Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yazarların Yazarı: Sherwood Anderson / Kasabamız




Toplam oy: 8
H.E. Bates’e göre, Sherwood Anderson, Amerikan kısa öykü tarihinde bir dönüm noktasıdır. O Avrupa yazın geleneklerine sırtını dönerek, Amerikan toplumuna uygun bir yazın anlayışını geliştirmiş, yavaş, dingin ve renksiz biçimine karşın devrimci bir yazar işlevi sergileyerek yazarları kendi iç dünyalarına ve doğallığa yöneltmiştir.

Sherwood Anderson özellikle kendisinden sonra gelen Ernest Hemingway, William Faulkner, John Steinbeck, Scott Fitzgerald gibi yazarları derin bir şekilde etkilemesine rağmen her nasılsa takipçileri kadar öne çıkan, çok bilinen bir yazar olmadı. Anderson, daha çok “yazarların yazarı” olarak bilindi ve Amerikan öykücüleri için önemli bir yol açıcı görevi gördü. Kendinden sonrası yazarlar onun açtığı yollardan yeni yollar ve yönler bularak öyküyü zenginleştirip geliştirdiler.

 

Amerikan tarzı hayat biçiminin, Amerikalı olmanın bütün özelliklerini onun öykülerinde görmek mümkündür. Amerikan ruhunu en iyi yansıtan yazarların başında o gelir. Bunu da kısa öykünün imkânlarıyla oldukça etkili bir şekilde gözler önüne sermiştir. O kendi halkını, özellikle kasaba halkını, taşrayı anlatmayı seçmiştir. Onun yaklaşımına göre; bir yazar kendi döneminin insanlarını, kendi çağını, zamanını, anlayışını yansıtmalıdır. Bir edebiyat eserinin yaşayabilmesi için sadece büyük bir incelikle yazılması yetmemektedir. Aynı zamanda bir gerçekliğe de işaret etmesi gerekir. Çünkü Dostoyevski hep kendi döneminin insanlarını, onların hayatlarını yazmıştır. Bunun için de zamanın gerçeklerinden yola çıkar. Ona göre, Amerikan ulusu kendini sanayiye, gelişmeye adamıştır. Ne var ki ne sanayi kasabalarında ne de büyük sanayi şehirlerinde güzellikten bir eser vardır. Anderson işte bu dünyayı anlatmak gerektiğini düşünür. Bu yavanlık, çirkinlik de olsa bununla yüzleşmek gerekir. Mark Twain elbette; ormanlardan, ırmaklardan söz edecektir. Ama şimdinin Amerika’sının baskın hayat tarzı işçilik ve gerçeği ise sanayileşme olgusudur. Günümüz yazarın yapması gereken bu dünyayı anlatmaktır.

 

Yabancılaşmanın, yalnızlığın perde arkası

 

Amerika yaşam tarzının ortak değerlerini araştıran, tartışan, hikâye eden Anderson, yaşanan eksiklikleri, yanlışları ve yabancılaşmayı gündeme getirmiştir. Gerek kapitalistleşme sürecinde yaşanan sıkıntılar, gerekse ulusal değerlerin aşınması onun konuları olur. Tam da burada insanlar yaşamın özünü, yaşam macerasını ve insani değerleri kaybeder. O da öykülerinde bu yabancılaşmanın, yalnızlığın arkasında yatan değer aşınmasını örnekler. Öykülerinde Amerikan hayat tarzını idealize etmekten öte tıkanan, yürümeyen yanlarına değinir. Baskı altında kendini ifade edemeyen insanların dramına, açmazlarına yönelirken başkalarını anlamanın önemine işaret eder. Winesburg, Ohio (Bizde Kasabamız adıyla çevrildi) kitabı yayınlandığında yoğun bir ilgiyle karşılanır. Kimi kasaba hayatını (dolayısıyla Amerikan hayat tarzını) kötülediği, küçümsediği için eleştirir kimi de cesur ve içten bakışı için alkışlar. Öykülerde tümüyle çıkışsız, tedirgin, yalnız insanların dünyasına eğilir. Kasabada yaşayan bu insanlar için hiçbir çıkış yoktur. Bu insanlar birey olarak kendilerini var edebilecek ortamdan yoksundur. Hayat tekdüze, sıkışmış ve bunaltıcıdır. Öykülerin en temel özelliği sıkıntının, boğuntunun bir insanın nasıl değişmez bir kaderi olduğunu ustalıkla anlatmasıdır. Toplumun kendini bilinçsizce baskı altında tuttuğu, rüyaları, arayışları, kendi olma gücünü yok ettiği hikâye edilir. Mutsuzluklarının nedeninin bu baskı olduğu aktarılır. Oysa insan baskı altında tutulursa hastalıklı hâller baş gösterir ve insan ucubeye dönüşür. Herkesin kendisinin haklı olduğuna inandığı bir toplumsal yaşam paylaşmayı değil yalnızlaşmayı doğurur. Bu baskı, insanları ruhsal, cinsel sorunlara, hastalıklı hâllere sürükler.


