Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Akıllı Olmak Ya Da Olmamak: Bütün Mesele Bu Mu?



Toplam oy: 8
Akıllılığın, kabul etmeyi ya da üzerinde mutabakata varmayı isteyeceğimiz kadar kolay bir şey olmadığını kabul ederek sözüne başlıyor Adam Phillips. Kitabın hemen birinci bölümündeyse, Shakespeare’in ölümsüz eseri Hamlet çıkıveriyor karşımıza. Çünkü 17’nci yüzyılda, belki de ilk kez, Hamlet oyununda karşılaşıyoruz “deli” tanımıyla ve iki yüzden fazla kez geçen “deli” kelimesinin, “akıl karıştırıcı” anlamında kullanıldığını söylüyor bu eserde Phillips.

Gerek akademik, gerek edebi, gerek felsefi, hatta irfanî kaynaklara baktığımızda, delilik üzerine sayfalarca, kitaplarca, ciltlerce yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Şairler de bolca bahseder delilikten, Doğu kültüründen Batı kültürüne hemen hemen tüm düşünürler, filozoflar, velîler de. “Âşıklar delidir” anlamına gelen Latince “Amantes amentes” deyişini duymuşsunuzdur mutlaka, aşkı ve aşığı yüceltir bu söz; yine aşkın ne kadar teraziye vurulmaz bir yüce kavram olduğunu betimleyen Hz. Mevlânâ’nın, “Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı; aşkı, âşıklığı yine aşk şerh etti.” sözünü de bilirsiniz ezbere. Delilik, her anlamda kazanır. Akıl, her zaman pek de işe yarar bir şey olarak görülmez. Öyle ki, kendini “akıllı” addedenlere karşı bile, “Usludan yeğdir delimiz!” diyerek akıllığının göreceliliği üzerine bir tartışma başlatmayız mı hemen?

 

Önce anne babamızdan, sonra çevremizdeki büyüklerden, öğretmenimizden, hocamızdan, toplumdan sürekli şu ikazı duyarız hâlbuki yaşamımız boyunca: Akıllı ol! Ne kadar akıllı olduğumuzu ispat etmek için, ne olduğunu tam olarak bilemesek de şu “akıllı” olmanın, koşturur dururuz ömür boyu. Peki, bu ne çıldırtan dengedir böyle? Velîler, şairler, filozoflar, şarkılar, filmler, romanlar bu kadar övgüyle bahsederken delilikten, neye tekabül ettiğini bile tam olarak kavrayamadığımız akıllığının peşine düşmemiz niye o zaman?

 

İngiliz psikoterapist ve denemeci AdamPhillips de bu ve benzeri soruların peşine düşerek, son üç yüz yılda “deliliğin zıttı” gibi muğlak bir tanımlamanın ötesine geçemeyen akıllılık üzerine, yalnızca psikoloji ve psikiyatrinin değil, edebiyat başta olmak üzere birçok disiplinin (tarih, felsefe, antropoloji vb.) zaviyesinden de bu konuya bakmayı ihmal etmeyen bir eser kaleme almış.

Deliliğin vazgeçilmez cazibesi
Akıllılığın, kabul etmeyi ya da üzerinde mutabakata varmayı isteyeceğimiz kadar kolay bir şey olmadığını kabul ederek sözüne başlıyor Adam Phillips. Kitabın hemen birinci bölümündeyse, Shakespeare’in ölümsüz eseri Hamlet çıkıveriyor karşımıza. Çünkü 17’nci yüzyılda, belki de ilk kez, Hamlet oyununda karşılaşıyoruz “deli” tanımıyla ve iki yüzden fazla kez geçen “deli” kelimesinin, “akıl karıştırıcı” anlamında kullanıldığını söylüyor bu eserde Phillips. Hamlet’in deliliğinin insanları şüphelendirdiğinin, onları bunun hakkında konuşmaya ittiğinin, meraklarını alevlendirdiğinin altını çiziyor. Hemen sonrasında da şöyle devam ediyor:
“Soyut bir kelime olsa da delilik bizim gözümüzde canlandırabileceğimiz bir soyutluktur, nasıl icra ettiğini göz önüne getirebiliriz. Akıllılık karşımıza pek de aynı şekilde çıkmaz: draması yoktur. Edebiyattaki ‹iyi karakterler› gibi iyi kişinin de hatırlanabilir dizeleri yoktur. Bize pek de gerçek gibi gelmezler. Onları tahayyül ettiğimiz kadarıyla özelliksiz, tatsız tuzsuzdurlar, dikkate değmezler.”
Hak ettiğimiz ilgi ve alakayı görmeyi bekleyen biz “akıllılar” için oldukça ilginç, modern dünyanın icat edilmiş kavramlarından biri olan “akıl” ve belki de dünya yaratıldığından beri var olan “delilik” tanımları üzerine epey düşündürücü analizleri barındıran Akıl Sağlığı Üzerine eserine mutlaka bir göz atmalı. Görelim akıllı olmak mıymış asıl hastalığımız, yoksa deli kalamamak mı?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Argo deyince aklımıza bir dizi kaba, galiz söz yığını geliyor. Her kötü söz otomatikman üzerinde argo yazan bir çuvala istifleniyor. Argoyu anlamak bu kadar kolay olsaydı bu sayfada yer vermeye, hakkında bir şeyler söylemeye değecek bir kavram olarak değerlendirmeye gerek olmazdı.

 

Fransız filozof René Descartes’ın beden ve ruh düalizmine dayalı rasyonalizmiyle başladığı addedilen modern felsefeye dair yazılmış felsefe tarihi kitaplarının birçoğunda bu felsefenin gelişimi içinde bir yandan Spinoza’nın tek töze dayalı felsefesi ile Leibniz’in monadlara dayalı çok tözlü felsefesi rasyonalist felsefenin mümkün devam yolları olarak Descartes’la bağlantılandırılırken, diğer ya

Olga ölene kadar Avda Trajedi bildiğimiz Rus romanları şeklinde ilerler. Bildiğimiz Rus romanlarından kastım, ilk modernler olarak tasnif edilen Tolstoy ve Dostoyevski romanlarıdır. Olga’yı öldürdükten sonra Anton Çehov, bu çemberi kırmaya çalışır. Ve bunu başarır da.

 

Erken yaşta intiharı seçmesine rağmen dünya edebiyatında unutulmaz izler bırakan Cesare Pavese (d:9 Eylül 1908 – ö:27 Ağustos 1950), 1935 – 1950 yılları arasında tuttuğu günlüklerinde 10 Kasım 1938 tarihinde yazdıklarına şöyle başlamıştır: “Hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır edebiyat.” Pandemi sürecinin tek güzel tarafı, kendimize ait daha fazla vaktimiz olması sanırım.

Sinema-TV okuduğum yıllarda hocalarımdan öğrendiğim ve sonrasında, yayıncılık hayatımda da epeyce işime yarayan bir bilgidir: “Film, jenerikte başlar.” Çünkü, izleyiciyi az sonra izleyeceği filme hazırlar jenerik görüntüler; ister isimler aksın, ister yapım şirketlerinin kocaman logoları (ki dikkat edin, her filmde o filmin atmosferini yansıtan bir şekilde karşımıza çıkar aslında bunlar) dönüp

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.