Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Akif Emre ile mekanı paranteze almadan



Toplam oy: 4
Akif Emre’nin mekân yazılarını okurken, İslam’ın mekânsal bağlamını, hayatın içine girerek yeniden yaşarsınız. O her bir iz ve göstergeyi o kadar iyi yorumlar ki, onun bağlı olduğu fıkhî, kelâmî veya irfânî ilkeyi de adeta hayatın içine yeniden dahil eder. Mekân yazılarında ister İstanbul’dan söz etsin ister Isfahan’dan ya da Mostar’dan, Endülüs’ten, Kudüs’ten söz etsin fark etmez. O her mekânda bir inancın tezahürünü görür.

Akif Emre son dönem İslamcılığının en müstesna isimlerinden biridir. Yaşadığı tarih diliminde İslamcılığın modernleşme, selefileşme ve muhafazakarlaşma eğilimlerine rağmen o duruşunu ve tavrını yitirmeyen, İslamcılığı bir hafıza, dil, hayat nizamı ve dünya görüşü bağlamında bütünlük ve süreklilik ilkeleri ile sürekli gündemde tutan insandır. Onun İslamcılığını pek çoğundan ayıran en önemli husus, İslam’ı bir ütopya ve distopya olmaktan kurtaran bakış açısıdır. Ona göre İslam bir hayat nizamı ve dünya görüşü olarak inanılmış, yaşanmış ve ahlak/medeniyet olarak da dünyanın diğer kesimlerine örneklik teşkil etmiştir. Dolayısıyla biz bugün İslam eksenli bir dünya görüşü veya hayat nizamından söz ediyorsak aynı zamanda bir ortak dilden, hafızadan, tarihi tecrübeden ve bir gerçeklikten söz ediyoruz demektir.