Kasabayla iç içe dramlar
Kitabın kahramanı George Willard üzerinden, kasabanın boğucu havası, toplumsal baskılar ve kasabanın rüyaları öldürüşü hikâye edilir. Kitaptaki öyküler seriyaldir ve roman olmaya yatkın yapısal özellik gösterir. Aynı kahraman, aynı mekânlar ve aynı atmosfer. Ama Anderson bunu öyle bir düzenler ki her öykü neredeyse birbirinden tümüyle bağımsız bir vurgu, işleyiş ve bitişi yansıtır. Bu öykülerde birbirleriyle iletişime geçemeyen, daha çok kendi doğruları içine gömülmüş, yabansı, yalnız ve dışarıdaki insanlar anlatılır. George Willard tüm kasaba yalnızlarının gelip çarptığı, dert döktüğü kişidir. Çünkü bir gazete muhabiridir ve otelleri bulunmaktadır. Bu insanlar âdeta yazamadıkları hikâyeleri, hayatları ve kasabanın insanlara yaptıklarını ona emanet ederler. Anlatıcı da sanki bu emaneti yerine getirmektedir. Kasabanın bu insan öldüren atmosferi kitapta dile gelir ve bu yalnızların kasabayla iç içe dramları hikâyeye dönüşür.
“Ucubeler Kitabı”, kitabın en güzel öyküsüdür. Görmüş geçirmiş bir yazar küçük bir düş görür ve burada bir yığın ucube vardır. Sonra ucubelerle ilgili bir kitap yazar: “Başlangıçta dünya gençken pek çok fikir vardı ama gerçek diye bir şey yoktu. İnsan gerçekleri kendi yarattı; her gerçek pek çok belirsiz fikrin bileşimiydi. Dünyanın her yanı gerçekle doluydu, hepsi de güzeldi. Erdenlik gerçeği ile tutku gerçeği, varsıllık gerçeği ile yoksulluk gerçeği, tutumluluk ile hovardalık, ilgisizlik ile özveri gibi yüzlerce gerçek vardı, hepsi de güzeldi. Sonra insanlar geldi peşinden. Sırası gelen, gerçeklerden birini kapıveriyordu; en güçlü olan bir destesini birden kapıyordu. İnsanları ucubeleştiren gerçeklerdi. Bu konuda yaşlı adamın oldukça işlenmiş bir kuramı vardı. O sanıdaydı ki, bir insan gerçeklerden birini kendine alıp ona gerçek dediği, hayatını da bu gerçeğe göre yaşamaya çalıştığı an bir ucube olup çıkar, kucakladığı gerçek ise yalan hâline gelir.” Öykü; insanın takıntılarını, gerçek diye yaşadıklarını nasıl hayatın tek gerçeği kabul ettiklerini, kendileri dışında bir gerçek kabul etmediklerini mükemmel bir şekilde aktarır.
“Biçimsiz” öyküler
Sherwood Anderson güzel, çarpıcı cümleler ve ruh tahlillerinden çok oluş anındaki çarpılmadan, aydınlanmadan sonuçlar üretmeye, güzellikler devşirmeye çalışır. Olay bu kadar saf ve açıkken bu kadar da derin demek ister. Anlatılmaya değer olan şeyin, iyi bir fotoğraf, kalıcı bir tecrübe, geleceğe ilişkin bir perspektif olduğu gerçeğinden hareket eder. Öyküler hep bir aydınlanma, keşif hâline ayarlanmıştır. Bu kavrayış bir fotoğraf, bir bakış, bir sesle gerçekleşir. Toplumsal baskı altında yaşayan, kolektif düşünen bu insanlar bir çarpılmayla kendilerine gelebilirler ancak. Ne var ki olaylar, durumlar; bir olgu, görüş, aforizma açıklanmadan sembolik olarak, dramatik bir durum, bir enstantane olarak âdeta sahnelenir. Yalın, sade anlatımla derinlik yakalanır. Bu da sahici bir dünyanın yakalanması ve okurda kalıcı olması sonucunu doğurur. Olabildiğince sade, tasvirlerden arınmış, tümüyle karaktere, olaya odaklanmış öykülerde Amerikan tiplerini bir resmigeçit hâlinde takdim eder. Tüm tipler; sıradan, hayatın içinden insanlardır. Hiçbir olağanüstülükleri yoktur. H.E. Bates’e göre, Anderson, Amerikan kısa öykü tarihinde bir dönüm noktasıdır. O Avrupa yazın geleneklerine sırtını dönerek, Amerikan toplumuna uygun bir yazın anlayışını geliştirmiş, yavaş, dingin ve renksiz biçimine karşın devrimci bir yazar işlevi sergileyerek yazarları kendi iç dünyalarına ve doğallığa yöneltmiştir. Onun öyküleri zamanında ayrıksı bulunur ve pek çok dergi tarafından yayınlanmaz, reddedilir. Çünkü öykülerinde bir biçimsizlik söz konusudur: 
“Anderson’un kısa öykülerinin planını özetlemek hiçbir zaman tam mümkün değildir; çünkü olayları doğal ardışımları içinde sıralamazdı. Ona göre insan yaşamı belirli bir ögeden yoksundu ve birçok gevşek, bağlantısız ögeden oluşuyordu. Kısa öykülerinde bu biçimsizlik duygusunu yansıttığında yayıncılar ilk başta buna karşı çıktılar, dahası öykülerini dergilerinde yayınlamaktan vazgeçtiler. Ancak Anderson, öykülerinin yapısını kuvvetle savundu. Çoğu çağdaşı gibi, yazın biçiminin hayatın gevşek biçimini yansıtabileceği kanısındaydı. Hayat düzgünce planlı olmadığına göre, romanda öyküde açık seçik bir planın bulunmayışı bu algıyı verebilirdi. Ona göre hayat, son derece güçlü dramatik ve anlamlı birtakım anlardan oluşuyordu.” Amerika’nın Orta batı yöresindeki bir kasabanın sıkı bir toplumsal panoraması olan Kasabamız, Amerikan hayat tarzı üzerine etkileyici bir eleştiridir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Şöyle diyor Tolstoy: “Her edebi eser, iki türden birine aittir; ya bir kahraman yola çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Hikâyeleri bambaşka saiklerle türlere ayıran birçok edebi otorite olmasına rağmen (Booker, Thomas, vb.) Tolstoy’un söylediğine pek az kişi karşı çıkabilir. Herman Melville’in Redburn kitabı da bir yola çıkış hikâyesi.

