Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Akıllı Olmak Ya Da Olmamak: Bütün Mesele Bu Mu?



Toplam oy: 23
Akıllılığın, kabul etmeyi ya da üzerinde mutabakata varmayı isteyeceğimiz kadar kolay bir şey olmadığını kabul ederek sözüne başlıyor Adam Phillips. Kitabın hemen birinci bölümündeyse, Shakespeare’in ölümsüz eseri Hamlet çıkıveriyor karşımıza. Çünkü 17’nci yüzyılda, belki de ilk kez, Hamlet oyununda karşılaşıyoruz “deli” tanımıyla ve iki yüzden fazla kez geçen “deli” kelimesinin, “akıl karıştırıcı” anlamında kullanıldığını söylüyor bu eserde Phillips.

Gerek akademik, gerek edebi, gerek felsefi, hatta irfanî kaynaklara baktığımızda, delilik üzerine sayfalarca, kitaplarca, ciltlerce yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Şairler de bolca bahseder delilikten, Doğu kültüründen Batı kültürüne hemen hemen tüm düşünürler, filozoflar, velîler de. “Âşıklar delidir” anlamına gelen Latince “Amantes amentes” deyişini duymuşsunuzdur mutlaka, aşkı ve aşığı yüceltir bu söz; yine aşkın ne kadar teraziye vurulmaz bir yüce kavram olduğunu betimleyen Hz. Mevlânâ’nın, “Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı; aşkı, âşıklığı yine aşk şerh etti.” sözünü de bilirsiniz ezbere. Delilik, her anlamda kazanır. Akıl, her zaman pek de işe yarar bir şey olarak görülmez. Öyle ki, kendini “akıllı” addedenlere karşı bile, “Usludan yeğdir delimiz!” diyerek akıllığının göreceliliği üzerine bir tartışma başlatmayız mı hemen?

 

Önce anne babamızdan, sonra çevremizdeki büyüklerden, öğretmenimizden, hocamızdan, toplumdan sürekli şu ikazı duyarız hâlbuki yaşamımız boyunca: Akıllı ol! Ne kadar akıllı olduğumuzu ispat etmek için, ne olduğunu tam olarak bilemesek de şu “akıllı” olmanın, koşturur dururuz ömür boyu. Peki, bu ne çıldırtan dengedir böyle? Velîler, şairler, filozoflar, şarkılar, filmler, romanlar bu kadar övgüyle bahsederken delilikten, neye tekabül ettiğini bile tam olarak kavrayamadığımız akıllığının peşine düşmemiz niye o zaman?

 

İngiliz psikoterapist ve denemeci AdamPhillips de bu ve benzeri soruların peşine düşerek, son üç yüz yılda “deliliğin zıttı” gibi muğlak bir tanımlamanın ötesine geçemeyen akıllılık üzerine, yalnızca psikoloji ve psikiyatrinin değil, edebiyat başta olmak üzere birçok disiplinin (tarih, felsefe, antropoloji vb.) zaviyesinden de bu konuya bakmayı ihmal etmeyen bir eser kaleme almış.

Deliliğin vazgeçilmez cazibesi
Akıllılığın, kabul etmeyi ya da üzerinde mutabakata varmayı isteyeceğimiz kadar kolay bir şey olmadığını kabul ederek sözüne başlıyor Adam Phillips. Kitabın hemen birinci bölümündeyse, Shakespeare’in ölümsüz eseri Hamlet çıkıveriyor karşımıza. Çünkü 17’nci yüzyılda, belki de ilk kez, Hamlet oyununda karşılaşıyoruz “deli” tanımıyla ve iki yüzden fazla kez geçen “deli” kelimesinin, “akıl karıştırıcı” anlamında kullanıldığını söylüyor bu eserde Phillips. Hamlet’in deliliğinin insanları şüphelendirdiğinin, onları bunun hakkında konuşmaya ittiğinin, meraklarını alevlendirdiğinin altını çiziyor. Hemen sonrasında da şöyle devam ediyor:
“Soyut bir kelime olsa da delilik bizim gözümüzde canlandırabileceğimiz bir soyutluktur, nasıl icra ettiğini göz önüne getirebiliriz. Akıllılık karşımıza pek de aynı şekilde çıkmaz: draması yoktur. Edebiyattaki ‹iyi karakterler› gibi iyi kişinin de hatırlanabilir dizeleri yoktur. Bize pek de gerçek gibi gelmezler. Onları tahayyül ettiğimiz kadarıyla özelliksiz, tatsız tuzsuzdurlar, dikkate değmezler.”
Hak ettiğimiz ilgi ve alakayı görmeyi bekleyen biz “akıllılar” için oldukça ilginç, modern dünyanın icat edilmiş kavramlarından biri olan “akıl” ve belki de dünya yaratıldığından beri var olan “delilik” tanımları üzerine epey düşündürücü analizleri barındıran Akıl Sağlığı Üzerine eserine mutlaka bir göz atmalı. Görelim akıllı olmak mıymış asıl hastalığımız, yoksa deli kalamamak mı?

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Birgül Oğuz’un 2012’de çıkan son kitabı Hah’ın ardından, nihayet, İstasyon geçtiğimiz yılın son döneminde yayınlandı. “Okullu” bir edebiyatçı olan Oğuz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki Karşılaştırmalı Edebiyat lisansı ve Kültürel İncelemeler yüksek lisansının ardından, Moda Sahnesi’nde edebiyat dersleri verdi.

Mizah kulakta komik çınlasa da ciddi bir mesele. Hele de insanların öncelikli değer verdiği, hayatını etrafında biçimlendirdiği, eleştirisini önemsediği, hassasiyet kapsamındaki konulara değdiğinde tam anlamıyla barut fıçısına dönen bir mesele.

Spor muhabirliği yaparak başlamıştım metin yayınlamaya. Fenerbahçe’yle ilgili bir haber yazmıştım, ilk imzamı orada gördüm. O gazete sayfasını çerçevelettim, hâlâ saklarım. Farklı konularda yazılar yazsam da aslında üç aşağı beş yukarı aynı konular arasında gidip geliyorum. Bilmediğim hiçbir konuda da yazmamaya çalışıyorum.

 

-Queensryche / Lady Jane eşlik edebilir bu yazıya-

 

Hayranı olduğum, yarattığı “Oulipo” akımıyla edebiyat alanında yepyeni ve oldukça da neşeli bir sayfa açan şair ve yazar Raymond Queneau’nun dilimize Tahsin Yücel tarafından kazandırılan Zazie Metroda romanını bilir misiniz? (Bence bilmelisiniz!) Annesi, küçük Zazie’yi birkaç günlüğüne Paris’e, dayısının yanına getirir.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.