Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

“Olanlar hep birbiriyle ilişkilidir ve aynıdır”



Toplam oy: 543
Hikmet Hükümenoğlu
Can Yayınları
Körburun, ülkemizin siyasi ve toplumsal olarak tuhaf dönemeçlerinden birine denk gelmiş kıymetli bir roman.

Hikmet Hükümenoğlu’nun son romanı Körburun büyük bir roman. Bunu söylerken, kelimenin işaret ettiği iki anlamı da kastediyorum: İlk olarak, yaklaşık 600 sayfaya yayılan bu cüsseli roman, elinize aldığınızda size uzun soluklu bir okuma vaat ediyor. İkinci olarak ise –fiziksel hacminden çok daha önemlisi–  kapsadığı zaman ve gerçekliğin yanı sıra içerdiği karakter sayısı ve bundan mütevellit girift ilişki ağlarıyla, okudukça başka başka kapılar açarak okuru yeni dünyalara davet eden, zamanda yolculuklara çıkaran, farklı temalar arasında yumuşak geçişlerle seyahat ettiren, kurmacanın geniş topraklarına yayılmış, zengin bir eser. Kuşkusuz böylesi geniş bir alanda at koşturmak hiç kolay iş değil. Bunca farklı tarihsel dönemde bunca karaktere ses vermek, bunu yaparken her birinin otantikliğini ve biricikliğini korumak, tutarlı olmak, ipin ucunu kaçırmamak, attığın çengellerin hakkını verebilmek, sonradan söküklere sebebiyet verecek şekilde ilmek atlamamak ve sanırım en önemlisi çemberi tamamlamak büyük bir metinle hercümerç olmaya gönüllü bir yazarın en ciddi sınavlarından biri… Hükümenoğlu, kanımca bu sınavı geçmiş!  Romanı bir bütün yapan her bir hikayecik birbirine sıkı sıkı örülmüş; roman bu haliyle şahsına münhasır dünyasını yaratabilmiş ve okurunu o dünyaya davet etmek konusunda ısrarcı.

 

Bir roman bizim için öncesiz bir ürün olsa da, aslında uzun bir yolun son durağı. O son ürünü okuyup da hakkında fikir edinmenin yanı sıra ben eğer bilgi alma şansım varsa bir okur olarak işin mutfağını da merak eden biriyim. Bir eseri bugüne getiren sürecin ayrıntıları da en az eserin kendisi kadar fikir veriyor çünkü, neticeyi özümsemek için ekstra bir yardım sunuyor. Hükümenoğlu, bloğunda, kitabına dair kaleme aldığı bir yazıda üç buçuk yılda yazdığı romanın hikayesini şöyle özetliyor (ki bunu yaparken Körburun’un geniş kapsamını tarifliyor): “04:00 beni ruhen çok yormuştu ve tek istediğim biraz daha eğlenceli şeyler yazmaktı. Eğlenceliden kastım, metnin neşeli olması değil. Yazarken kendi kendimi daha fazla eğlendirebileceğim fırsatlar yaratmam. Sanırım bu yüzden bir seri öykü yazmaya karar verdim. (...) 04:00'ün son düzeltmelerini yaparken kafamda bir-iki öykünün kahramanları belirmeye başlamıştı bile. (...) Temiz bir defter ve yeni kalemler satın aldım. (...) Masanın başına oturup yazacağım öykülerle ilgili notlar çıkarmaya başladım. Ve çok geçmeden tüm planlarım tepetaklak oldu. (…) Sekiz-dokuz kısa öykü diye oturduğum masanın başından üç buçuk yıl sonra 700 sayfalık bir romanla kalktım. İşte Körburun böyle ortaya çıktı. (…) Artık öyle bir noktaya gelmiştim ki bütün öyküler birbirini yutmuş ve tek bir öykü halini almıştı. Tüm karakterlerin birbirleriyle bir bağı, bir ilişkisi vardı. Birbirlerinin hayatına girip çıkıyorlar, arkalarında zincirleme trafik kazası gibi hasarlar bırakıyorlardı. Defterlerime baktım ve öykü yazma planımın suya düştüğünü fark ettim. 1960'da başlayan ve 90'lara kadar uzanan kocaman bir kurgu çıktı ortaya.”

