Ali Hatay doğumlu, kara gözlü, ağır hikayeli bir çocuk. Dövülmekten sakat kalmış annesi, babasının kafasını Ali’nin çocuk gözlerinin önünde baltayla ikiye ayırıyor ve tarım ilacı içerek öldürüyor kendini. Ali hiçbir şey yapamıyor, donuyor. Annesinin akrabaları annesini, babasının akrabaları babasını kurtarmadığı için öldürmeyi düşünüyorlar onu. Kalabileceği en güvenli yerin İstanbul’da bir yetiştirme yurdu olduğuna kanaat getiriliyor ve Ali’nin yetimhane günleri başlıyor. Ramazan da Ali’nin gönderildiği yetimhanede... Oranın en sözü geçen çocuğu; delikanlı, karizmatik, matrak. Çocukluğundan beri yetimhane müdürünün hastalıklı ilgisine ve tacizlerine maruz kalmış. Fazla güzel bir çocuk Ramazan... Güzelliği ona, önce bu tacizleri, sonra bin bir çeşit erkeğe para karşılığı yaşattığı hazlarla piyasanın gözdelerinden olmayı getiriyor. Kitabın kapağındaki fotoğraf onun... Emniyet’te omzunda sigara söndürüldükten sonra çekilmiş.
“Hikayemi duysan inanmazsın lan Şambriyel! Bana dense dense bu alemin, bu alemlerin en harbi Türk filmi çocuğu denir. Cami avlusunda imam bulmuş sabah ezanına çıktığında beni iyi mi?” diye anlatıyor hikayesinin başlangıcını. Kaderle dalgasını geçerek. Heteroseksist olduğu varsayılan dünyada bir erkek olarak; müdür, zengin - fakir, şımarık - çekingen, evli, aile babası kaç farklı erkeğe hükmettiğini bilerek. Ataerkil düzenin içindeki etkin rolüne kıs kıs gülüyor. Bir yandan da gücünün arkasında kimseye göstermediği, alay ve hiddetle karışık bir şefkat gizliyor. Onu gösteriyor Ali’ye.
Ali, Ramazan’a bağlanıyor...
“Ramazan Ali’ye iyi geliyor. Başına gelenin adını bilmiyor. Aşka düşüyor. Tepetaklak düşüyor Ali. Ne kadar düşebilirse o kadar.”
Ramazan da bağlanıyor Ali’ye, iyiliğine, temizliğine, her şeyin güzel olma ihtimaline...
Birlikte büyüyorlar. Onsekizlerine geldiklerinde yetimhanenin soğuğunu, pisliğini mumla arıyorlar. Çünkü devlet himayesinde değiller artık. Sonrası sokaklar, tiner, surdipleri, bankamatikler... Biliyoruz işte. Uzaktan ne kadar bilebilirsek o kadar...
Ramazan para kazanabilmek için en iyi bildiği işe; fahişeliğe devam ediyor. Para biriktiriyor. Asıl derdi Ali’yi de alıp gitmek İstanbul’dan.
“Ne acıklı bir çocuksun sen! Ne acıklıyım ben! Ne garibanız! Birbirimizden başka kimsemiz yok be Alim.”
Ramazan, o kadar kirlilik içinde Ali’yi tek temizlik olarak görüyor. Her fahişelik gecesinden sonra onunla sevişerek temizlenmek istiyor. Ramazan, suça hep çok yakın duruyor. Bu yakınlık, işlediği bir cinayetle beraber ikisinin de sonunu hazırlıyor.
Ölümleri aşkı ve kendilerini suçtan koruyamadıkları için diyebiliriz, buradan bakıp. Uzaktan ne kadar görebilirsek o kadar...
Eski bir Türk filmi gibi başlayan hayatlarının vardığı sonu anlatmaya Türk aile yapısının ahlak anlayışı izin vermiyor o yıllarda. Hikayenin sonu “Çarpık Geceye Üçüncü Kurban” diye atılan başlıkla bitiyor 1992’de. Perihan Mağden, gazetenin kullandığı “çarpık” sözcüğüne fena halde takılıyor. Eşcinsel ilişkiler içeren bir cinayet gecesi için -çok daha ağır anlamlar kastedilerek çarpık denmiş. “Büyük gazetenin küçük kelime oyunları.” diyor bu manşet için. Ötelemek o kadar kolay mı diye düşünüp “çarpık” gece hakkında biraz araştırma yapıyor. Haberden yola çıkarak önce bir senaryoya başlıyor. Fakat proje rafa kalkıyor. Ve 18 yıl sonra, “Bir türlü ruhumdan gitmedi” dediği haberi kurgulayarak bu romanı yazıyor.
Ali ile Ramazan; yaşarlarken kimsenin umurunda olmayan iki gencin üçüncü sayfalara düşüveren aşklarının iade-i itibarı belki de. Ancak Perihan Mağden, romanı “aşkın cinsiyeti olmaz” önermesiyle değil; “eşcinsel aşk temizdir” önermesiyle yazdığından ve önceki romanlarında anlattığı kadınlarınkine olduğu kadar eş cinsel erkeklerin de hayatına hakim olduğunu gösterme çabasına girdiğinden; her yönüyle insanın içini acıtan bu hikaye zaman zaman homofobi ile homofili arasına sıkışıp kalmış. Bu yüzden Ali, Ramazan ve Müdürbey dışındaki diğer sayılı karakterler -özellikle kadınlar- silik birer silüet olarak bırakılmış. Hikayenin bu homoseksist sıkışmadan kurtulup trajikliğini özgürce yaşayabildiği yerlerde gündelik hayatın en alt katmanındakilerin hali sarsıcı bir dille aktarılmış.
Perihan Mağden roman boyunca, eşitler arası hiçbir ilişkiye hiçbir zaman dahil edilememiş hayatların yitip gidişindeki rolümüzü de sorguluyor. 18 yaşına gelen her çocuğu yetimhane kapısına koyan Devlet Baba’nın nasıl kendi gibi bir nesil yetiştirdiğini, yetişen neslin nasıl o çocuklar için bir şey yapamaz hale geldiğini hatırlatıyor.
Kahramanların konuştuğu bol küfürlü ama içli dil gündelik hayatın başarılı bir kopyası. Muhtemelen onlar da öyle konuştular, öyle seviştiler, “neyiz biz” diye kitaptaki gibi defalarca sordular... Ancak anlatıcının dili, yalın gazeteci dili yaratma çabasıyla yavanlaşmış, öfkeden sürekli aynı anlamdaki kelimeleri kullanarak zaman kazanıyor hissi yaratan özensiz bir hal almış. Ali ile Ramazan’ın çok başka birileri olabilecekleri ihtimalini düşündükçe insan, Perihan Mağden’in kitap boyunca hakim öfkesine hak veriyor. Fakat bu öfke edebiyata –hatta anti-edebiyata da- yer yer can çekiştirmiş. Toplamı 50 satırı geçmeyecek gazete haberlerinden 160 sayfalık bir roman çıkmış çıkmasına ama kurgusundaki zayıflık, birbirlerine yakın anlamdaki cümlelerin ardarda kullanımı ve kolaya kaçılmış tekrarlar anlatımda ciddi gevşemelere yol açmış. Bu yüzden edebiyat, bu romanı ancak hoşgörüsüyle ağırlayabilir; o da Ali ile Ramazan gerçeğinin hatrına...
Ali ve Ramazan surdiplerinde, sokaklarda hala. Bakıp bir daha bakmadığımız taraflarda. Üçüncü sayfalara düşmemişler daha... Ötekileştirme zahmetine bile girilmiyor onlar söz konusu olduğunda... Görmezsek daha steril olur hayatımız. Konuşmazsak daha diri kalır basmakalıp ahlakımız. Yazınca ve okuyunca rahat edecektir belki, İstanbul’un suçunu hepimize eşit pay eden ortak vicdanımız.
Eleştiri

