Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Yazın Bittiği Her Yerde Söylenir




Toplam oy: 8
Mahir Ünsal Eriş edebiyatı ulaşılmaz bir yere koymadan, aradan mesafeleri kaldırarak “sıradan” dediğimiz insanların hikâyelerini Türkçenin tüm marifetiyle anlatıyor.

Mahir Ünsal Eriş iki öykü kitabını -Kara Yarısı ve Sarıyaz- birlikte çıkardı, herkesin ilk aklına gelen soru benim de zihnimi kurcalamadı değil, neden tek kitap değil de iki ayrı kitap? Kendisi bu iki kitabın farklı zamanlarda yazılan iki ayrı dosya olduğunu belirtmiş. Aslına bakılırsa soru cevabını kitaplar okununca tam olarak buluyor. Bu yazının konusu Sarıyaz kitabı.

 

Sarıyaz, aynı doğa olayının etrafında gerçekleşen 8 öyküden oluşuyor. Aynı günlerde bir şehrin farklı köşelerinde yaşanan yer yer bir mekanla ya da kişilerle kesişen 8 ayrı dünyanın hikâyesi.

 

Yine Mahir Ünsal Eriş’in öykülerinden aşina olduğumuz bir coğrafyaya Bandırma ve çevresine gidiyoruz. Her şey 12 günlük bir süre zarfında gelişiyor; önce hava lodosa dönüyor, arkasından tüm şehri sapsarı incecik bir toz sarıp sarmalıyor, bu sarılık taşra sıkıntısına sıkıntı katıyor, birkaç gün sonra da deprem geliyor. Her bir öykü bu ana olay ekseninde gelişiyor, öyküler arasında da bir ritim tutturduğu hissediliyor. “Şengül” öyküsündeki öksüz ve yetim, bir tarafıyla çocuksu genç kızın su oluşunu, “Sarı” öyküsündeki Mıstık’ın baba hasretinden gözü dönmüş çocuk öfkesi ve ateşler içinde yanışını, “Dedemin Turnası” öyküsündeki dedenin turnanın yaralarını sarması ve birlikte tuttukları yoldaşlık zihnimden asla silinmeyecek ayrıntılar oldu. Eriş’in Melih Cevdet Anday “Beyefendi”ye verdiği naif selamı da unutmamak lazım. Aynı göğün altında hiç tanışmadan aynı olayın şahitliği ile birbirine bağlanan insanları hiçbir postmodern tekniğe sığınmadan sadece edebiyatın gücü ve dilin yetkinliği ile anlatmak tam da Anday’lık değil mi sizce de? Mahir Ünsal Eriş’in karakterleri de karşınıza bazen bir Anday şiirinde bazen bir Sait Faik öyküsünde çıkabilir zaten. Hatta bir adım öteye gidip, bu öykülerin geçmişinize, çocukluğunuzda kalan ve kaldığı yerden size ulaşmaya çalışan o çok özel anlara dokunabileceğini, bir ölüyü mezarından kaldırıp, bir ateşi küllerinden canlandırabileceğini söylemekte bir beis görmüyorum. İyi metinlerden beklentimiz biraz da bu olsa gerek. Okurun yapabileceğini okura bırakmak, hatta ona paylaşabileceği bir zaman ve mekân algısı hediye etmek. Tıpkı Sarıyaz’da olduğu gibi… Eriş bu coğrafyayı renkleriyle, insanıyla öyle güzel tasvir etmiş ki zihnimi bu Ege şehrinin adeta pitoresk görüntüleri kapladı. Kendimi internette Livatya’nın, Şirinçavuş Köyü’nün fotoğraflarına bakarken buldum. Benim için de edebiyatın gücü sanırım böyle bir şey. Bir çocuğun derdiyle dertlenmek, hiç gitmediğim bir şehrin sokaklarında dolaşmak. Mahir Ünsal Eriş edebiyatı ulaşılmaz bir yere koymadan, aradan mesafeleri kaldırarak “sıradan” dediğimiz insanların hikâyelerini Türkçenin tüm marifetiyle anlatıyor. Burada öykücüye düşenin hikâyeyi görebilmek olduğunu da kanıtlarcasına okuru metne çekiyor. Buna geleneksel anlatı mı dersiniz, klasik hikâye mi bilmiyorum ama okurunda karşılığının fazlasıyla olduğu kesin.

 

 

SARI YAZ
Mahir Ünsal Eriş

CAN YAYINLARI 2019

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Antik Yunan’dan beri kentli olmak kentle hemhal olmak anlamına geliyor. Kentler sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında buluştuğumuz, dükkânlarından alışveriş yaptığımız kamusal alanlar. Demokratik yönetimleri gereği karar alma süreçlerine dahil olarak yaşadığımız kenti daha çok sahipleniyoruz. Kentlerin kimliğimiz üzerinde de belirleyici bir etkisi var.

Oxford Üniversitesi’nin ana araştırma kütüphanesi olan Bodleian, dünyanın en eski kütüphanelerinden biri.

Çocukluğunu kitap ve dergi açısından kısıtlı zamanlarda geçirenler için atlasın önemi büyüktür. Sınıflarındaki kara tahtanın yanında coğrafi veya fiziki Türkiye atlası görenler şanslı, dünya atlası görebilenler hepten şanslı sayılırdı. Tabii bir de ülke ülke, kıta kıta dünya atlası fasikülü bulanlar için hayal dünyasının kapısı ardına kadar açılırdı.

Bu sayıda, dünyanın geleceğine dair kurulmuş aydınlık ve karanlık hayallere, ütopyalara ve distopyalara bakıyoruz. Ve görüyoruz ki en güneşli ütopyaların üzerinde bile baskıcı bir gücün, bir çeşit toplum mühendisliği çabasının gölgesi duruyor hep. Bu kitaplarda birilerinin ideali daima ötekilerin yıkımı, bir grubun aydınlığı mutlaka ötekilerin karanlığı oluyor.

Bosna’nın millî şairi, Aliya İzzetbegoviç’in kadim dostu, yakın çalışma arkadaşı Cemalettin Latiç… Bosna’nın Yunus Emre’si olarak anılan bu kıymetli şairin kitapları, Okur Kitaplığı’nın özverili ve titiz çabasıyla Türkçeye çevriliyor. İlk üç kitap yayımlandı bile. Bütün Eserleri başlığıyla Latiç’in kitaplarının Türkçeye kazandırılıyor olması çok kıymetli bir yayımcılık çabasıdır.

Söyleşi

100. sayımızla birlikte hazırlamaya başlayacağımız Yayınevi Hikâyeleri’nde sözü alternatif işler üreten, okurları edebiyatın özgün örnekleriyle tanıştıran sevdiğimiz yayınevlerine bırakıyoruz.

ŞahaneBirKitap

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor.

Editörden

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.