Dünya görüşünün hayatta karşılığı olmalı

Modernist ve selefi İslamcılığın tarihsel tecrübeyi reddeden veya yok sayan ya da tarihsel tecrübeden bağlamlarına uygun seçmeceler yapmasına, muhafazakarların romantik ve nostaljik tutumlarına karşın Akif Emre, İslam’ın hayat nizamı ve dünya görüşü pratiğine bilhassa mekân üzerinden ayrı bir önem verir. Ona göre mekânda ve mimarîde var olan bir iz ve gösterge, tarihsel anlamda bize kalan bir fıkıh, kelam, hikmet ve irfan eseri kadar hatta onlardan daha da fazla bir öneme sahiptir. Çünkü bir inanç eş zamanlı olarak aynı zamanda mekânda tezahür eder. Dolayısıyla bugün tarihsel tecrübemizden bize kalan bir mimari eser, bir şehir, bir tekke, bir türbe, bir medrese, bir mahalle bizim için önemli göstergelerdir. Hatta literal olanın soyutluğuna karşın bunlar somut olmaları itibari ile hafızamızı ve dilimizi kazanabilmemiz bakımından literal olandan daha kıymetlidir. Çünkü literal olanı modern paradigmaya göre indirgeyip “modernleştirmek” çok daha ucuz ve kolaydır. Lakin bir mekânı veya mekâna ait bir unsuru, modernleştirme çabalarına rağmen aslî unsurundan koparabilmek, onu bertaraf edebilmek veya dönüştürebilmek daha zordur.
Bundan dolayıdır ki Akif Emre, literal olanla eş zamanlı olarak aynı zamanda tarihî tecrübenin en önemli izleri ve göstergeleri olan mekâna ait unsurları da görmemiz, okumamız ve tevil etmemiz gerektiğine inanır. Daha da ötesi mekânı iyi anlamamız aynı zamanda literal olanı daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Çünkü mekânda olan literatürde olanın ete kemiğe bürünmüş halidir.
Akif Emre bunun bilincinde olduğu için Turgut Cansever’den Mimar Sinan’a oradan da bütün bir tarihe, İslam düşüncesinin zamana ve mekâna nakşedilmesinin, bir inancın Medine üzerinden nasıl bir şehre, hayata, medineye dönüştüğünün altını çizer. Çünkü ona göre İslam sırf bir zihin meselesi veya düşünce mevzuu değil aynı zamanda bir hayat ve dünya mevzuudur.
İslam bir inanç/akide olarak insanı ve toplumu, bir din olarak zamanı, mekânı ve hayatı belirler. Dolayısıyla bir insanın İslam’ı akide olarak benimsemesi onu sırf düşünsel ve zihinsel bir bağlama indirgemez. Bununla birlikte İslam din olarak zamanı, mekânı ve hayatı da belirler. Bir insanın evini, sokağını, mahallesini, şehrini tayin eder. Ahlak, adalet ve mahremiyet, sırf bilinen ve inanılan bir şey değil aynı zamanda yaşanılan bir şeydir.
Akif Emre’nin mekân yazılarını okurken, İslam’ın mekânsal bağlamını, hayatın içine girerek yeniden yaşarsınız. O her bir iz ve göstergeyi o kadar iyi yorumlar ki, onun bağlı olduğu fıkhî, kelâmî veya irfânî ilkeyi de adeta hayatın içine yeniden dahil eder. Mekân yazılarında ister İstanbul’dan söz etsin ister Isfahan’dan ya da Mostar’dan, Endülüs’ten, Kudüs’ten söz etsin fark etmez. O her mekânda bir inancın tezahürünü görür. Bir fıkhın veya fıkhî ilkenin adalet olarak nasıl ete kemiğe büründüğünü, bir kelâmî ilkenin nasıl şehirleştiğini, bir irfânî ilkenin nasıl şehrin ahlakını belirlediğini anlatır uzun uzun.
Ona göre literal anlamdaki metinlerimizi modern değerlere göre indirgemeye karşılık, modern zamana ve mekâna daha ciddi anlamda direnen mekanların üzerinden izlerimizi ve göstergelerimizi daha iyi görebilir ve onu hayatta tutabiliriz. Hatta literal metinlerimizi anlamada modern değerleri değil mekâna ait unsurlarımızı esas alırsak daha doğru bir anlama biçimine de sahip olabiliriz. Söz konusu literal unsurların mücessem hali olan eserler vasıtası ile yeniden literatürü doğru anlayabiliriz. Bu minvalde mekânın da karşı karşıya bulunduğu tehlikelerin farkındadır Akif Emre… Literal olanı modernleştirenlerin mekânsal olanları da müzeleştirerek, yıkarak, romantik bağlama indirgeyerek, bağlamından kopararak modernleştirdiklerinin de farkındadır. Öyleyse mekânsal olanı önceleyerek literal olanı anlama çabası, bir hafıza ve dilin oluşması imkanını içinde taşır. Bir hafıza ve dile sahip değilseniz hiçbir şeyi hayatta tutabilme imkânınız olmaz. Dolayısıyla hayatta karşılığı olmayan bir şeyin de dünya görüşü olma ihtimali yoktur.
Mekânda olanı hayatta tutmamız gerekir
Akif Emre’nin en temel önerisi mekândaki ve zamandaki sekülerleşmeye rağmen literal olanı kalbimizde/aklımızda tuttuğumuz gibi mekânda olanı da hayatta tutmamız gerekir. Dolayısıyla inandığımızın sırf fikrî ve kalbî bir şey olarak kalmaması onun hayatta tutunması ile ilgilidir. Çünkü ona göre mimarlık, insanın varoluş sorununa ilişkin en geniş ve derin çözümlemelerin birleştiği bir disiplindir. Turgut Cansever’den de ilhamla mekâna koyduğumuz her taş, bir caddenin yaptığı her kıvrım, varlık-evren-yaratıcı ilişkisini nasıl kavradığımızdan bağımsız değildir.
