Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir Yeryüzü Eşiği: Şahdamar-Körfez-Sesler



Toplam oy: 6
Sezai Karakoç şiiri geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurulması elzem bağları örmüş; tarihsel bir kesintiye ve hafıza kaybına uğrayan insana hakiki ve aşkın bir yol haritası sunabilmiş bir şiirdir. Nasıl inançta, aşkta bir ruh varsa gelenekte de bir ruh vardır. Sezai Karakoç için asıl mesele geleneği bu ruhla birlikte sürdürebilmektir.

Sarsıcı ve ters yüz edici bir modernleşme tezgâhından geçen toplumlarda, gelenek en çok tartışılan kelimelerden biridir. Kimi, geleneği günü geçmiş, köhnemiş bir olgu diyerek elinin tersiyle iter; kimi de geleneği bir anakronizm tuzağına düşerek biçimsel bir oyuna dönüştürür. Bu köklerini unutan tarihsizlikten, bu biçimsel ve hamasî şiir akrobasilerinden geriye ne kalabilirse artık. Gelenek bahsinde her halükarda sağlıklı bir yoruma muhtacız. Modern Türk şiirinin tarihi aynı zamanda bu yorumun da bir tarihi olarak okunabilir. Çünkü modernleşme ‘masalımızın’, iyisiyle kötüsüyle en berrak tebarüz ettiği alanlardan biri Türk şiiridir.

 

Sezai Karakoç şiirinin ‘yerini’ tespit ederken ilk elde bu hakikatten yola çıkmamız şart. Yani Karakoç şiirinin sadece içerik olarak değil dil olarak da durduğu yer, tam da gelenek dediğimiz bu damarın ortasıdır. Geleneğin şahdamarıdır Karakoç şiiri. Bunu neye dayanarak söylüyoruz? Elbette her zaman ve daima esere bakarak söylüyoruz. Sezai Karakoç şiiri geçmiş, şimdi ve gelecek arasında kurulması elzem bağları örmüş; tarihsel bir kesintiye ve hafıza kaybına uğrayan insana hakiki ve aşkın bir yol haritası sunabilmiş bir şiirdir. Nasıl inançta, aşkta bir ruh varsa gelenekte de bir ruh vardır. Sezai Karakoç için asıl mesele geleneği bu ruhla birlikte sürdürebilmektir. Karakoç, çağa, zamana, âna damgasını vuracak o ‘modern dili’ işte bu ruhla kaynaştırır. Ona göre yapılacak yenilik de, çoğu kez görüldüğü gibi, biçimde olan yenilik değil, ruhta yeniliktir. Ama bu yenilik, esasta, geleneğe karşı olmak değil, belki onun bıraktığı noktadan alıp ileri götürmektir şiiri.

