Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Yok Et ve Ağıt Yak




Toplam oy: 46
Siyahileri sevmeyen ama bir kurgu dâhilinde olduğu sürece yerlilere bayılan safari tutkunları, yanı başındaki göçmene tahammül edemeyen ama o göçmenlerin kendi ülkelerinden getirdikleri egzotik parçalarla süsledikleri restoranların müdavimi turistler, kutup ayısı hikâyelerinin bir parçası olmasalar da, eşlikleriyle aklımızda dolaşıyorlar.

“Bir dili konuşmak bir dünyayı, bir kültürü kuşanmak demektir.” Frantz Fanon 

 

Yoko Tawada, Rus edebiyatı okuyan, Alman edebiyatı bölümünde doktora yapan, çift dilli, Tokyo doğumlu bir yazar. 2006 yılından beri Berlin’de yaşıyor; Berlin Hayvanat Bahçesi’nde doğan, insanların ilgisini çekip kısa zamanda bir ikona dönüşen ve kartpostallardan pullara birçok ürünün üzerini fotoğraflarıyla süsleyen Knut adlı bir kutup ayısından yola çıkarak yazıyor Bir Kutup Ayısının Anıları’nı. Knut’un, yazarın Berlin’de yaşamaya başladığı 2006 yılında dünyaya geldiği düşünülürse, kutup ayısının en popüler dönemleri ve sonrasındaki trajik ölümü, yazarın Berlin’deki ilk yıllarını epey meşgul etmiş olsa gerek.

 

Üç kuşak kutup ayısının yaşamını aktarıyor Tawada. Büyükanneyle açılıyor kitap, büyükannenin deneyimi bir göçmen deneyimi; çift dilli yazar, dil karmasasının içinde bir kutup ayısını anlatıyor ilk hikâyede. Büyükanne kutup ayısı, yazdığı yaşamöyküsünü yayınevine yollar, yayınevi sahibi, büyükanneden habersiz yaşamöyküsünü dergide yayımlayınca hikâye dilden dile dolaşır ve büyükanne kendisine hayran bir kitle edinir. Bu kitle büyükannenin yazarlığına değil, deneyimlerine odaklanmaktadır: Onunla “röportaj yapmak, Doğu Bloğu’ndaki sanatçıların ve sporcuların durumuyla ilgili” konuşmak isterler. Bir şeyler yazması ama kesinlikle kendi dilinde yazması gerektiği söylenir; büyükanne kutup ayısı, Homo Sapiens’le aynı yolda yürümektedir ama onlardan biri olmadığı da kesinlikle tehditkâr olmayan fakat türlü jestlerle kendisine hatırlatılır; hikâyenin bu bölümlerinde, Tawada’nın ironik, mizahi dili, hüzünlü bir deneyimi müşfik bir anlatıya çevirir: büyükanne, yazar olabilirsin ama kendi dilinde yaz; bize kendi acılarından, ülkende yaşadığın kötülüklerden bahset.

 

Homo Sapiens’in yaşamöyküsüne hayranlığı, bir tür arzu nesnesine dönüştürür kutup ayısını; kendisini anlattığı sürece otantik bir figür olarak varlığını devam ettirebilir. Kendi dilinde yazdığı müddetçe, karsındaki için tüyleri okşanacak ve havaların sıcaklığı ve soğukluğu üzerine sorulara maruz kalacak bir nesneden öte bir sey değildir: Önemli olan fikirleri değil, “deneyimleri”dir.

 

Kitabın ikinci ve üçüncü hikâyesi, Toska ve Knut’un hikâyeleri. Büyükanne kutup ayısının birinci tekil anlatımı, ikinci bölümde insanın ağzından bir anlatıma dönüşür. Büyükannenin yavrusu Toska’dır bu hikâyenin kahramanı; bale okulunu başarıyla bitirmiştir –hâlâ kültürün içindedir– ama beklendiği üzere Kuğu Gölü’nde bile rol alamamıştır. Bir çocuk oyununda oynamaktadır ama repliği yoktur. Zararsız görünen homo sapiens’teki otantiklik özlemi öyle güçlü ve doyumsuzdur ki nesiller içinde kutup ayıları, Homo Sapiens’in bu arzusunu tatmin edemez hale gelir; Homo Sapiens’e sadece nesne değil, nesnenin içinde kendisini sunacağı, belki birkaç yapay havuzla süslenmiş bir mekân da gereklidir çünkü: hayvanat bahçeleri. Nitekim, üçüncü hikâye, Berlin Hayvanat Bahçesi’ndeki Knut’un hikâyesidir; dergide öykü yayımlatan büyükanne kutup ayısından, hayvanat bahçesindeki torun Knut’a…

