Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

“Olanlar hep birbiriyle ilişkilidir ve aynıdır”



Toplam oy: 54
Hikmet Hükümenoğlu
Can Yayınları
Körburun, ülkemizin siyasi ve toplumsal olarak tuhaf dönemeçlerinden birine denk gelmiş kıymetli bir roman.

Hikmet Hükümenoğlu’nun son romanı Körburun büyük bir roman. Bunu söylerken, kelimenin işaret ettiği iki anlamı da kastediyorum: İlk olarak, yaklaşık 600 sayfaya yayılan bu cüsseli roman, elinize aldığınızda size uzun soluklu bir okuma vaat ediyor. İkinci olarak ise –fiziksel hacminden çok daha önemlisi–  kapsadığı zaman ve gerçekliğin yanı sıra içerdiği karakter sayısı ve bundan mütevellit girift ilişki ağlarıyla, okudukça başka başka kapılar açarak okuru yeni dünyalara davet eden, zamanda yolculuklara çıkaran, farklı temalar arasında yumuşak geçişlerle seyahat ettiren, kurmacanın geniş topraklarına yayılmış, zengin bir eser. Kuşkusuz böylesi geniş bir alanda at koşturmak hiç kolay iş değil. Bunca farklı tarihsel dönemde bunca karaktere ses vermek, bunu yaparken her birinin otantikliğini ve biricikliğini korumak, tutarlı olmak, ipin ucunu kaçırmamak, attığın çengellerin hakkını verebilmek, sonradan söküklere sebebiyet verecek şekilde ilmek atlamamak ve sanırım en önemlisi çemberi tamamlamak büyük bir metinle hercümerç olmaya gönüllü bir yazarın en ciddi sınavlarından biri… Hükümenoğlu, kanımca bu sınavı geçmiş!  Romanı bir bütün yapan her bir hikayecik birbirine sıkı sıkı örülmüş; roman bu haliyle şahsına münhasır dünyasını yaratabilmiş ve okurunu o dünyaya davet etmek konusunda ısrarcı.

 

Bir roman bizim için öncesiz bir ürün olsa da, aslında uzun bir yolun son durağı. O son ürünü okuyup da hakkında fikir edinmenin yanı sıra ben eğer bilgi alma şansım varsa bir okur olarak işin mutfağını da merak eden biriyim. Bir eseri bugüne getiren sürecin ayrıntıları da en az eserin kendisi kadar fikir veriyor çünkü, neticeyi özümsemek için ekstra bir yardım sunuyor. Hükümenoğlu, bloğunda, kitabına dair kaleme aldığı bir yazıda üç buçuk yılda yazdığı romanın hikayesini şöyle özetliyor (ki bunu yaparken Körburun’un geniş kapsamını tarifliyor): “04:00 beni ruhen çok yormuştu ve tek istediğim biraz daha eğlenceli şeyler yazmaktı. Eğlenceliden kastım, metnin neşeli olması değil. Yazarken kendi kendimi daha fazla eğlendirebileceğim fırsatlar yaratmam. Sanırım bu yüzden bir seri öykü yazmaya karar verdim. (...) 04:00'ün son düzeltmelerini yaparken kafamda bir-iki öykünün kahramanları belirmeye başlamıştı bile. (...) Temiz bir defter ve yeni kalemler satın aldım. (...) Masanın başına oturup yazacağım öykülerle ilgili notlar çıkarmaya başladım. Ve çok geçmeden tüm planlarım tepetaklak oldu. (…) Sekiz-dokuz kısa öykü diye oturduğum masanın başından üç buçuk yıl sonra 700 sayfalık bir romanla kalktım. İşte Körburun böyle ortaya çıktı. (…) Artık öyle bir noktaya gelmiştim ki bütün öyküler birbirini yutmuş ve tek bir öykü halini almıştı. Tüm karakterlerin birbirleriyle bir bağı, bir ilişkisi vardı. Birbirlerinin hayatına girip çıkıyorlar, arkalarında zincirleme trafik kazası gibi hasarlar bırakıyorlardı. Defterlerime baktım ve öykü yazma planımın suya düştüğünü fark ettim. 1960'da başlayan ve 90'lara kadar uzanan kocaman bir kurgu çıktı ortaya.”

 

 

İstanbul'un burnunun dibinde ama bir o kadar da uzak

 

Peki Körburun ne hakkında? Öncelikle romana da ismini veren Körburun adası hakkında konuşmak gerek: Bir coğrafi şekilden fazlası olan Körburun, İstanbul açıklarında bir ada. Şehirlilerin pek rağbet etmediği, ziyaretçisi seyrek, vapurun bile günde sabah ve akşam olmak üzere sadece iki kez uğradığı, Rum azınlıkların Türklerle herhangi bir sorun yaşamaksızın birlikte yaşadığı, içine kapalı, kendi halinde bir ada burası. Her yazar, zihninde yeşeren bir hikayeyi anlatmaya koyulduğunda kuşkusuz pek çok şeyle birlikte kurgusunu üzerine inşa edeceği bir mekanın peşine düşüyor ya, işte o yaratılan ya da tariflenen mekan, romanı şahlandırabildiği gibi plastik bir dünyaya da mahkum edebiliyor. Körburun bu açıdan iyi işleyen bir icat. İcat diyorum çünkü Prens Adaları’nın onuncusu olarak kayda geçen ve gerçekte olmayan bu yok-ada, Hükümenoğlu’nun yarattığı bir fantazya. Hükümenoğlu bu tercihine dair, “Kurgu için yeni bir coğrafya-tarih yaratma daha uygundu,” diyor. Ve kanımca bir yazar olarak niyetlendiği bu yaratımı başarıyla hayata geçiriyor. Bu konuda şu cümleleri de oldukça aydınlatıcı: “o kurguyu Büyükada'nın tarihini ve coğrafyasını bozmadan bir türlü yerine oturtamıyordum. İşte o yüzden kendi adamı yaratmaya karar verdim. İnsanların pek hatırlamadığı, turistlerin rağbet etmediği, akıntılar yüzünden teknelerin yanaşmadığı, günde sadece iki vapur seferi yüzünden gidip gelmesi dert olan, İstanbul'un burnunun dibinde ama bir o kadar da uzak, onuncu Prens Adası.”


