Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

BirKlasik // Cehennem gemisi



Toplam oy: 70
Kobayaşi Takici // Çev. Devrim Çetin Güven
Ayrıntı Yayınları
Güç koşullar altında av yapan bir gemi mürettabatının, evlerine bir lokma ekmek götürmek için hayatlarını ortaya koyan insanların dramı...

Kobayaşi Takici, Japonya’da işçi edebiyatının başlangıcı sayılan Yengeç Konserveleme Gemisi romanında güç koşullar altında av yapan bir gemi mürettabatının isyanını anlatıyor.

Japon yazar Kobayaşi Takici, 13 Ekim 1903’te Şimakovazoi köyünde doğdu. Topraklarını yitiren ailesi ile birlikte Otaru kentine göç etmek, bir fırında işçilik yapmak zorunda kaldı. Ancak eğitimini ihmal etmedi. Edebiyatla ilişkisi de yüksekokul yıllarında -çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanan- öyküleri ile başladı. 1924’te mezun olduğunda, Hokkaido Sömürge Bankası’nda işe girdi. Sömürge bankasında çalışmaktan hoşnut değildi. Bu nedenle gerek edebi gerek siyasi faaliyetlerini sürdürdü. Japonya’nın Şubat 1928’de düzenlenen ilk genel seçiminde, Komünist Parti’nin seçim kampanyasında görev aldı. Sonuç başarılıydı ama gidişattan rahatsız olan devlet, seçimlerden sonra -15 Mart’ta- komünistlere yönelik büyük bir operasyon başlattı. Binlerce kişi baskı ve işkence gördü. Takici, “15 Mart 1928” adlı öyküsünde bu süreci işledi. Artık mimlenmişti. 1929'da yayımlanan ve kısa zamanda büyük bir heyecan yaratan Yengeç Konserveleme Gemisi, Kobayaşi’yi gizli polisin hedefi haline getirecekti. Aynı yıl bir dergide yayımlanan “Absentee Landlord” adlı makalesi, bankadaki işinden çıkarılmasına vesile oldu. Baskılar Kobayaşi’yi yıldırmıyordu. 1930 yılında Tokyo’ya taşındı ve proleter yazarlar birliği genel sekreterliğine getirildi. Çok geçmeden -Komünist Parti’ye mali destek sağladıkları şüphesiyle- tutuklandı. Özgürlüğüne kavuştuğunda ise illegal mücadeleye geçti. Özel Yüksek Polis Birimi’nce 20 Şubat 1933’te tutuklanıp ağır işkence sonucu hayatını kaybettiğinde henüz yirmi dokuz yaşındaydı...


Japon kapitalizminin kirli tarihi

 

Bankadaki işini sorgulamayıp ortasınıflara özgü görece refah içinde bir yaşam sürdürmek yerine yoksulların, işçilerin çektikleri çileyi, vahşi sömürüyü dile getirmeyi yeğleyen ve bu tercihini hayatıyla ödeyen Kobayaşi Takici, Yengeç Konserveleme Gemisi’nde evlerine bir lokma ekmek götürmek için hayatlarını ortaya koyan insanların dramını çırılçıplak ortaya koymuş.

 


Bu kısa romanda olaylar, 1920’li yıllarda Hakodate Limanı’ndan Kamçatka sularına açılan Hakkō-maru adlı bir gemide geçer. İçinde meta üretimi yapılan bir gemidir bu ama yasalara göre ne bir gemidir ne de bir fabrika. Böylelikle her türlü denetimden muaf tutulan bu fabrika-gemide işçilerin durumu o zamanki kapitalist üretim ilişkilerinin standartlarının bile altındadır. İş güvenliğinden, doktor gözetiminden, düzgün beslenmeden, yasaların belirlediği çalışma saatlerinden ve her türlü hijyen koşullarından yoksun yüzlerce işçi... “Hepsi Hakodate’nin kenar mahallelerindendi. Yoksulluk bir araya getirmiş, gruplandırmıştı onları. (...) Böylesine envaiçeşit insanı bir araya toplamak, onları istihdam eden patronlar için müthiş makbul bir şeydi. (...) Şibauralı balıkçının anlattıklarından, daha doğrusu anlattıkları vesilesiyle, balıkçıların şimdiye dek yapageldikleri envai çeşit iş bahis konusu oldu. ‘Ulusal karayolu açma inşaatı’, ‘sulama inşaatı’, ‘demiryolu döşeme’, ‘deniz doldurma ve liman inşaatı’, ‘yeni maden hafriyatı’, ‘dağlık arazileri ve ovaları tarıma açma çalışmaları’, ‘gemiye mal yükleme’, ‘ringa balığı avı’... Neredeyse hepsi bu işlerden birini yapmıştı”...