 

EMPERYALİST BİR NOSTALJİ

 

Yazar bir söyleşisinde, doğayla ilişkisinin nasıl olduğu sorusunu Berlin’deki ormanlardan bahsederek yanıtlıyor; Tokyo’da orman olmadığından insanların masalarına koydukları Bonsai’lerden, bilgisayarlarının masaüstlerindeki orman imajlarından bahsediyor. Önce yok edip sonra üstüne ağıt yakmak: Kısa hayatı Berlin Hayvanat Bahçesi’nde sona eren kutup ayısı Knut’un hikâyesi. Renato Rosaldo’nun deyimiyle emperyalist bir nostalji: Önce yok et, sonra ağıt yak. Birini öldür ve ölümüne üzül. Doğayı mahvet, hayvanat bahçesine koş ya da masanın üzerine Bonsai ağaçları koy. Bu yönüyle, Bir Kutup Ayısının Anıları, insanın sadece baska türlerle ilişkisini değil, insanın başka ırklarla, dinlerle, etnik kimliklerle ilişkisine dair de çok şey söylüyor ve birçok ayrımı da gözler önüne seriyor; nesnenin içinde kendisini sunacağı süslenmiş mekânlar, sadece türler arasında değil çünkü: Siyahileri sevmeyen ama bir kurgu dâhilinde olduğu sürece yerlilere bayılan safari tutkunları, yanı başındaki göçmene tahammül edemeyen ama o göçmenlerin kendi ülkelerinden getirdikleri egzotik parçalarla süsledikleri restoranların müdavimi turistler, kutup ayısı hikâyelerinin bir parçası olmasalar da, eşlikleriyle aklımızda dolaşıyorlar.

 

 

BİR KUTUP AYISININ ANILARI
Yoko Tawada
ÇEV: Zehra Kurttekin
SİREN YAYINLARI 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Taşra, edebiyattan sinemaya geçişin en kestirme yoludur. Orada zaman, mekân ve insan sinematografik anlamın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir derinliğe sahiptir. Ancak bu derinlik çoğu zaman bir daralmayı, dışa kapalılığı, durağanlığı, kasvetli ve sonu gelmez bekleyişleri de içinde taşır. Bu yönüyle İnsanoğlunun ebedi yazgısını, ilk sürgün anını hatırlatan ihsaslarla doludur taşra.

İlk defa 2013 yılında Ayrıntı Yayınları’ndan, yeni edisyonu ise geçen ay Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Ferahlık Anına Övgü, Ömer F. Oyal’in dördüncü romanı. Yazarın romanın yanı sıra çeşitli türlerde eserleri bulunuyor.

Virginia Woolf’un (1882-1941) yaşarken basılı tek öykü kitabı olan Pazartesi ya da Salı (1921) bir öykü kitaplığında bulunması gereken önemli kitaplardan biridir. Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, Dalgalar, Deniz Feneri romanlarıyla bilinç akışı tekniğinin başarılı örneklerini vermiş bir öncüdür. Bu akım günümüzde de etkisini yoğun bir şekilde göstermektedir.

Emily Dickinson’a geçmeden önce kendi çocukluğumu ve bahçe hikâyemi anlatacağım size... Macera olsun diye evden kaçıp gün batarken kimsenin ruhu duymadan döndüğüm çocukluk yıllarımda, bütün evlerin bahçeli olduğunu sanırdım. Neden, çünkü şanslıydım; oturduğumuz sakin mahallede bütün evler bahçeliydi, bizimki de.

 

Hepimiz etrafında toplanacağımız hikâyeler arıyoruz. Çünkü bir bakıma hikâye, hayatın zihinlerimizdeki anlamlandırılmış yansımasıdır. Dünyadaki varlığımızı konumlandırabilmek ve bir anlama ulaşabilmek için şeylerin mekân ve zamanda nelere bağlı, nelerle birlikte olduğunu bilmeye muhtacız.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.