Birbirine ulanan karşılaşmalar... | www.sabitfikir.com
Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Birbirine ulanan karşılaşmalar...



Toplam oy: 257
Rachel Cusk // Çev. Lale Akalın
YKY
Rachel Cusk, insan doğasını iyi anlamış mahir bir hikaye anlatıcısı. Yarattığı küçük anların her biri anın ötesinde felsefi bir kapı da aralıyor.

Son dönemde okuduğum “durgun” ama “çarpıcı” romanlara bir yenisi daha eklendi.  Dünyanın anaforlarından uzak yaptığım bu sakin okumaların ruhuma sunduğu iyilik bir tarafa, her seferinde bir okur olarak en çok durağanlığın o gizli gücüyle karşılaştığıma seviniyorum. Ve bir kez daha bir metnin okurunu etkilemek için taklalar atmasına hiç gerek olmadığına, en dünyevi hallerin de bir kitabın içinde kendiliğinden gayet görkemli anlara dönüşebildiğine ikna oluyorum. Bahsettiğim kitap, Rachel Cusk’ın Türkçedeki ilk romanı Çerçeve. Granta’nın “En İyi 20 Genç Britanyalı Yazar” listesinden yer alan Cusk, bugüne kadar nasıl olmuş da Türkçeye çevrilmemiş bilmiyorum, ama yazarın sekizinci(!) romanı Çerçeve’den sonra gözümüz üstünde olsa iyi olur.

Çerçeve, bilindik bir romanın giriş-gelişme-sonuç yapısından biraz farklı bir biçimde kaleme alınmış, daha çok bir hayat kesiti olarak tanımlayabileceğim bir roman. Evliliği sona ermiş, iki çocuk annesi, orta yaşın eşiğinde bir yazarın, yaz mevsiminin kollarındaki Atina’daki birkaç günlük seyahatini anlatıyor. Adı kitabın sanırım tek bir yerinde geçen  –o da sonlara doğru– Faye, bir yaratıcı yazarlık kursu vermek üzere Atina’ya geliyor ve uçakta başlayan hikayesi Atina’dan ayrılırken sona eriyor. Kısa seyahati boyunca çeşitli insanlarla yolu kesişen Faye, bu kişilerin her biriyle iç dünyalarının kapılarını aralayan kısmen mahrem sohbetlere girişiyor. Neredeyse bir tiyatro metni zenginliğinde yazılmış ve okurken karşımda derhal ete kemiğe bürünen bu sohbetler, birbirine organik biçimde ulanarak Faye’in ağzından hikayelendiriliyor. Farklı farklı yerlerde karşı karşıya gelen –tanıdık ya da yabancı– kadınlar ve erkekler, ilişkiler, evlilik, aile hayatı ve çocuk gibi ölümcül konuları kapsayan –bir dokunsan bin ah işiteceğin– bir alanda geziniyor. Kalp kırıklıkları, sevginin arızalı halleri, yer yer travmatik aile deneyimleri,  insan ruhunun olağan kederi ve varoluşsal kaygıları konuşmaların omurgasını oluşturuyor ve anlatılanların her biri kendi baktığı yerden “gerçeklik” kavramını, insanın dünyayı algılama biçimlerini ve aslında kim olduğumuz  meselesini sorguluyor.

Faye’in daha çok dinleyerek  ve soru sorarak dahil olduğu diyaloglar, onu bu sayede bütün olan bitenin dışında bir yerde konumluyor ve bu da okura roman boyunca ayağının altından hiç kaymayan sağlam bir zemin sağlıyor. Faye kendini neredeyse hiç anlatmazken, biz onu başkaları anlattıkça yavaş yavaş tanıyoruz. Cusk’ın karakterini şekillendirirken kullandığı bu yöntem, kitabın ismiyle ilgili merakımı da gideriyor. Cusk, karakteri tariflerken etrafını saran, onu bir çerçeveye alan gerçekliği kullanıyor, onu farklılıklar üzerinden bir nevi tersten anlatıyor.  Ya da benzerlikler sayesinde oluşmuş bir ortak zemin üzerinden vasıflandırıyor. Ki bana kalırsa bu bir yöntem olmanın ötesinde, okuru üzerine uzun uzun düşünmeye iten varoluşsal bir bakış açısını da imliyor.

Rachel Cusk –kuşkusuz çevirmenin ve Türkçe editörünün de katkısıyla– beni berrak ve su gibi akıp giden anlatımıyla büyüledi. Cusk, insan doğasını iyi anlamış mahir bir hikaye anlatıcısı. Yarattığı küçük anların her biri anın ötesinde felsefi bir kapı da aralıyor. Dürüst ve iddiasız, en çok bu yüzden gürül gürül bir metin.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Tolga Tarhan

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İstanbul tarihçiler, edebiyatçılar, gezginler için bulunmaz bir kaynak. Hakkında yazılanlar, söylenenler ve hatta uydurulanlarla birçok esere ilham veren bir kent. Gerçi sadece “kent” kavramı İstanbul'u karşılamaya yetmiyor; şehir, kent, mekan, medeniyet vb birçok kelime İstanbul söz konusu olduğunda aklımıza gelenlerden.

Macar yazar Gábor T. Szántó’nun romanı Kafka’nın Kedileri, anlatıcımızın üniversitedeki ofisine beklenmedik bir ziyaretçinin, “80 yaşlarında, sakalları karmakarışık, siyah ceketli bir Yahudi”nin girmesiyle başlıyor.

Çok satma kaygısı taşıyan romanların bazı ortak özellikleri var; bunlardan ilki, en basmakalıp haliyle söylersek, okurunun keyifli zaman geçirmesine imkan tanıması. Keyif öznel bir kavram olduğundan, burada biraz duralım.

Aşk, bitimsiz sorularıyla çözülemeyen bir esrar gibi. Öte yandan hakkıyla da konuşulmaz. Ya abartılı bir şekilde kalpler, güller, nasihatler havada uçuşur ya da dudak bükülür, hasır altı edilir. Ama öyle ya da böyle, hep gündemdedir aşk; görmezden gelinmesi bile popülerliğindendir.

İnsanın doğadan gitgide uzaklaşarak mahkum olduğu modern yaşamı hedef alan, o modern yaşamın mağduru bireyi merkeze koyup onu yiyip bitiren sisteme hunharca saldıran ve nihayetinde kahramanımızı doğayla buluşturan neredeyse bütün hikayeleri seviyoruz.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.