 

 

İstanbul'un burnunun dibinde ama bir o kadar da uzak

 

Peki Körburun ne hakkında? Öncelikle romana da ismini veren Körburun adası hakkında konuşmak gerek: Bir coğrafi şekilden fazlası olan Körburun, İstanbul açıklarında bir ada. Şehirlilerin pek rağbet etmediği, ziyaretçisi seyrek, vapurun bile günde sabah ve akşam olmak üzere sadece iki kez uğradığı, Rum azınlıkların Türklerle herhangi bir sorun yaşamaksızın birlikte yaşadığı, içine kapalı, kendi halinde bir ada burası. Her yazar, zihninde yeşeren bir hikayeyi anlatmaya koyulduğunda kuşkusuz pek çok şeyle birlikte kurgusunu üzerine inşa edeceği bir mekanın peşine düşüyor ya, işte o yaratılan ya da tariflenen mekan, romanı şahlandırabildiği gibi plastik bir dünyaya da mahkum edebiliyor. Körburun bu açıdan iyi işleyen bir icat. İcat diyorum çünkü Prens Adaları’nın onuncusu olarak kayda geçen ve gerçekte olmayan bu yok-ada, Hükümenoğlu’nun yarattığı bir fantazya. Hükümenoğlu bu tercihine dair, “Kurgu için yeni bir coğrafya-tarih yaratma daha uygundu,” diyor. Ve kanımca bir yazar olarak niyetlendiği bu yaratımı başarıyla hayata geçiriyor. Bu konuda şu cümleleri de oldukça aydınlatıcı: “o kurguyu Büyükada'nın tarihini ve coğrafyasını bozmadan bir türlü yerine oturtamıyordum. İşte o yüzden kendi adamı yaratmaya karar verdim. İnsanların pek hatırlamadığı, turistlerin rağbet etmediği, akıntılar yüzünden teknelerin yanaşmadığı, günde sadece iki vapur seferi yüzünden gidip gelmesi dert olan, İstanbul'un burnunun dibinde ama bir o kadar da uzak, onuncu Prens Adası.”


Ada, bir zemin olmanın yanı sıra eş zamanlı olarak Hükümenoğlu’nun yarattığı onlarca karakterden biri yer yer neredeyse bir bedene kavuşuyor; söz almasa da fon oluşturduğu, nesiller arası akıp giden ve farklı dünyalar arasında köprüler kuran kalabalık hikayelerin merkezinde, üzerine düşen pasları layıkıyla karşılıyor. Bu haliyle “mekanın belleği”, “mekan ile insan ilişkisi” açısından da roman okura çok şey söylüyor.


Beri yandan, bu hayali adanın varlığı romanı gerçek dışı bir yere asla taşımıyor, olan biten her şeyin mayasında bir ülkenin tarihinde gerçekten yaşanmış hem siyasi hem de toplumsal olaylar var. Türkiye’de 1960 ila 1990 yılları arasında vuku bulan, bireylerin yaşamlarını türlü şekillerde derinden ekleyen yıkıcı tarihsel olayların gölgesinde ilerleyen roman, bu özelliğiyle bir ülkenin otuz yılının fotoğrafını çekiyor. En çok da bu özelliğiyle Körburun adası, kurguyu taşıyan bir zemin olarak, (ki etrafı sularla çevrili ve “dünyaya uzak” bir ada olmasının tercih edilmesi bu fırsatı yaratan en önemli şey) roman için bir laboratuvar işlevi görüyor. Üzerinde ve civarında otuz yıl boyunca yaşanan, yıllar içinde biçim ve şekil değiştirse de özünde aynı motivasyonla tekrar tekrar gerçekleşen türlü olay ve ilişki vesilesiyle (27 Mayıs olayları, 1964’te Rumların sınır dışı edilmesi, 12 Eylül vs).  Körburun bir topluma bakmak, onu mercek altına alıp incelemek ve anlamak, ülkenin kaderinin bireyin kaderini nasıl hunharca etkilediğini, tarihin –özellikle yüzleşilmeyen tarihin– tekerrür ettiğini ve her neslin toplumsal buhranlar adına kendi payına düşeni yaşadığını çözümlemek üzere eksiksiz bir kesit sunuyor.


Körburun, talih mi yoksa talihsizlik mi pek tanımlamayadigim bir şekilde ülkemizin siyasi ve toplumsal olarak tuhaf dönemeçlerinden birine denk gelmiş kıymetli bir roman. “Ülkemizin tarihi öyle kısır bir döngü ki, ister 60'ları yazın, ister 70'leri ya da 80'leri, aslında hep bugünü anlatıyorsunuz,” diyen Hükümenoğlu’na katılmamak elde değil. Sırf bu sebeple alabildiğine güncel ve capcanlı.

 

 

Hikmet Hükümenoğlu’nun çizgileriyle Körburun adası (hikmethukumenoglu.com’dan)

 

 


 

 

Görsel: Türksen Kızıl

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.