Tüm edebi eserlerin kısa olması gerektiğine inanan ve bunu ‘şiirselliğe’ saygı olarak nitelendiren Edgar, 1838’de kaleme aldığı Nantucket’li Arthur Gordon Pym’in Öyküsü adlı kitabının başına gelenleri bilse ne yapardı peki acaba?

“At” dendiğinde benim aklıma tarihin görkemli sayfaları, cenk meydanları, rüzgâr gibi akıp giden süvarilerle birlikte Yahya Kemal’in; “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri gelir.

 

Doğunun son birkaç yüzyıldır tarih sahnesinden çekilip deyim yerindeyse tatile çıktığını söyleyen Daryush Shayegan’a göre; Rönesans’ın başlattığı süreç beraberinde getirdikleriyle -bir çeşit “Asyalılık” kimliğiyle tanımladığı- Doğuluları “yaralı bilinç”lere dönüştürmüştür.

Sanırım anne babaların günümüzde en çok dertlendiği ve sıkıntı çektiği konuların başında çocuklarının teknoloji ile bağımlılık derecesindeki ilişkisi geliyor. Çocuklarının önündeki ekrandan başını kaldırarak doğal bir şeylerle uğraşmasını arzulamak her büyüğün en masum isteklerinden birisi olmaya başladı.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.