Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Başkasının Şarkısı



Toplam oy: 23
David Chariandy’nin ödüllü romanı Kardeş’i bunca önemli yapan, Kanadalı bir göçmen olarak Kanadalı göçmenlerin hal-i pür melalini böylesine içeriden sunabilmesi. Hikâye, tıpkı iyi bir müziğin evrensel diline benziyor. Ne dediğini tam olarak anlamasak da, “başkasının şarkısını” hissetmemize olanak tanıyor.

Turkuvaz Kitap, geçtiğimiz yılın son aylarında hem içeriği hem kurgusu bakımından oldukça nitelikli bir romanı Türkçede yayınladı. Kanadalı yazar David Chariandy’nin ödüllü romanı Kardeş, Trinidadlı göçmen bir ailenin iki erkek çocuğundan küçüğü Michael’in gözünden hayatta kalma mücadelelerini anlatıyor. Babaları tarafından terk edilmiş aileyi ayakta tutmaya çabalayan anne günde iki vardiya çalışırken, büyük çocuk Francis yaşadıkları “kenar mahalle” Park’ın her deliğine girip çıkıyor. Beyaz toplumun normlarına göre hem coğrafi hem sosyolojik olarak ötelenen semtin “belalı” genç çetesinin ahbabı olan abisini “sıfır noktasından” seyreden Francis ise yalnızca âşık: Hayali gitmekten ibaret olan Aisha’dan başkasını düşünmüyor.

 

Ortasından açılan, zaman ve mekânda salınan bir kurgusu var romanın. “Dilimiz” olan Michael, ilk bölümü Aisha’nın dönüşünü müjdeleyerek açıyor. Ne var ki kesinkes bir müjde değil bu: Çok şey yaşanmış, anne o eski anne değil, Francis yok artık ve Aisha da bir başkası gibi. Tabii bu dönüşümü hikâyenin tamamını idrak edebildiğinde görüyor okur, kurgudaki “gelgitler” baştan beri her satırda cinayeti ve kaybın getirdiği çöküntüyü hissettirse de...

“Francis’i hâlâ sık düşünüyorum. Francis benim abimdi. Sert yeniyetmelerin tanımakla övünebileceği, ebeveynlerin çocuklarını hakkında uyarabileceği biriydi. Fakat hepsinden önce, yaslandığım çıplak ve sıcak omuz, her zaman bir ten ötede olan bedendi.”

Sıradan insanlar
Aisha’nın gelişini takiben yıllar öncesi, önceki paragrafta sözünü ettiğim dönüşüme gelmezden önceki Park anlatılıyor. Francis, Michael ve annelerinin gündelik hayatı, tıpkı Francis gibi ebeveynlerin çocuklarını hakkında uyarabileceği diğer çocuklar ve tabii polisler... Bu noktada, ikinci bölüme ulaşmadan, okura mekânın atmosferi ve muhtemel gelecek salık veriliyor. Öyle ki, ikinci bölümde on yıl zıplıyor ve Michael’in anneyi çekip çeviren güncel halini okumaya başlıyoruz: Roller değişiyor, Michael büyüyor ve Francis’in ölümüyle başa çıkma işinin adamakıllı becerilemediğini anlıyor okur. Bu noktada Aisha’nın düğüm çözücü bir etkisini okuyacağımızı düşünüyoruz. Yalnızca kente dönen eski ve ulaşılmaz bir aşktan öte, bir antagonistin yüzüne yakıştırıyoruz Aisha’yı. Dönüşün böylece anlamlanacağını ve çözümün başlayacağını sanırken düğüm sıkılaşıyor ve zamandaki yolcuğumuz sürüyor.
Hemen hemen romanın ikinci yarısına ulaşana değin tempo artmıyor, aileyi ve Park’ı daha yakından tanıyoruz. “Kütüphane o gün kalabalıktı ama her zamanki masamıza yerleşmeyi başardık, plastik sandalyeler çıplak bacaklarımıza yapışıyordu. Etrafımızda Park’ta yaşayan sıradan insanlar vardı. Huzursuz çocuklarıyla anneler, ders kitabını andıran bir kitaba kaşlarını çatarak bakan bir adam, ceketlerinin üstüne beysbol kepi takmış yaşlı adamlar. Bazıları farklı dillerde gazeteler okuyordu. Birinin elindeki gazetenin manşeti dün geceki silahlı olayı haber veriyordu. Aisha dönen raftaki karton kapaklı kitaplardan birini alıp rastgele karıştırarak bakışlarını sayfalarda dolaştırdı.”
Göçmenlerin hal-i pür melali