Mekân dinin hayata dönüştüğü, şehir de dinin dünya görüşü haline geldiği yerdir. İnsan yaratılışı itibari ile bu dünyaya, bu mekâna hilafet görevi ile gönderilmiş Allah da onu Risalet’le takviye etmiştir. Öyleyse insanın bu dünyadaki geçici ömrü onun bu mekânda kulluğunun gereği olarak göstereceği salih amelle doğrudan ilişkilidir. İman eden ve salih amel işleyen insan, imanı ile müteâl olana tutunurken salih amel ile de mekâna, hayata tutunur. İşte mekânda, hayatta yapıp ettikleri imanının gereği olan salih amelden başka bir şey olamaz. Dolayısıyla insanın mekânda, hayatta yaptıkları salih amelden başka bir şey değildir. Evlerimizi, sokaklarımızı, mahallemizi, şehirlerimizi salih amelin tezahürü olarak görürüz. Akif Emre için geçmişiyle ortak ve sağlıklı bir ilişki kuramayan toplumlar marazî, makul olmayan tepkiler verirler. Çünkü tarih bilinci olmayanlar medeniyet inşa edemezler. Öyleyse hafızası ve dili olmayan insan inşa ve imar edemez. Geçmişini tarih yapan insanlar ancak bir bütünlük ve süreklilik fikrine sahip olabilirler. İçi boş bir şanlı tarih edebiyatı ise bizatihi geçmişi tarih olmaktan çıkarmanın örneğidir.
Mekân geçmişi bize getiren bizi de geçmişe bağlayan iz ve göstergelerle doludur. Mekân bizim salih amellerimizin mücessem karşılıkları ise o zaman mekân bilinci kulluk bilincine dahildir. Bu anlamda mekandaki her bir unsur hem tek başına hem de içinde bulunduğu bütünlükle bir anlam taşır. Ev insan olarak nasıl bizim mahremiyet alanımızsa şehir de toplum olarak bizim mahremiyet alanımızdır. Bu bakımdan şehir aynı zamanda bir ev, ev de aynı zamanda bir şehirdir.
Mekânı Paranteze Almadan gerçekten de moderniteyi paranteze alarak bir mekân tasavvurunun evi, şehri, camisi, çarşısı ile nasıl olacağını bazen bir gezi tadında bazen bir türkü tadında bazen de müteâl bağlamda anlatma çabası.
Akif Emre’yi Akif Emre yapan asıl yan da budur. O akidenin mekandaki izlerinden ve göstergelerinden yola çıkarak yeniden akidenin ne olduğuna dair de bir yolculuğa çıkarıyor bizi: “İslam şehri kurulurken mekanla, coğrafyayla, farklı ve tamamen kendine özgü bir ilişki geliştirdi. Bu paradigmaya dayanarak mekânı paranteze alan bir insan-mekân ilişkisi geliştirdi. Şehirlerimize anlam katan, mekândan bağımsız solukladığımız ve her seferinde bize ilk kez hissi veren espri; mekânı paranteze alan derin sezgi ve idrak olsa gerek. Fiziksel yapının ötesinde, geri planda ‘her şey yerli yerinde’ hissi veren, abartı, güç gösterisinden kaçan alem tasavvuruyla birlikte düşünmeden bunu idrak etmek imkânsız…”
Paranteze sığmayacak göstergeler: Hac
Mekânı Paranteze Almadan sayfa sayfa akarken aynı zamanda İstanbul’dan Kudüs’e, Mekke’den Medine’ye, Bosna’dan Endülüs’e, Afrika’dan Türkistan’a tüm İslam dünyasının mekanlarında bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Yukarıda anlattıklarımı adeta şehir şehir, sokak sokak, cami cami hissettiriyor, dokunduruyor. Kimi zaman Saraybosna’da bir çeşmede, kimi zaman Üsküp’te bir handa, kimi zaman Isfahan’da bir camide, kimi zaman Endülüs’te bir sarayda mekânın ne olduğunun idrakine vardırıyor. Bir çeşme ile bir şehrin aynı idrakin inşası olduğunun altını çiziyor.
Kitabın son kısımlarındaki hac hatıraları ise hakikaten mekânın paranteze sığmayacağının iz ve göstergeleri ile dolu. Akif Emre burada sadece mekânı değil zamanı da paranteze alarak başka bir bağlamdan konuşur. Haccın, tavafın, Kâbe’nin, Nur dağının, Hira’nın, Medine’nin, şeytan taşlamanın temsili anlatımı, hem bu dünya hayatı hem de gideceğimiz hayat bakımından önemli işaretler taşıyor. Bu dünyanın gurbet halinden, bu dünyada yaptığımız yolculuğa, namazdaki miraca, hacdaki kıyamete, kurbandaki teslimiyete yapılan vurgular artık mekânın ve zamanın paranteze alındığı demler. İbrahim ve İsmail olmanın bilinci… Hacer olmanın idraki… “Tavaf, zamanı doğrusal bir çizgi üzerinde algılayan modern aklın idrakini parçalayan bir anlam sunuyor aslında. Mutlak hakikat adına inşa edilen ‘sevgilinin evi’nin etrafında dönüş, insanın kendi mikro alemindeki zaman döngüsünün başlangıç noktasını idrakin teyidi olsa gerek. Makro planda kozmosun zaman içindeki gayesini işaret eden nokta ile insanın kendi serüveninde bunu bizzat deneyimlemesi… Sürekli akan, akarken sabit olanı, değişmez hakikati ikrar eden dönüş… Kâbe’yi seyretmek neden ibadettir. Gözün ve gönlün seyrettiğini Kabe’yi görmeden anlamak ne mümkün. İnsanın gölgesi, gönlü dolunca kaybolur.” Hasılı Akif Emre mekân yazılarıyla bize “zaman bendedir ve mekân bana emanettir” bilinci ile bir bütünlüğe ve sürekliliğe tevhid ilkesi çerçevesinde nasıl bakılacağını, nasıl görüleceğini ve nasıl okunacağını gösteriyor…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hayranı olduğum, yarattığı “Oulipo” akımıyla edebiyat alanında yepyeni ve oldukça da neşeli bir sayfa açan şair ve yazar Raymond Queneau’nun dilimize Tahsin Yücel tarafından kazandırılan Zazie Metroda romanını bilir misiniz? (Bence bilmelisiniz!) Annesi, küçük Zazie’yi birkaç günlüğüne Paris’e, dayısının yanına getirir.