Zor doğa koşullarında, azgın dalgalarla boğuşarak yola koyulan gemi, mürettebat için cehenemden farksızdır. Yöneticilerin zalimliği koşulları daha da zorlaştırır. Ne var ki kara sularında avlandıkları sırada SSCB’den yayılan “kızıl propaganda” Hakkō-maru gemisine kadar ulaşacak, tayfalar bütün cehaletlerine rağmen yaşama dürtüsüyle isyan edeceklerdir. İşte o zaman devletin asıl yüzü ortaya çıkacak, gemi yönetiminin pes ettiği anda karşılarına “koruma” amacıyla Hakkō-maru’ya eşlik eden İmparatorluk donanmasının askerleri çıkacaktır...

 

Kobayaşi Takici’nin bu romanı, 
2008 yılında East Press tarafından mangaya da uyarlanmıştı;
romanın bu versiyonu da 2010 yılında
H. Can Erkin çevirisiyle Yordam tarafından Türkçede yayımlanmıştı.

 

 

Kapitalizmin metaforu

 

Siyasi saiklerle yazıldığına hiç kuşku yok. Zaten kitabın sonundaki ekler bölümünde niyetini açıkça ortaya koyuyor Kobayaşi: “Bu naçizane öykü, sömürge bölgelerine yönelik kapitalizm istilası tarihinden bir sayfadır.” Söz konusu istilanın küreselleştiği, her yerin birer yengeç konserveleme fabrikasına dönüştürüldüğü günümüzde, Kobayaşi’nin romanı kapitalizmin evrensel bir metaforu vazifesi görüyor. Buna karşılık, bu karanlık hikayeyi aydınlatan bir anlatımı da var Kobayaşi’nin. İşçilerin eğitim durumları, kökenleri ve insani özelliklerini yansıtırken hem mizahi durumları iyi yakalıyor hem de mizah öğesini onların bölgesel dillerini kullanarak daha da renklendiriyor. Kısacası trajediyle komediyi ustalıkla harmanlamış.

 

Romanı sürükleyen bir diğer unsur, insan ile doğa arasındaki amansız mücadeleyi -yine dilsel ustalıkla- yansıtabilmesi. Mürettabatın çalışma koşulları kadar kudurmuş bir denizle de boğuşmalarını yansıtan güçlü tasvirler Yengeç Konserveleme Gemisi’nin bir macera romanı gibi okunmasını sağlıyor.

Yazının sonunu, yazdığı kapsamlı “Giriş” bölümüyle fazla söze yer bırakmayan çevirmen Devrim Çetin Güven’in sözleriye bağlayalım; “21. yüzyılın eşiğini geçeli henüz 8 yıl olmuştu ki Japonya’da mucizevi bir gelişme yaşandı. Geçen yüzyılın ilk yarısında, daha somut bir ifadeyle 1929’da yayımlanmış bir proletarya (işçi sınıfı) edebiyatı eseri ‘yeniden keşfedildi’. Neredeyse 80 yaşında olan bu eser o kadar müthiş bir enerjiye ve canlılığa sahipti ki muazzam bir ilgi gördü, yazarı Kobayaşi Takici adeta 21. yüzyıl Japon edebiyatı mozaiğinin önemli bir parçası haline geldi. Bir süredir üzerine örtülen ‘ölü toprağı’nı silkip ‘yeniden doğarak’, ‘bir kez daha ayağa kalkan’ bu eserin adı Yengeç Konserveleme Gemisi’ydi.”

 

 

 


 

 

 

Görsel: Ali Çetinkaya

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gökçe isimli bir kadın düşünün; bugün 34 yaşında olsun.

Ludwig Wittgenstein, “Ölüm, yaşam olaylarından biri değildir, ölüm yaşanmaz,” diyerek “hayati” bir teşhis koymuştu. Oysa insanlar ilk günden beri ölümü tartıştı; hala devam ediyorlar... Mevcut tartışmaya cinayetler ve onların sorumlularını aramak da dahil. Kısacası, bir yaşam olayı değil ama yaşamın ayrılmaz bir parçası, daha doğrusu gerçeği haline geldi ölüm.

Adını, polisiye edebiyatın başyapıtları arasında geçen Postacı Kapıyı İki Kere Çalar romanı ile duyuran James M. Cain, Mildred Pierce romanında ise bambaşka bir kimlikle çıkıyor karşımıza. Mildred Pierce, Amerika’yı sarsan ekonomik kriz yıllarında bir kadının hayata tutunma mücadelesini anlatan bir roman.

Salâh Birsel Türkçenin en ilginç, en özgün üslupçularından biri. Birkaç cümlesini okuyunca bile, “işte Salâh Birsel,” diye tanıyabileceğimiz bir sesi var.

İstanbul tarihçiler, edebiyatçılar, gezginler için bulunmaz bir kaynak. Hakkında yazılanlar, söylenenler ve hatta uydurulanlarla birçok esere ilham veren bir kent. Gerçi sadece “kent” kavramı İstanbul'u karşılamaya yetmiyor; şehir, kent, mekan, medeniyet vb birçok kelime İstanbul söz konusu olduğunda aklımıza gelenlerden.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.