Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

“Gündüzler tekdüzedir, ya gece?



Toplam oy: 182
Suat Duman
Alakarga
Rakun, tek bir uzun zamanda, kent ışıklarında, alacakaranlıkta, aynı anda olup biten hikayelerin iç içe geçtiği, hızlı mı hızlı bir polisiye.

Can kendi halinde, günübirlik yaşayan bir taksi şoförü. Sıradan bir İstanbul akşamında, her zamanki gibi önce “Pazartesiler Hariç Fevkalade Memnunum Dünyaya Geldiğime” isimli müzik grubunu çalacakları bara bırakıyor; sonraki yolcusu ise Lord Fötrşapka “Sabancı Müzesi’ne…” diyor, müzeye vardıklarında beklemesini söylüyor, müzeden koşarak çıkıp Can’ın eline bir rulo tutuşturarak kendini Boğaz’ın serin sularına bırakıyor. Atlamadan önce tembih etmeyi de ihmal etmiyor: “Seni aradığımda resim sende olsa iyi olur.”

Suat Duman’ın Cinayet Mevsimi, Müruruzaman Cinayetleri ve Dünyanın Leşleri’nin ardından gelen dördüncü romanı Rakun, yüksek tempolu bir polisiye. Elindeki Picasso rulosuyla başına gelenleri idrak etmeye çalışan Can, polisin de peşine düşmesiyle çareyi bir metre elli altı santimetrelik boyuyla halter şampiyonluğundan çek senet mafyalığına uzanan bir kariyere imza atan Feyaz İslamoğlu’nu aramakta buluyor. Tam Feyaz’la buluşacaklarken bir binanın tepesinden kahramanımızın önüne düşüveren Ukraynalı Katya da maceraya ekleniverince, bir de üstüne üstlük kahramanımız Katya’ya âşık olunca, farklı kollardan ilerleyen olayların birbiriyle kesiştiği bir kovalamaca başlıyor. “Picasso’yu istemiyordum ama Katya’yı benden alamazlardı. Ben aslan değildim, kurt da değildim, ayı da. Ormana ben hükmetmiyordum, gücüm yetmezdi buna. Diğer taraftan evcil finosu da değildim kimsenin. Kedi köpekle karıştıran hata eder. Belki masum bir tilki, yemeğini kaptığı gibi kaçan, belki de işinin ehli bir rakun –dişlerini geçirdiği bir şeyi onu öldürmeden alamayacağınız en sevimlisi vahşilerin. Katya’yı benden yalnızca kendisi alabilirdi artık.”

 

 

Kısa sürede resmin peşindeki asıl hırsız Bay Muamma’nın, soyadlarından türeterek URARTU adını koydukları müzik gruplarıyla İstiklal Caddesi’nde müzik yapan üç yeteneksiz mühendislik öğrencisinin, bir yandan bu öğrencilere yardım etmeye çalışan bir yandan da fuhuş çetesi patronu Mühendis’in emrinde çalışan Keskin ve Yusuf’un, şarküteri sahibi ve uyuşturucu taciri müzmin bekâr Suzan Hanım’ın ve emrinde çalışan Tommy Vercetti gömlekli adamın, hayatla ancak tesadüflere sığınarak başa çıkabileceğini düşünüp hayatını altı sayısına emanet eden ve Can’dan altı çocuk yapmaya karar veren Yaren’in de bu kovalamacaya dahil olmasıyla heyecanlı bir takip başlıyor... Yüksek temposu sebebiyle, bilhassa ilk başlarda anlatılan farklı hikayeler birbiriyle kesişene kadar, olayları takip etmek biraz kafa karıştırıcı olsa da, Rakun akıcı ve gündelik dili, ara sıra insanı gülümseten kara mizahı sayesinde bir solukta okunan bir polisiye. Nispeten kısa olmasına ve çok fazla karakter barındırmasına rağmen kahramanların ve birbirleriyle ilişkilerinin özenle tasarlanarak yazılmış olduklarını ve Duman’ın Oğuz Atay’a selamlarının tam yerini bulduğunu söyleyebilirim. Kitabın son bölümünde, tek mekanda geçen ve olayların çözüldüğü o şölensel son sahnenin ardından geriye dönüp eski bir hikayeyi anlatmaya gerek var mıydı, işte ondan pek emin değilim.

Rakun, tek bir uzun zamanda, kent ışıklarında, alacakaranlıkta, aynı anda olup biten hikayelerin iç içe geçtiği, hızlı mı hızlı bir polisiye. Ölmeyen kazanmış sayılır mı, karar okurun elbette…

 

 


 

 

 

Görsel: Unsplash

 

SabitFikir arşivinden ek okuma: Esaslı Kaybeden

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar.

Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis’e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin’in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor.

Kulis

''Zaten Güzel Olan Muammanın Gölgesinde Gülmeyi Başarabilmek''

ŞahaneBirKitap

Bu, gecikmiş bir yazı. Zira Amerikalı genç yazar Maile Meloy’un öykü kitabı Tek İstediğim Her İkisi Birden’in Türkçede yayınlanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçti.

Editörden

Oğuz Atay’ı ilk defa okuyan bir insanın karşılaşacağı şaşkınlığı kesinlikle “dolaysızlık” olarak açıklayabilirim. Atay, diğer yazarların aksine kahramanlarının arasına girip, oradan konuşmak ister. Siz de herhangi bir Atay metnini okurken, önünüzde tabaka tabaka açılan katmanlar arasında kendinize rastlarsınız. Çünkü metinler tıka basa “yarı aydın”la doludur.