Ada, bir zemin olmanın yanı sıra eş zamanlı olarak Hükümenoğlu’nun yarattığı onlarca karakterden biri yer yer neredeyse bir bedene kavuşuyor; söz almasa da fon oluşturduğu, nesiller arası akıp giden ve farklı dünyalar arasında köprüler kuran kalabalık hikayelerin merkezinde, üzerine düşen pasları layıkıyla karşılıyor. Bu haliyle “mekanın belleği”, “mekan ile insan ilişkisi” açısından da roman okura çok şey söylüyor.


Beri yandan, bu hayali adanın varlığı romanı gerçek dışı bir yere asla taşımıyor, olan biten her şeyin mayasında bir ülkenin tarihinde gerçekten yaşanmış hem siyasi hem de toplumsal olaylar var. Türkiye’de 1960 ila 1990 yılları arasında vuku bulan, bireylerin yaşamlarını türlü şekillerde derinden ekleyen yıkıcı tarihsel olayların gölgesinde ilerleyen roman, bu özelliğiyle bir ülkenin otuz yılının fotoğrafını çekiyor. En çok da bu özelliğiyle Körburun adası, kurguyu taşıyan bir zemin olarak, (ki etrafı sularla çevrili ve “dünyaya uzak” bir ada olmasının tercih edilmesi bu fırsatı yaratan en önemli şey) roman için bir laboratuvar işlevi görüyor. Üzerinde ve civarında otuz yıl boyunca yaşanan, yıllar içinde biçim ve şekil değiştirse de özünde aynı motivasyonla tekrar tekrar gerçekleşen türlü olay ve ilişki vesilesiyle (27 Mayıs olayları, 1964’te Rumların sınır dışı edilmesi, 12 Eylül vs).  Körburun bir topluma bakmak, onu mercek altına alıp incelemek ve anlamak, ülkenin kaderinin bireyin kaderini nasıl hunharca etkilediğini, tarihin –özellikle yüzleşilmeyen tarihin– tekerrür ettiğini ve her neslin toplumsal buhranlar adına kendi payına düşeni yaşadığını çözümlemek üzere eksiksiz bir kesit sunuyor.


Körburun, talih mi yoksa talihsizlik mi pek tanımlamayadigim bir şekilde ülkemizin siyasi ve toplumsal olarak tuhaf dönemeçlerinden birine denk gelmiş kıymetli bir roman. “Ülkemizin tarihi öyle kısır bir döngü ki, ister 60'ları yazın, ister 70'leri ya da 80'leri, aslında hep bugünü anlatıyorsunuz,” diyen Hükümenoğlu’na katılmamak elde değil. Sırf bu sebeple alabildiğine güncel ve capcanlı.

 

 

Hikmet Hükümenoğlu’nun çizgileriyle Körburun adası (hikmethukumenoglu.com’dan)

 

 


 

 

Görsel: Türksen Kızıl

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

“Roman ve şehir birbirine benzer. Bir sonraki sayfada ya da bir sonraki sokakta neyle karşılaşacağımızı bilemeyiz,” diyor Michal Ajvaz bir söyleşisinde. Öteki Şehir adlı romanında da, hem bir kitabın sayfalarında hem de bir şehrin sokaklarında başka dünyalara doğru çıkılan tuhaf bir yolculuğun öyküsünü anlatıyor.

 

1987 yılında Phosphore dergisine verdiği bir röportajda, “Bir yazar olarak işim, felsefenin temel meselelerini herkesin kolaylıkla anlayabileceği simgesel bir anlatımla erişilir kılmaktan ibarettir,” diyen Fransız yazar Michel Tournier’nin felsefi denemelerini içeren Düşüncelerin Aynası, yakın bir zaman önce Türkçede de yayımlandı.

 

Yazan kişinin yazdığı her metnin –bunu belirtse de, belirtmese de– öyle ya da böyle otobiyografik olduğu, onun yaşamından kesitler veyahut izler taşıdığı gerçeği bir tarafa, bir yazarın bile isteye otobiyografik –üstelik kurmaca– bir metnin başına oturması ve oradan kendini imha etmeden kalkması zor bir yolculuk. İnsanın kendi kendisinni ameliyat etmesi gibi bir şey bu.

Dönem filmleri ve dizileri gibi dönem romanları da bugünlerde revaçta. Bunun nedeni eskiye özlem mi, yoksa zamanı durduran bir şey mi, orası biraz muamma. Fakat fazla tartışma götürmeyen şey, geçmişin şimdilerde çoğumuzun üstüne geldiği. Vakti zamanında Fred Uhlman’ın da yüzleştiği durum buydu.

Sadece bizde değil, çizgi romanın endüstri olduğu ülkelerde bile olabiliyor, grafik romanla ilgili yanlış bir algı var. Sanılıyor ki, başlayıp biten bir serüveni anlatan her tek çizgi roman eseri grafik romandır. İlgisi yok; baskı niteliği, sunum, hacim veya başlayıp bitmesiyle açıklanamaz grafik roman.

Söyleşi

Tevfik Uyar’la söyleşi:


"Günümüz bilimkurgusu, bugünün teknolojilerini alıp daha da büyütmek şeklinde bir içeriğe sahip değil."


Ece KARAAĞAÇ

 

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.