Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Benim Adım Okuyucu



Toplam oy: 17
Benim Adım Kırmızı’yı okuyanlar nakkaşların resimdeki batı icadı ‘perspektiften’ ne denli çekindiğini hatırlar. Oysa bu, kendi sanatının tılsımına zeval vermez. Muhafaza kültürü ile ‘yeni’ arasındaki uzlaşma, zannettiğimiz kadar zor değildir hâlbuki. Bu meşakkatli yolcular bugün de türlü şekillerle aramızda dolanmaktalar. Bir şeylerin anlamını sadece gördüğümüz haliyle kabullenme tembelliği, sığ bir zihinde fikir fukaralığını getirmeye devam ediyor.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım. Benim Adım Kırmızı’ya ruh veren Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar kitabını hazırlayan Erkan Irmak ve roman üzerine makaleler yazmış olan senarist, yazar, mimar Feride Çiçekoğlu’nun bir araya geldiği söyleşideki yoğunluğu tahmin edersiniz. Konuşmaları kaçırabilme riskinden duyduğum kaygı ilerleyen dakikalarda, tıpkı romanın ilk basımının ön kapağındaki Çin-Türkmen tarzı bulutlar gibi dağıldı gitti. Böyle dikkatli ve özenli bir kalabalığı hesaba katmamıştım çünkü. Nizami’nin Hüsrev ile Şirin minyatürüyle açılışı yapan Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı’nın entelektüel çıkış noktasının İslâm resim sanatının portreye bakışıyla olduğunu söylerken, kitabın zaman içinde nasıl tarihi bir romana dönüştüğünü de anlatıyordu. Bu dönüşümler olmasaydı Benim Adım Kırmızı’yı, yazıldığı ilk yıldaki adıyla okuyabilirdik: İlk Bakışta Aşk.

 

Pamuk 15-16. yüzyıl mesnevilerindeki resimlerden etkilendiğini ama onlara yeni hikâyeler yazdığını anlattıkça Şeküre’yi, Kara’yı, Enişte Efendi’yi, nakkaşları, atı, parayı, kırmızıyı daha da özlediğimi fark ettim. Hepsinin ayrı ayrı kendi görüş açılarıyla anlattıkları hikâyelerin derinliğini, bana geçirdiği duyguyu anımsadım. Kitabın rikkatinde kendime bu minvalden pay biçtim. Benim Adım Kırmızı’yı okuyanlar nakkaşların resimdeki ‘batı icadı’ ‘perspektiften’ ne denli çekindiğini hatırlar. Oysa bu, kendi sanatının tılsımına zeval getirmez. Muhafaza kültürü ile ‘yeni’ arasındaki uzlaşma, zannettiğimiz kadar zor değildir hâlbuki. Bu meşakkatli yolcular bugün de türlü şekillerle aramızda dolanmaktalar. Bir şeylerin anlamını sadece gördüğümüz haliyle kabullenme tembelliği, sığ bir zihinde fikir fukaralığını getirmeye devam ediyor.

21 yıl sonra 21 yazı
Edebiyat üzerine hazırladığı tezlerle çeşitli ödüllere layık görülen akademisyen-yazar Erkan Irmak, geçen senenin bitmesine ramak kala okuyucuyu heyecanlandıran bir işe daha imza attı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar’ı bizlerle buluşturan yazar, hazırladığı derlemeyle, üzerinden 21 yıl geçmiş bu şahane romanın sayfalarına geri dönmemi de sağladı. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı için söylediği sloganvari yaklaşımını çoğumuz bilir: En renkli ve iyimser romanım. Neden böyle söylediğini sanırım ben de 10 yıl sonra anladım. Irmak’ın heyecanımı ateşleyen kitabıyla birlikte hafızamı tazeleme fırsatı bulduğum Benim Adım Kırmızı’yı okurken, onca hüzünlü ve sıkıntılı hadiseye rağmen satırları tebessüm içinde atlıyor, eğleniyordum çünkü.

