Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Başlangıçlardan oluşan bir roman



Toplam oy: 231
Georgi Gospodinov // Çev. Hasine Şen Karadeniz
Metis Yayıncılık
Bize Borges’i de hatırlatacak, oyuncu bir kitap.

Biz okurlar klasik roman kurgusunun -gerçek hayatın aksine- giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşmasına alışkınızdır. Roman “bir şey” hakkındadır ve yazar tarafından çok geçmeden bu hikayenin içine çekilen okur, hikayenin nasıl sonuçlanacağını merak etmeye başlar. İnsan hayatının sıkıcı ayrıntıları ve rutini ise, merak unsurunu canlı tutmak adına dışarıda bırakılmıştır. Fakat klasik sayılamayacak kurgular da nadir değildir elbette. Yazarın okuru bile isteye hikayenin dışında bıraktığı, onun her şeyi anlamasına izin vermediği (gerçek hayatta her şeyi anlayamayız şüphesiz) veya belirgin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden bahsedilemediği ya da hayatın sıkıcı ayrıntıları ile rutinine geniş yer ayrılan kurgular. Bunlar yalnızca bir roman değil, bir yanıyla felsefi birer metin de sayılabilir belki. Hayatın -ölümü saymazsak- hiçbir sonuca doğru akmadığını veya insanın rutinin altında ezildiğini okura hissettirmek isteyen romanlar olabilir bunlar mesela…

“Bir romanda nelerden bahsedilmesini beklemeyiz? Tuvaletlerden mesela. Sineklerden. Bitkilerin üreme biçimlerinden. Gündelik hayatın sıradan detaylarından. Bunlar her ne kadar ‘doğal’ şeyler olsalar da romanlara giremeyecek kadar yersiz ya da önemsiz görünürler genelde. Bulgar yazar Georgi Gospodinov ise bütün bu dışlanmış konulara kucak açarak ‘muzip’ bir roman çıkarmış ortaya.” Arka kapağındaki bu tanıtımı okuyunca, okurun ilgisini pek umursamayan, her ne kadar genellikle bunlar kurgu dışı bırakılsalar da (bu noktada yeraltı edebiyatını ayrı tutabiliriz), hayatın iğrenç bulunabilecek birçok detaydan oluştuğunu, kimi zaman okurunu zorlayarak hissettiren bir kitapla karşı karşıya bulunduğumuzu sanmıştım; belki de “muzip” ifadesine gerektiği kadar önem vermediğim içindi bu… Fakat Doğal Roman, okurun iyi vakit geçirmesini önemseyen, onu dışlamayan, arka kapakta bahsedilen “sıradan” durumları ise kurgusuna birer fikir olarak yerleştiren, örneğin tuvalette geçen bir sahne kurmak yerine, ana karakteri vasıtasıyla tuvaletlerin sanatta yeterince yer bulamayışı üzerine konuşan bir kitap. Bu anlamda romanın kurguya yedirilmiş birtakım kısa metinlerden oluştuğunu, yazarın akli dengesi sarsılmış bir adamı anlatarak, bu metinleri bir araya getirecek elverişli bir çıkış yolu bulduğunu söyleyebiliriz.

 

 

Bunları bir kenara bırakır, Doğal Roman’a beklentisiz yaklaşırsak, yalnızca romanın konusu ve roman sanatı üzerinde düşünen değil, bize Borges’i de hatırlatacak, oyuncu bir kitap okuyacağız. Özellikle bir evsizin hikayesini anlatmak için evsizlerle yaşamaya başlayan ve bir süre sonra kendisi de bir evsize dönüşen bir yazar hakkında yazmak için evsizlerle yaşamaya niyetlenen bir yazarın hikayesinde… Romanın ana karakterinin -yani karısının başka birinden hamile kaldığını öğrenince dengesini yitiren adamın- Georgi Gospodinov adını taşıması ise, bu öyküye paralel bir başka hoş “tesadüf.”

Yazar şöyle dedirtiyor romanının ana karakterine: “Flaubert hiçlik hakkında bir kitap yazmayı hayal ediyormuş, herhangi bir taşıyıcı öyküsü olmayan, ‘dünyanın havada desteksiz durduğu gibi üslubunun iç gücüyle kendiliğinden ayakta kalabilecek bir kitap.’ Proust çağrışımsal belleğe dayanarak bu hayali bir noktaya kadar gerçekleştirmiş. Ama o da öykü anlatmanın cazibesine direnememiş. Benim alçakgönüllülükten uzak isteğim ise sadece başlangıçlardan oluşan bir roman yazmak.” Gospodinov’un bunu büyük ölçüde başardığını söylemek mümkün.

 

 


 

 

Görsel: Enes Diriğ

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

“Testi içindekini sızdırır”

Mevlana

 

Çocuklar öldüğünde dünyadaki rüyalar da azalıyor olabilir. Dünya üzerindeki rüyalar azalınca da benim uyku sürem düşüyor. Testiyle bakışmamızın üzerinden tam 7 saat geçti. Tekli koltuğun karşısında kütüphanemin yanında, masamda üzeri başka çağlardan gelmiş gibi desenlerle bezeli bir testi bulunuyor.

 

“Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi.” 

-Theodor Adorno

 

Kahvenin anavatanı Habeşistan’dır. Efsaneye göre Khaldi adında Habeşli bir çobanın keçileri tatmıştır ilk olarak bu kara-kırmızı meyvelerden. Keçilerin kemirdiği çalı bir arabica ağacıdır aslında.

John Milton kendisine ölümünden sonra haklı bir şöhret kazandıracak Kayıp Cennet’i (Paradise Lost) yazmaya başladığında, artık tamamen kör olmuştu. Bu demek oluyordu ki, otoriteye başkaldırışın vücut bulmuş hali olarak addettiği Oliver Cromwell’in mezarından çıkarılıp yargılanışını, vücudunun paramparça edilip kafasının kazığa oturtuluşunu asla görmedi.

Fransa’nın Paris kentinde 1396 yılının ekim ayında kiliselerin çanları kent sakinlerini uzun sürecek bir yasa davet için hiç durmamacasına çalıyordu. Kral VI. Charles dâhil herkes şiddetli bir mateme tutulmuş; Valois Hanedanı’nın amansız düşmanları bile ‘Son şansımızı yitirdik… Şimdi neler olacak?’ diye titrek mum alevlerinin eşliğinde sabahlara dek düşünüyordu.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.