Şahdamarını arayan ses
Monna Rosa’daki şiirlerin yazılış tarihlerine bakarsak, o dönem Türk şiirinde Garip hareketi bağlamında yaşanan tartışmalarda tarafını belli etmiş bir şair portresi görürüz. Yirmili yaşlarda yazılan, ilk gençlik tutkularının bir izdüşümü olan bu şiirlerde baskın kavram duyarlılıktır. Yani, Türk şiirinde şairaneliğe savaş açan ve şiiri gündelik dilin basitliğine indirgeyen bir şiir ortamında Monna Rosa bir şairanelik ve duyarlılık şöleni olarak çıkar karşımıza. Karakoç şiirinde salt duygu değil düşünce de içten içe akan derin bir ırmaktır ve Monna Rosa’daki şiirler, gelmekte olan o büyük çağıltının habercisi gibidir. İnsanı o “büyük fikre” hazırlayan bir duygusal açılma ve açılıştır Monna Rosa. Özel bir sohbetimizde Üstad, Monna Rosa’ya yaptığı bir atıfta şiirde geçen “tavuskuşu” imgesinin aslında bir Peygamber remzi olduğunu söylemişti. Bu atıfta Karakoç’un daha ilk şiirlerinde bile nasıl dopdolu bir bilinçle yola çıktığının izleri saklıdır.
İlk baskıları ayrı ayrı yapılan, daha sonra bir arada basılan Körfez-Şahdamar-Sesler, Üstadın bütün şiirlerini kronolojik olarak yeniden tasnif etmesiyle bir isim değişikliğine uğradı ve 8. baskıyla birlikte Şahdamar-Körfez-Sesler adını aldı. Bu kitaptaki şiirler toplamı ana eksende 2. Yeni şiir hareketinin genel şiir algısıyla örtüşük şiirlerdir. Zaten kitaptaki şiirler de -özellikle Sesler kitabı- 2. Yeni şiir hareketinin dolaşımda olduğu bir tarihsel süreç içinde yazılmıştır. Karakoç’un bu üç kitabı ikinci baskılarında bir araya getirmesinde de buna dair bir belirleme varmış gibi görünür.
Bununla birlikte Karakoç’un daha ilk şiirleriyle belirginleştirdiği şair karakteri, ŞKS ile özgün ve çarpıcı bir kimliğe bürünür. Karakoç şiirine duyarlılıkla birlikte kendilik ve özgünlük kavramları da girer. Bir eşikten geçerek o büyük yeryüzü şiirine doğru yürümeye başladığımızı hissederiz. Bu bağlamda kendi derdiyle ve meselesiyle örülü bir şiir dili kurar Karakoç. Kitabın açılış şiiri olan Kar Şiiri’nde insan-doğa- Tanrı denkleminde bir tutkuya ve adanışa şahitlik ederiz. Dıştaki tabiatı tahrip ederken aynı zamanda içteki tabiatı/ doğallığı da tahrip eden bir içsizlik karşısında şair “anlama” fiiline yaptığı göndermeyle meselesini açık eder: “Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın” (s.10) Anlam, Karakoç şiirinde insana her daim inancı ve yaratıcıyı hatırlatan ilahî bir pusula hükmündedir.
Ötesini Söylemeyeceğim
Sezai Karakoç şiirinde ya konuşan özne olarak ya da anlatılan özne olarak iki baskın imaj söz konusudur. Biri anne diğeri çocuk. ŞKS’deki Balkon, Ötesini Söylemeyeceğim, Anneler ve Çocuklar, Çocukluğumuz ve Bahçe Görmüş Çocukların Şiiri başlıklı şiirler bu imajların en yoğun kullanıldığı örneklerdir. Bana kalırsa anne imgesinde geleneği yani geçmişi, çocuk imgesinde ise şimdiyi ve geleceği okuruz. Taşıdıkları özgül anlamlarıyla birlikte düşünüldüğünde anne ve çocuk saf, karşılıksız bir sevgi ve merhamet ekseninde buluşurlar. Karakoç şiirinin taşıdığı en temel hassalardan biri olan masumiyet, anne ve çocuk imgelerinin izleğinde daha bir belirginleşir.
ŞKS’deki şiirleri 2. Yeni yedeğinde değerlendirmenin beraberinde getireceği bazı riskler söz konusudur. Bu riskler imge estetiği, uzak çağrışım sarmalında bu şiirlerin meselesini göz ardı etme tavrında dışlaşır. 2. Yeni bir “yaşantı şiiri”dir. Ânın çemberinde yaşanan zaman diliminin şiirleştirilmesi söz konusudur. Bunu bir zaaf olarak söylemediğim herhalde anlaşılmıştır. Karakoç şiiri bir yaşantıdan ziyade hayatın özüne dikkat kesilen bir ürperişle doludur. Duyarlılığın o büyük fikir ve inançla bezendiği şiir örneklerine baktığımızda ne demek istediğim daha sarih anlaşılabilir. Kitaptaki en dikkat çekici şiirlerden biri olan Ötesini Söylemeyeceğim, çocukça (çocuksu değil!) bir duyarlığın bir fikir ve en önemlisi bir kimlikle taçlandığı nefis örneklerden biridir. Bu şiirde çarpıcı olan bir çocuğun dilinden bir kimliğin veciz bir ifadesidir aslında: “Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç” (s.21)
Bu kimliğin bir aidiyet ve mensubiyet bağı içinde verildiği şiir ise Şahdamar’dır. Şairin siz ve biz özelinde verdiği örnekler hâlihazırda bir reddin ve inkârın merkezinde konuşlanır. Aidiyet kavramını irdelerken de işbu red ve inkâr kavramlarını iyi ayırt etmek gerektiği kanısındayım. Hür, şartsız ve kayıtsız bir “siz” imgesine karşılık bir anlamla ve en önemlisi bir inançla mukayyet olan “biz” imgesi vardır. “Biz”, örgütlenmiş kötülüklere, kayıtsızlıklara ve dayatılan hayat telakkilerine karşı saf bir inkârla doludur. “Biz”i sağaltan ve ayakta tutan da bu kurulu düzene isyan ve bu düzeni inkâr eden tavırda tebarüz eder: “Biz inkâr eder, şah inkârları severiz.” Ve şairin bir ahiret düşüncesi olarak da okunabilecek hayatın devamlılığına dair tespitiyle taçlanan bir eşiğe geliriz burada: “Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız.” Peki, niçin Şahdamar? Çünkü O, bize şahdamarımızdan daha yakındır.
Kitabın içinde bir belirleme yapmak gerekirse 2. Yeni’ye en çok yakın duran şiirlerin Sesler kitabında yoğunlaştığını görürüz. Bu da yukarda andığım gibi tarihsel süreç içinde o zamana denk düşen şiirler toplamı olmasıyla ilgilidir daha çok. Karakoç’un Sesler’den sonra yayımlanan, “ilahî üçleme” diye isimlendirebileceğimiz üç uzun şiiri, gelenekle kurduğu imtizacın neredeyse tapu sicil defteri gibidir: Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu. ŞKS’deki şiirler, bu sebepten bir yeryüzü eşiği olarak da okunabilir. Duyarlılığı aşkla ve rahmanî bir arayışla taçlandıran bakış acısı çağın karayılanlarına karşı bile merhametle yüklüdür: “Ve bütün varlığımla kara yılan seni çağırıyorum / Seni çağırıyorum parmaklarımdan süt içmeğe” (s.17) Hayat sulu sepken bir romantizm sirki değildir. Varoluş insanı tanıklığa çağırmaktadır ve aşk da bu yüzden kalpte bir çiçek gibi değil bir kurşun gibi taşınmaktadır. Çünkü aşkla ölmeyen (kurşun) henüz doğmamıştır. Diriliş de aşkın insandaki o kadim yürüyüşüdür.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.