Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

BirKlasik // Cehennem gemisi



Toplam oy: 118
Kobayaşi Takici // Çev. Devrim Çetin Güven
Ayrıntı Yayınları
Güç koşullar altında av yapan bir gemi mürettabatının, evlerine bir lokma ekmek götürmek için hayatlarını ortaya koyan insanların dramı...

Kobayaşi Takici, Japonya’da işçi edebiyatının başlangıcı sayılan Yengeç Konserveleme Gemisi romanında güç koşullar altında av yapan bir gemi mürettabatının isyanını anlatıyor.

Japon yazar Kobayaşi Takici, 13 Ekim 1903’te Şimakovazoi köyünde doğdu. Topraklarını yitiren ailesi ile birlikte Otaru kentine göç etmek, bir fırında işçilik yapmak zorunda kaldı. Ancak eğitimini ihmal etmedi. Edebiyatla ilişkisi de yüksekokul yıllarında -çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanan- öyküleri ile başladı. 1924’te mezun olduğunda, Hokkaido Sömürge Bankası’nda işe girdi. Sömürge bankasında çalışmaktan hoşnut değildi. Bu nedenle gerek edebi gerek siyasi faaliyetlerini sürdürdü. Japonya’nın Şubat 1928’de düzenlenen ilk genel seçiminde, Komünist Parti’nin seçim kampanyasında görev aldı. Sonuç başarılıydı ama gidişattan rahatsız olan devlet, seçimlerden sonra -15 Mart’ta- komünistlere yönelik büyük bir operasyon başlattı. Binlerce kişi baskı ve işkence gördü. Takici, “15 Mart 1928” adlı öyküsünde bu süreci işledi. Artık mimlenmişti. 1929'da yayımlanan ve kısa zamanda büyük bir heyecan yaratan Yengeç Konserveleme Gemisi, Kobayaşi’yi gizli polisin hedefi haline getirecekti. Aynı yıl bir dergide yayımlanan “Absentee Landlord” adlı makalesi, bankadaki işinden çıkarılmasına vesile oldu. Baskılar Kobayaşi’yi yıldırmıyordu. 1930 yılında Tokyo’ya taşındı ve proleter yazarlar birliği genel sekreterliğine getirildi. Çok geçmeden -Komünist Parti’ye mali destek sağladıkları şüphesiyle- tutuklandı. Özgürlüğüne kavuştuğunda ise illegal mücadeleye geçti. Özel Yüksek Polis Birimi’nce 20 Şubat 1933’te tutuklanıp ağır işkence sonucu hayatını kaybettiğinde henüz yirmi dokuz yaşındaydı...


Japon kapitalizminin kirli tarihi

 

Bankadaki işini sorgulamayıp ortasınıflara özgü görece refah içinde bir yaşam sürdürmek yerine yoksulların, işçilerin çektikleri çileyi, vahşi sömürüyü dile getirmeyi yeğleyen ve bu tercihini hayatıyla ödeyen Kobayaşi Takici, Yengeç Konserveleme Gemisi’nde evlerine bir lokma ekmek götürmek için hayatlarını ortaya koyan insanların dramını çırılçıplak ortaya koymuş.

 


Bu kısa romanda olaylar, 1920’li yıllarda Hakodate Limanı’ndan Kamçatka sularına açılan Hakkō-maru adlı bir gemide geçer. İçinde meta üretimi yapılan bir gemidir bu ama yasalara göre ne bir gemidir ne de bir fabrika. Böylelikle her türlü denetimden muaf tutulan bu fabrika-gemide işçilerin durumu o zamanki kapitalist üretim ilişkilerinin standartlarının bile altındadır. İş güvenliğinden, doktor gözetiminden, düzgün beslenmeden, yasaların belirlediği çalışma saatlerinden ve her türlü hijyen koşullarından yoksun yüzlerce işçi... “Hepsi Hakodate’nin kenar mahallelerindendi. Yoksulluk bir araya getirmiş, gruplandırmıştı onları. (...) Böylesine envaiçeşit insanı bir araya toplamak, onları istihdam eden patronlar için müthiş makbul bir şeydi. (...) Şibauralı balıkçının anlattıklarından, daha doğrusu anlattıkları vesilesiyle, balıkçıların şimdiye dek yapageldikleri envai çeşit iş bahis konusu oldu. ‘Ulusal karayolu açma inşaatı’, ‘sulama inşaatı’, ‘demiryolu döşeme’, ‘deniz doldurma ve liman inşaatı’, ‘yeni maden hafriyatı’, ‘dağlık arazileri ve ovaları tarıma açma çalışmaları’, ‘gemiye mal yükleme’, ‘ringa balığı avı’... Neredeyse hepsi bu işlerden birini yapmıştı”...

