bir düşünelim, mesela: Kafka da tıpkı karakteri Gregor Samsa gibi modern dünyanın bunalımı içerisinde kendisini bir böcek olarak görmemiş midir sizce? “Yeraltı adamı” ne kadar da çok Dostoyevski’ye benziyor, değil mi şöyle bir düşününce? Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet Benol’u, Oğuz Atay’ın nesi olur peki?
İster gerçekçi olsun ister fantastik, ister bilimkurgu olsun ister romantik, hemen hemen her edebi metin otobiyografik öğeler taşır içerisinde. Sonuçta yazar, tanıdığını sandığı en yakın kişi olan “ben”den yola çıkarak oluşturur eserini. Karakterlerini, benliğinin altına koyduğu karbon kâğıdı ile çıkarır ortaya. Çoğu zaman kendisi bile bunun farkına varmaz ya da kendisini cümlelerinin altına gizlemeyi çok iyi başarır ki okurlar bunu hiç anlamaz. Zaten “kurmaca” dediğimiz şeyin gücü de biraz buradan gelir: Ne kadarı gerçek, ne kadarı hayal ürünü?
“… elimizdeki romanın bir yazar tarafından hesaplanıp planlanarak yazıldığını bile bütünüyle unutabiliriz saflıkla. Ya da unutmuş gibi yapabiliriz. Roman sanatının kuvvetli özelliği, yazarı en çok unuttuğumuz anlarda onun metinde en çok var olmasıdır” der Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı eserinde. Pamuk’un gayet güzel bir şekilde ele aldığı bu ikilem, kurmaca metnin okura sunduğu en büyük hazların da başında gelir. Okuduğumuzun tamamen “uydurma” olduğunu bilir ama bunu uyduranın da “gerçek” biri olduğunu ve ne olursa olsun kalemini en başta kendisine bir ayna olarak tuttuğunu da aklımızdan söküp atamayız. Kendine has, neşeli ve içten üslubunu Ben Buradan Okuyorum (Metis, 2016) kitabıyla daha öncesinde pek sevdiğimiz romancı ve eleştirmen Tim Parks’ın Yaşam ve Yapıt: Yazarlar, Okurlar ve Yazar-Okur Karşılaşmaları kitabındaki denemelerin de ana izleği tam da bu mesele. Charles Dickens’tan Haruki Murakami’ye, Çehov’dan James Joyce’a toplam yirmi yazarı ele aldığı denemelerinde Parks, bu ünlü yazarların eserleri ile hayatları arasındaki kesişimleri ortaya çıkarıyor. Romanlarındaki, öykülerindeki ya da tiyatro metinlerindeki karakterinin içlerine sızmış olan yazarların hayatları ile eserleri arasındaki bağın izini sürüyor.
Eser, yazar, okur köprüsü
Denemelerinde yaptığı bütün bu değerlendirmeleri, aslında her okurun edebi eserlere olan yaklaşımın öznel olduğu fikrinin verdiği rahatlık ve aynı zamanda bu rahatlığın getirdiği özgüvenle yapıyor Tim Parks. Hem yazarı hem de okuru tasfiye ederek metne yaklaşan eleştirel tutuculuğu bir kenara itiyor. Metin, yazar ve elbette okur arasındaki “yaşam” ve “yapıt” bağını oldukça anlaşılır ve incelikli bir şekilde ele almayı başarıyor. Tam da bu noktada, Terry Eagleton’ın şu sözleri geliyor akla: “Metin yorumlarında bunca egzotikliği hoş görebilmemizin sebeplerinden biri de, söz konusu edebiyat olduğunda hiçbir şeyin ölüm kalım meselesi olmamasıdır.”
Çünkü bu sözlerine rağmen, ne şekilde olursa olsun, kurmaca metinlerin altında yatan otobiyografik öğelerden yazarın dünya görüşüne kadar farklı katmanların incelenmediği, bu tip eleştirel okumaların sadece akademik çalışmaların soğukluğu içerisinde kaldığı bir zamandayız. Yazarlar da okurlar da kuramsal yaklaşımların ve yorumlamaların oldukça gerisinde duruyor. Artık edebi bir metni, tek kelimeyle eleştirdiğimizi sanıyoruz çoğu zaman: İyi ya da kötü.
Tim Parks, yazdıklarıyla yeniden eser-yazar-okur arasında bir köprü kurma niyetinde ve aslında bu bir davet olarak da okunabilir. Okur, yaşamın ve yapıtın arasındaki bağı görmeye başladıkça ve kendi öznel yorumlarını -belirli bir çerçeve dâhilinde elbette- çoğalttıkça, kurmaca metinlerin aslında ucunda bir ölüm kalım meselesi olmayan ama ölüm kalım meselesi kadar mühim şeyler olduğunu tekrar hatırlayacaktır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.