Başka bir şey için olmasa da yazmak için daha uygun bir zaman olamazdı sanırım! Hiçbir bahaneye sığınmadan “Hayatım roman olur” mu diyordun, belki de “harika!” bir fikrin vardı… Tam zamanı… Öyle ya, hâlâ evdeyiz, değil mi? Ama işte herkesin bir yazma ritüeli var, sırf evde olmak yeterli gelmeyebilir. “Büyük” yazarların ilham için yaptıklarını ya da çalışma ritüellerini duymuşsundur.

“Neyi kaybetmişlerdi? Farkında olmadan eski anıları konuşmak onlara iyi gelmemişti. Keyifle anlattıkları anılar bilmeden boğazlarında düğümlenmişti. Hiç yokmuş gibi yaşamak kolaydı. Her ikisi de geçmişle yüzleşmek istemiyordu. Çözümü, hiç olmamış gibi davranmak, duymamak, hissetmemekti.”

 

Macera deyince ilk akla gelen yazarlardan biri Joseph Conrad, hiç kuşkusuz. Józef Teodor Konrad Korzeniowski adıyla Polonya’da doğan Conrad çocukluğundan beri denizci olmayı hayal ediyormuş. Annesiyle babası öldükten sonra amcasıyla birlikte Avrupa’ya gitmiş, 1874 yılında da Marsilya’dan kalkacak bir gemiye miço olarak yazılmış.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.