Zor doğa koşullarında, azgın dalgalarla boğuşarak yola koyulan gemi, mürettebat için cehenemden farksızdır. Yöneticilerin zalimliği koşulları daha da zorlaştırır. Ne var ki kara sularında avlandıkları sırada SSCB’den yayılan “kızıl propaganda” Hakkō-maru gemisine kadar ulaşacak, tayfalar bütün cehaletlerine rağmen yaşama dürtüsüyle isyan edeceklerdir. İşte o zaman devletin asıl yüzü ortaya çıkacak, gemi yönetiminin pes ettiği anda karşılarına “koruma” amacıyla Hakkō-maru’ya eşlik eden İmparatorluk donanmasının askerleri çıkacaktır...

 

Kobayaşi Takici’nin bu romanı, 
2008 yılında East Press tarafından mangaya da uyarlanmıştı;
romanın bu versiyonu da 2010 yılında
H. Can Erkin çevirisiyle Yordam tarafından Türkçede yayımlanmıştı.

 

 

Kapitalizmin metaforu

 

Siyasi saiklerle yazıldığına hiç kuşku yok. Zaten kitabın sonundaki ekler bölümünde niyetini açıkça ortaya koyuyor Kobayaşi: “Bu naçizane öykü, sömürge bölgelerine yönelik kapitalizm istilası tarihinden bir sayfadır.” Söz konusu istilanın küreselleştiği, her yerin birer yengeç konserveleme fabrikasına dönüştürüldüğü günümüzde, Kobayaşi’nin romanı kapitalizmin evrensel bir metaforu vazifesi görüyor. Buna karşılık, bu karanlık hikayeyi aydınlatan bir anlatımı da var Kobayaşi’nin. İşçilerin eğitim durumları, kökenleri ve insani özelliklerini yansıtırken hem mizahi durumları iyi yakalıyor hem de mizah öğesini onların bölgesel dillerini kullanarak daha da renklendiriyor. Kısacası trajediyle komediyi ustalıkla harmanlamış.

 

Romanı sürükleyen bir diğer unsur, insan ile doğa arasındaki amansız mücadeleyi -yine dilsel ustalıkla- yansıtabilmesi. Mürettabatın çalışma koşulları kadar kudurmuş bir denizle de boğuşmalarını yansıtan güçlü tasvirler Yengeç Konserveleme Gemisi’nin bir macera romanı gibi okunmasını sağlıyor.

Yazının sonunu, yazdığı kapsamlı “Giriş” bölümüyle fazla söze yer bırakmayan çevirmen Devrim Çetin Güven’in sözleriye bağlayalım; “21. yüzyılın eşiğini geçeli henüz 8 yıl olmuştu ki Japonya’da mucizevi bir gelişme yaşandı. Geçen yüzyılın ilk yarısında, daha somut bir ifadeyle 1929’da yayımlanmış bir proletarya (işçi sınıfı) edebiyatı eseri ‘yeniden keşfedildi’. Neredeyse 80 yaşında olan bu eser o kadar müthiş bir enerjiye ve canlılığa sahipti ki muazzam bir ilgi gördü, yazarı Kobayaşi Takici adeta 21. yüzyıl Japon edebiyatı mozaiğinin önemli bir parçası haline geldi. Bir süredir üzerine örtülen ‘ölü toprağı’nı silkip ‘yeniden doğarak’, ‘bir kez daha ayağa kalkan’ bu eserin adı Yengeç Konserveleme Gemisi’ydi.”

 

 

 


 

 

 

Görsel: Ali Çetinkaya

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.