Eleştiri

Ali ile Ramazan: Steril Hayatlarımızı Rahatsız Eden Bir Üçüncü Sayfa Hikayesi



Yorumlar

Yorum Gönder
Diğer Eleştiri Yazıları

George Ritzer’ın üniversite öğrencilerine hazırlanmış ders kitabı niteliğindeki çalışması ‘Küresel Dünya’, dipnot ve alıntıların içinde kaybolmadan, ‘küreselleşmenin temel niteliklerini’ gözden kaçırmadan, güncel veri ve gözlemleri es geçmeden ‘toptan’ bir inceleme sunuyor.

On dört yaşındaydım ve hayat, bir deniz yatağında uyumamı emrediyordu. Oysa deniz yatağı, altında deniz olmadan bir çakıl çuvalına benzer. Uyutmaz. Uyutsa da gördüğün rüyayı hatırlatmaz. Latin alfabesini doğduktan ancak dokuz yıl sonra öğrenebilmiş bir çocuğa, eline tesadüfen geçmiş bir romanı okutmaktan başka bir halta yaramaz.

Meksikalı Juan Rulfo, yaşadığı kadar yazan biri değil ne yazık ki. Fakat onun, kaleme aldığı az sayıdaki yapıtıyla pek çok ismi etkilediğini söylemek lazım. Ülkesi Meksika ve Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden olan Rulfo'nun tek romanı Pedro Paramo.

Heinrich Böll’ün Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı, duyguları alt üst eden, insan elinden çıkma vahşetin sahici korkunçluğuyla bir kere daha yüzleştiren, can yakan bir kefaret öyküleri seçkisi.

"Biz kendimizi, kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” Cesare Pavese.









Facebook
FriendFeed
Twitter
RSS
ağır bir eleştiri olmuş bence.ben romanı çok beğendim.yazarın diğer romanlarıda çok sağlam.tavsiye ederim..
Yeni yorum gönder