“Dünya değiştikçe, metnin anlamı de¤işir”
Namı sınırları aşıp 52 dile çevrilen ve beş milyona yakın insana ulaşan, başarısı tartışılmaz bu roman üzerine ciddiyetle incelemelerde bulunmuş Türkiye ve dünyadan 21 kalemle de Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar sayesinde tanışıyoruz. Katıldığımız ve katılmadığımız yönleriyle bu zengin içeriği bizlere sunan Erkan Irmak’ın şu mütevazı açıklamasına boynumuz kıldan ince, “Rusça, Çince gibi alfabesine aşina olmadığım ve bilmediğim dillerde, metinlerin tamamına, hatta kimi zaman açık künyelerine ulaşmak bile oldukça zordu. Bu nedenle kitap için yaptığım araştırma sırasında tespit ettiğim, özellikle Çin’de yazılmış onlarca makale ve tezden yararlanamadığımı itiraf etmem gerek.”
Ayrıca kitabın sürprizli bir sonu da var. Söylersem sürprizi kaçmayacak, çünkü ön kapakta bu bilgiyle karşılaşacaksınız zaten: Erkan Irmak’ın Orhan Pamuk ile kitap özelinde, ama bazı hususlarda biraz da genele yayılan bir söyleşisi… Irmak’ın “Peki eleştirmenler, akademisyenler anladı mı sizce yazdıklarınızı?” sorusuna, Pamuk’un uzunca verdiği cevabının içinde yaptığı bir tespit, söyleşinin en sevdiğim cümlesi: “Dünya değiştikçe, metnin anlamı değişir.”
Romanı dünyayla buluşturan çevirmen
Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar’da İngilizce, Fransızca, Almanca gibi dillerdeki yazıların daha önce Türkçede hiç yayımlanmamış olması Erkan Irmak’ın dikkat ettiği konulardan biri olmuş. Yazılardaki üslûp çeşitliliğini koruyarak her birini Türkçenin imkânlarıyla yeniden biçimlendirmenin inceliği kitaba fazlasıyla yansımış. Romanın The New Yorker, The New York Times ve The Times Literary Supplement gibi son derece saygın yayınlarda oldukça güçlü isimlerden nasıl tepkiler aldığını aktarmayı amaçlayan Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar’da Richard Eder’dan David Martyn’e, Bahadır Sürelli’den Didem Havlioğlu’na kadar pek çok yetkin kalem var. İngilizceye çevirisindeki başarısıyla çoğu eleştirmenden tam not alan Erdağ Göknar ise, tüm bu sürecin diğer kahramanlarından. Yaptığı çeviriyle, 2003 yılında Orhan Pamuk ile birlikte International IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü’nü de aldığını hatırlatmakta fayda var.
Çevirinin Yazarı, Yazarın Çevirmeni Olmak başlıklı yazısıyla da ‘üslûp’ meselesini nasıl çözdüğünü özetlemiş: Dikkatimi Pamuk’un özenle işlenmiş bir Osmanlıcayı çağrıştıran, ağdalı yancümlelerine verdim. Çeviri üzerinden Pamuk’un diliyle kurduğum estetik ilişki, bir nevi etkilenme ve taklit etmeyle başladı.
Takdir edilesi çalışmasıyla bir Türk yazarın dünyada nasıl yankılandığını Benim Adım Kırmızı Üzerine Yazılar ile somut şekilde görüyoruz. Orhan Pamuk’ta, 19. yüzyıl metin üreticileri ve onların varisleri Proust ve Mann’daki sabrı gördüğünü ifade eden John Updike’den, romandaki metinlerin birbirleriyle kesişen farklı katmanlarda titizlikle inşa edilmesini mimari bir ustalık olarak nitelendiren Lucy Stone Mcneece’e kadar…
Tarihten polisiyeye, toplumsal cinsiyetten psikanalize, İslâm sanatından perspektife, Doğu-Batı ilişkisinden çeviribilime pek çok konuda, kendi alanında öne çıkmış yazarların makalelerini bir araya getirmeye özen gösteren Erkan Irmak’ın, benzer çalışmalarının devamının geleceği bilgisini de sizlerle paylaşayım…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.