Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Beklemeyi bilenlerin öyküleri



Toplam oy: 156
Eyüp Tosun
Tefrika Yayınları
Kısa öykülerden daha kısa öykülere, oradan da birkaç cümlelik anlatılara doğru...

İlk kitaplar çok önemli. Yazarın okuru selamladığı, ortak bir edebi dünya inşasının başladığı bu ilk kitaplar, yazarın, kendi sesinin yankısını okur aracılığıyla duyacak olmasının heyecanıyla da dolu. Kör Islık da bir ilk kitap. Gerçi Eyüp Tosun, edebiyatla ilgisini dergiler aracılığıyla taze tutan okurlar için tanıdık bir isim; dolayısıyla kendi kelimelerinin yankısını da çok defa okurdan duymuş bir kalem. Öykülem, Notos, Sarnıç ve Artistik Bellek gibi dergilerde öykü ve yazıları yayımlanan Tosun, aynı zamanda Öykülem’i okurla buluşturan isim.

Kör Islık’taki öykülerle ilgili dikkat çeken ilk şey, birbirleriyle bağlantılarının zayıf olması; hatta okur, “Bu öyküler neden bir kitapta bir araya getirildi?” diye düşünebilir. Ancak okur, karakterleri tanıdıkça ve öykülerdeki diyaloglar derinleştikçe öyküleri birleştiren ilk noktanın hayatın kendisi olduğu sonucuna varabilir. Hep konuşulan ama hiç değişmeyenler, can sıkan ama kabullenilenler bu öykülerin ana damarını oluşturuyor. Karakterler de kendilerini hayatın içinde bin bir çeşit durumda bulan, güçlü gözlemciler olsalar da herkes bildiğini kendisine saklıyor. Kör Islık’ın arka kapağında da, kitaptaki öyküleri birleştiren ikinci noktaya, beklemeye vurgu yapılıyor: “Beklemenin de varmak olduğunun altını çizen bir ilk kitap.”

Kör Islık’ta, hayatın içerisinde çoğu zaman bizi sıkıştıran ve sınırlayan can sıkıcı meselelerde odaklanılmış. Bu öykülerin dilinde Eyüp Tosun önemli bir yol ayrımına geliyor; hayatın içindeki acıları, yaşanmışlıkları ve hayal kırıklıklarını anlatırken dilde arabeskleşme yolunu tercih etmiyor. Olanı olduğu gibi, ne kadar yaralayıcı olduysa o şekilde ancak sakin bir anlatımla okura duyuruyor. Ama bu sakinlik, basitlik ile karıştırılmamalı. Dilde herhangi bir özensizlik söz konusu değil; dil ve anlatımdaki bu sadeliği, dil üzerine uzun zamandır kafa yoran bir yazarın bilinçli tercihi olarak yorumlamak daha doğru olur.

Dilde dikkat çeken diğer mesele de, sözcüklerin seçimi ve kullanımındaki özen. Tosun, afili cümleler kurmak niyetinde değil. Anlatılanlar “tutunacak dalının kırılmasından korkan insan”ları anacak kadar geniş bir dünyayı ve farklı insanları resmediyor. Ve Tosun, bunu büyük sözler etmeden, acıdan doğan aforizmalar yaratmadan aktarmayı başarıyor.

 

Kendi türünü belirleyen metin


Öykülerdeki karakterlerin birçoğu, kendilerine has tuhaflıklara sahip ancak hayattaki tuhaflıklara karşı körleşmiş durumdalar. Hayata ve tüm yaşananlara karşı bir hissizleşme seziliyor. Bu hissizleşme ille de umursamazlık anlamına gelmeyebilir ve çaresizliğin kabulü olarak okunabilir. Ancak bunun da bir okur yorumu olduğunu hatırlatmakta fayda var. Kör Islık, son dönemde edebiyatta zaman zaman gündeme gelen tür tartışmalarında kendisinin “kendi türünü belirleyen metin”den yana olduğunu ilan ediyor. Kitap, kısa öykülerden daha kısa öykülere, oradan da birkaç cümlelik anlatılara doğru bir seyir izliyor. Türe dair bu belirsiz ilerleyiş, okurun yeni ve/veya farklı olana karşı olan direncini zayıflatma iddiası taşıyor mu, şimdilik bilinmese de Tosun’un özellikle “Kısalar” başlıklı bölümdeki anlatımı, zaman zaman okura Oruç Aruoba’yı anımsatabilir. Dil ve anlatımda abartıdan ve uzun cümlelerden uzak duran Eyüp Tosun, kelime sayısı konusunda da kalem ile kağıdıyla bir iddiaya tutuşmuş ve belli ki masanın galibi olmuş.

Tosun’un dili kullanma şekli, üslubu ve belirlenmiş türlere karşı metinleriyle verdiği yanıt aslında tek taraflı bir açıklama olarak da değerlendirilebilir. Yazarın, okurun alışkanlıklarını ya da doğru bellediklerini değiştirmek gibi bir çabası yok gibi görünüyor; o, kendi doğrusunu öyküleri aracılığıyla ilan ediyor. Edebiyata ilişkin katı doğruları olan okurların ve eleştirmenlerin iyi anlaşamayacağı bir metin olabilir ancak bana kalırsa, Tosun öyküleriyle yeni bir patikadan gidiyor. Bu patikada doğacak nice öyküler bekliyoruz....

 

 

 


 

 

 

Görsel: Akif Kaynar

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.