Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Birbirine ulanan karşılaşmalar...



Toplam oy: 423
Rachel Cusk // Çev. Lale Akalın
YKY
Rachel Cusk, insan doğasını iyi anlamış mahir bir hikaye anlatıcısı. Yarattığı küçük anların her biri anın ötesinde felsefi bir kapı da aralıyor.

Son dönemde okuduğum “durgun” ama “çarpıcı” romanlara bir yenisi daha eklendi.  Dünyanın anaforlarından uzak yaptığım bu sakin okumaların ruhuma sunduğu iyilik bir tarafa, her seferinde bir okur olarak en çok durağanlığın o gizli gücüyle karşılaştığıma seviniyorum. Ve bir kez daha bir metnin okurunu etkilemek için taklalar atmasına hiç gerek olmadığına, en dünyevi hallerin de bir kitabın içinde kendiliğinden gayet görkemli anlara dönüşebildiğine ikna oluyorum. Bahsettiğim kitap, Rachel Cusk’ın Türkçedeki ilk romanı Çerçeve. Granta’nın “En İyi 20 Genç Britanyalı Yazar” listesinden yer alan Cusk, bugüne kadar nasıl olmuş da Türkçeye çevrilmemiş bilmiyorum, ama yazarın sekizinci(!) romanı Çerçeve’den sonra gözümüz üstünde olsa iyi olur.

Çerçeve, bilindik bir romanın giriş-gelişme-sonuç yapısından biraz farklı bir biçimde kaleme alınmış, daha çok bir hayat kesiti olarak tanımlayabileceğim bir roman. Evliliği sona ermiş, iki çocuk annesi, orta yaşın eşiğinde bir yazarın, yaz mevsiminin kollarındaki Atina’daki birkaç günlük seyahatini anlatıyor. Adı kitabın sanırım tek bir yerinde geçen  –o da sonlara doğru– Faye, bir yaratıcı yazarlık kursu vermek üzere Atina’ya geliyor ve uçakta başlayan hikayesi Atina’dan ayrılırken sona eriyor. Kısa seyahati boyunca çeşitli insanlarla yolu kesişen Faye, bu kişilerin her biriyle iç dünyalarının kapılarını aralayan kısmen mahrem sohbetlere girişiyor. Neredeyse bir tiyatro metni zenginliğinde yazılmış ve okurken karşımda derhal ete kemiğe bürünen bu sohbetler, birbirine organik biçimde ulanarak Faye’in ağzından hikayelendiriliyor. Farklı farklı yerlerde karşı karşıya gelen –tanıdık ya da yabancı– kadınlar ve erkekler, ilişkiler, evlilik, aile hayatı ve çocuk gibi ölümcül konuları kapsayan –bir dokunsan bin ah işiteceğin– bir alanda geziniyor. Kalp kırıklıkları, sevginin arızalı halleri, yer yer travmatik aile deneyimleri,  insan ruhunun olağan kederi ve varoluşsal kaygıları konuşmaların omurgasını oluşturuyor ve anlatılanların her biri kendi baktığı yerden “gerçeklik” kavramını, insanın dünyayı algılama biçimlerini ve aslında kim olduğumuz  meselesini sorguluyor.

Faye’in daha çok dinleyerek  ve soru sorarak dahil olduğu diyaloglar, onu bu sayede bütün olan bitenin dışında bir yerde konumluyor ve bu da okura roman boyunca ayağının altından hiç kaymayan sağlam bir zemin sağlıyor. Faye kendini neredeyse hiç anlatmazken, biz onu başkaları anlattıkça yavaş yavaş tanıyoruz. Cusk’ın karakterini şekillendirirken kullandığı bu yöntem, kitabın ismiyle ilgili merakımı da gideriyor. Cusk, karakteri tariflerken etrafını saran, onu bir çerçeveye alan gerçekliği kullanıyor, onu farklılıklar üzerinden bir nevi tersten anlatıyor.  Ya da benzerlikler sayesinde oluşmuş bir ortak zemin üzerinden vasıflandırıyor. Ki bana kalırsa bu bir yöntem olmanın ötesinde, okuru üzerine uzun uzun düşünmeye iten varoluşsal bir bakış açısını da imliyor.

Rachel Cusk –kuşkusuz çevirmenin ve Türkçe editörünün de katkısıyla– beni berrak ve su gibi akıp giden anlatımıyla büyüledi. Cusk, insan doğasını iyi anlamış mahir bir hikaye anlatıcısı. Yarattığı küçük anların her biri anın ötesinde felsefi bir kapı da aralıyor. Dürüst ve iddiasız, en çok bu yüzden gürül gürül bir metin.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Tolga Tarhan

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.