İlerledikçe, Michael ve annenin “büyük kayıp” sonrası hayatına bir anda yeniden giren Aisha’nın bir düğüm çözücüden çok, halı altına süpürülmüş geçmişin kırıntılarını yeniden odaya saçan bir “katalizör” olduğunu anlıyoruz. Onlara Francis’i anımsatan davetsiz misafirleri eve doluşturan, eski aşığı adamı çılgına döndüren ve geçmişi olağanca açıklığıyla hatırlatıp anneyi yıllar sonra güldüren bir figüre dönüşüyor Aisha. Ona biçilen bu rol, kendi payıma, okuru ters köşeye yatırıyor. Ama yine de ortaya çıkan bu yüzleşme temasının nostaljiden arındırılmış salt bir “sertlikle” sunulduğuna ancak yer yer tanık oluyoruz.
Chariandy’nin kitabını bunca önemli yapan, Kanadalı bir göçmen olarak Kanadalı göçmenlerin hal-i pür melalini böylesine içeriden sunabilmesi gibi geliyor bana. Yer yer hüzünlü ama çoğunlukla öfkeli bu hikâye, tıpkı iyi bir müziğin evrensel diline benziyor. Ne dediğini tam olarak anlamasak da, “başkasının şarkısını” hissetmemize olanak tanıyor.
“Annenin ise hiç hayali olmamış zaten. Çocuklarını büyütebilmek, onlara temiz bir gelecek verebilmek için başkalarının pisliklerini temizliyor. Günde iki, bazen üç işte çalışıyor. Hep yorgunluk ve deterjan kokuyor.”
YoĞun mekan vurgusu
Romandaki yoğun mekân vurgusu ve konu, semtin adı Park, bana sıklıkla burada bir metafor olup olmadığını düşündürdü. Neticede pek çok dilde aynı kökene ve benzer bir söyleyişe sahip birer kentsel mekân olan parkların, hem kamusallığı çağrıştırması, hem de güvenli ile tehlikeli arasında salınıp duran psikolojik konumu kitabın atmosferiyle iyi kötü örtüşüyor. Birebir kefili olamadığım bu düşünce, eğer gerçekten varsa, strüktürü kuvvetlendiren esaslı bir ek katman olarak değerlendirilebilir.
Bitirirken, kitabı Türkçeye kazandıran Begüm Kovulmaz’ın adını da analım... Son yıllarda uluslararası çoksatar kitaplardan Safran Foer’dan Buradayım, Sophie Mackintosh’tan Su Kürü ve Colson Whitehead’ten Yeraltı Demiryolu gibi önemli romanların da çevirmeni olan Kovulmaz, okurun önüne taşları temizlenmiş, jilet gibi bir yol açıyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bir deste gül ne işine yarar

Onun yerine, gel benim gülistanımdan bir yaprak al

Gül ancak beş altı gün yaşar

Bu gülistan daima ter-ü tâze durur

(Sâdi)

 

Gerek akademik, gerek edebi, gerek felsefi, hatta irfanî kaynaklara baktığımızda, delilik üzerine sayfalarca, kitaplarca, ciltlerce yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Şairler de bolca bahseder delilikten, Doğu kültüründen Batı kültürüne hemen hemen tüm düşünürler, filozoflar, velîler de.

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.