Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

“Allaturca” bir yalı…



Toplam oy: 139
Zeynep Rade
Oğlak Yayıncılık

Radyo oyunlarıyla tanıdığımız Zeynep Rade’nin “Boğaz’da yitip giden her hatıraya” ithaf ettiği ilk romanı Yeniköy’de Bir Yalı, Boğaz'ın bir asır önceki pitoreskini sergileyerek açılıyor. Şirket-i Hayriye vapurları mavi yeşil sularda nostaljinin tadını çıkarırcasına süzülüyor… İyot kokusu burnumuza dolarken, yalıların gıcırdayan tahta döşemesini duyuyoruz. Kitabın sonunda, bir albümün tozlu sayfalarından çıkma siyah-beyaz fotoğraflar var. Okura sürpriz bir hediye gibi sunulan bu fotoğraflar yazarın aile albümünden çıkmış olabilir.

 

1910’ da Halit Paşa, Levanten bir İtalyan çifti ikna(!) ederek, yalılarını değerinin çok altında bir fiyata satın alarak Boğaziçili statüsüne yükselir. Halit Paşa’nın paşalığı da şaibelidir üstelik. O, çocukken gelin olmuş Saliha Hanım, küçük oğul Enver ve lala Kehribar Hanım’ın yalıya yerleşmesiyle perde açılır.


Roman, Halit Paşa'nın huysuzlukları ve Saliha Hanım'ın erken gelen olgunluk ve kabullenmişliğiyle devam eder. Saliha Hanım bir cumhuriyet kadınıdır ve çocuklarını da öyle yetiştirmek ister ancak Boğaziçi’nde oturmanın yaşamlarına nasıl bir değişiklik getireceğini bilmemekte ve korkmaktadır. Pek çok şeyden korkar Saliha Hanım. Kalp kırmaktan, hak yemekten, kocasından, başkalarından, öte taraftan, omuz başındaki meleklerden, ahiret gününden, Fikret’in doğruluğundan, Enver’in yanlışlığından korkar... Dünya nimetlerinden faydalanmak aklına gelmez.

 



Çocukların büyümesiyle roman hız almaya başlar. Yeniköy’de Bir Yalı yakın tarihimizi de gözler önüne serer. Kapalı Çarşı’nın uçaklarla bombalandığını, Lebon Pastanesi’nin piramit pastasını, onun yerine açılan Markiz Pastanesi’ni, Büyük Maksim Gazinosu’nu, Pandeli’yi, Abdullah Lokantası’nı, İstinye dondurmacısı Veysel’i, Nakamura’nın oyuncak mağazasını, gazyağlı “Vezüv” sobasını hatırlarız.



Artık sahnede taban tabana zıt karakterli iki erkek kardeş vardır. Küçük oğul Fikret, İsviçre’de evlenerek kendine orada bir yaşam kurar. Enver yalıda kalacak, yıllar içinde Gargantua ile Oblomov arasında bir karaktere evrilecektir. Yaşamı haset, bölücülük ve dedikodudan ibarettir artık. Hırçın Boğaz'ın kendisi olmuştur Enver. Bununla birlikte en renkli karakter yine odur. Nüktedan, entelektüel, hazırcevap ve neşelidir. Fikret gibi “soğuk nevale” değildir. Fransızcayı anadili gibi konuşur, Tenten sevdalısı, en mühimi de boğazına düşkündür. Yemek yemek onun dünyasıdır. Öğle yemeği yerken akşam ne yiyeceğini düşünecek kadar obur, yalının iskelesine yürümeyecek kadar tembeldir. Tüm bu olumsuz taraflarına rağmen onu annesinden sonra en çok seven kişi lalası, Kehribar Hanım’dır. Enver Kehribar Hanım’ın hiç doğmamış oğlu, bazen de küçük kardeşidir. Kehribar Hanım, konu Enver olduğunda gözü kimseyi görmez, ona körü körüne bağlıdır.

 

Derken bir gün yalıya bir mutfak yardımcısı olarak alınır. İsmet Hanım’dır bu. Yoksulluktan gelen, gözünü para hırsı bürümüş İsmet yalıya bir yılan gibi nüfuz edecek, kısa sürede zehir gibi yayılacaktır. Yoksulken de zenginliğin ne olduğunu çözmüştür. “Zenginlik parayı tutmakta değil nasıl harcadığındadır,” sözü İsmet’e aittir.



Yeniköy’de Bir Yalı iki kardeşin kutuplaşmasıyla keskin bir viraja girer. İsmet Hanım’ın başını çektiği, Enver Bey’le el ele verdiği entrikalar silsilesiyle sayfaları çevirirken insan kimden nefret edip kime acıyacağını şaşırır. Okur kızmakla acımak arasında gidip gelirken adalet ve hak kavramını, asıl mağdurun kimliğini sorgulamaya başlar.

 

Gerçekçi ve zengin bir geçmiş resmi çizen bu romana "belgesel roman" demek yerinde olur. Rade, 6-7 Eylül olayları, 1950’lerle başlayan gecekondulaşma sürecini en ilginci de “Soyadı Kanunu” nun nasıl uygulamaya konulduğunu gözler önüne seriyor. Okurken, ciddi araştırmalar sonunda yazılmış bir romanın varlığından emin oluyoruz. Diğer bir ilginç nokta da, bölüm başlıkları olmuş; Bir Berdelacuz, Kadınlar İçinde Kadınsız Bir Yaşam, Oturduğu Ahır Eskisi, Çağırdığı İstanbul Türküsü, Dar Omuzlu Koca Kafalı Bir Kambur, Kürk Mantolu Madama…


Son olarak dilden bahsetmek yerinde olur. Osmanlıca tabir ve deyimler metni "baharatlandırmış." Rade, karakterlerin dilini dönemini yansıtabilmek amacıyla zamanla paralel götürmüş. Romanın başında yoğun rastladığımız eski Türkçe kelimeler ve deyimler, sayfalar ilerledikçe seyreliyor ve sonunda bugünkü sokak diline yakın bir hale geliyor.

Zeynep Rade entrika yazmayı seviyor. Romanıyla aynı anda yayınlanan öykü kitabı En Güzel Boşanma Hikâyeleri ve daha önce basılan radyo oyunu kitaplarında kurguladığı entrika lezzeti bu kitapta da 280 sayfa kesintisiz sunulmuş. Yeniköy’de Bir Yalı bu bakımdan rahatlıkla film veya dizi olabilecek bir kurgu ve zenginliğe sahip bir roman.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.