Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

“Gündüzler tekdüzedir, ya gece?



Toplam oy: 151
Suat Duman
Alakarga
Rakun, tek bir uzun zamanda, kent ışıklarında, alacakaranlıkta, aynı anda olup biten hikayelerin iç içe geçtiği, hızlı mı hızlı bir polisiye.

Can kendi halinde, günübirlik yaşayan bir taksi şoförü. Sıradan bir İstanbul akşamında, her zamanki gibi önce “Pazartesiler Hariç Fevkalade Memnunum Dünyaya Geldiğime” isimli müzik grubunu çalacakları bara bırakıyor; sonraki yolcusu ise Lord Fötrşapka “Sabancı Müzesi’ne…” diyor, müzeye vardıklarında beklemesini söylüyor, müzeden koşarak çıkıp Can’ın eline bir rulo tutuşturarak kendini Boğaz’ın serin sularına bırakıyor. Atlamadan önce tembih etmeyi de ihmal etmiyor: “Seni aradığımda resim sende olsa iyi olur.”

Suat Duman’ın Cinayet Mevsimi, Müruruzaman Cinayetleri ve Dünyanın Leşleri’nin ardından gelen dördüncü romanı Rakun, yüksek tempolu bir polisiye. Elindeki Picasso rulosuyla başına gelenleri idrak etmeye çalışan Can, polisin de peşine düşmesiyle çareyi bir metre elli altı santimetrelik boyuyla halter şampiyonluğundan çek senet mafyalığına uzanan bir kariyere imza atan Feyaz İslamoğlu’nu aramakta buluyor. Tam Feyaz’la buluşacaklarken bir binanın tepesinden kahramanımızın önüne düşüveren Ukraynalı Katya da maceraya ekleniverince, bir de üstüne üstlük kahramanımız Katya’ya âşık olunca, farklı kollardan ilerleyen olayların birbiriyle kesiştiği bir kovalamaca başlıyor. “Picasso’yu istemiyordum ama Katya’yı benden alamazlardı. Ben aslan değildim, kurt da değildim, ayı da. Ormana ben hükmetmiyordum, gücüm yetmezdi buna. Diğer taraftan evcil finosu da değildim kimsenin. Kedi köpekle karıştıran hata eder. Belki masum bir tilki, yemeğini kaptığı gibi kaçan, belki de işinin ehli bir rakun –dişlerini geçirdiği bir şeyi onu öldürmeden alamayacağınız en sevimlisi vahşilerin. Katya’yı benden yalnızca kendisi alabilirdi artık.”

 

 

Kısa sürede resmin peşindeki asıl hırsız Bay Muamma’nın, soyadlarından türeterek URARTU adını koydukları müzik gruplarıyla İstiklal Caddesi’nde müzik yapan üç yeteneksiz mühendislik öğrencisinin, bir yandan bu öğrencilere yardım etmeye çalışan bir yandan da fuhuş çetesi patronu Mühendis’in emrinde çalışan Keskin ve Yusuf’un, şarküteri sahibi ve uyuşturucu taciri müzmin bekâr Suzan Hanım’ın ve emrinde çalışan Tommy Vercetti gömlekli adamın, hayatla ancak tesadüflere sığınarak başa çıkabileceğini düşünüp hayatını altı sayısına emanet eden ve Can’dan altı çocuk yapmaya karar veren Yaren’in de bu kovalamacaya dahil olmasıyla heyecanlı bir takip başlıyor... Yüksek temposu sebebiyle, bilhassa ilk başlarda anlatılan farklı hikayeler birbiriyle kesişene kadar, olayları takip etmek biraz kafa karıştırıcı olsa da, Rakun akıcı ve gündelik dili, ara sıra insanı gülümseten kara mizahı sayesinde bir solukta okunan bir polisiye. Nispeten kısa olmasına ve çok fazla karakter barındırmasına rağmen kahramanların ve birbirleriyle ilişkilerinin özenle tasarlanarak yazılmış olduklarını ve Duman’ın Oğuz Atay’a selamlarının tam yerini bulduğunu söyleyebilirim. Kitabın son bölümünde, tek mekanda geçen ve olayların çözüldüğü o şölensel son sahnenin ardından geriye dönüp eski bir hikayeyi anlatmaya gerek var mıydı, işte ondan pek emin değilim.

Rakun, tek bir uzun zamanda, kent ışıklarında, alacakaranlıkta, aynı anda olup biten hikayelerin iç içe geçtiği, hızlı mı hızlı bir polisiye. Ölmeyen kazanmış sayılır mı, karar okurun elbette…

 

 


 

 

 

Görsel: Unsplash

 

SabitFikir arşivinden ek okuma: Esaslı Kaybeden

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.