Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

CİNAYETE YARDIM VE YATAKLIK YAPAN ROMAN



Toplam oy: 1477
Jack Kerouac, William S. Burroughs
Sel Yayıncılık

1944 yılında Londra (bir başka versiyona göre St. Louis) hayvanat bahçesinde yangın çıktığı bir gerçek; ama hipopotamların tanklarında haşlandıklarına dair kesin bir bilgi yok elimizde. Hayvanat bahçesinde o kadar hipopotamın olduğu da su götürür. 1940’da Rochester Indiana’da bir sirkin yandığını, bu yangında birçok lama, zebra ve egzotik hayvanın yanında bir tane de cüce hipopotamın öldüğü kayıtlara geçmiştir. Hepsi bu.

Bu kitaba ismini veren “haşlanmış hipopotamlar” fikri ya Ginsberg’in sonradan hatırladığı gibi; Jerry Newman’ın ses kayıt cihazlarıyla yaptığı konuşma ve radyo haberleri kolajı deneylerinden kaynaklanan bir yanılsama ya da Kerouac’la Burroughs’un kafaları sahiden iyiydi bu ismi bulurken!

Elimizde gerçekten de her yönden ilginç bir kitap var. Hipopotamların tanklarında haşlanıp haşlanmadıkları bir yana, henüz kimsenin tanımadığı ama ileride ünlü birer yazar olacak; bu da yetmezmiş gibi bir de “beat” kuşağının öncülüğünü yapacak olan iki yazar adayının beraberce kaleme aldıkları bir ilk roman bu. 1944’de yazılan ama basmaya yanaşan bir yayıncı bulunamadığı, daha sonra da adı açığa çıkan roman kahramanı yayınlanmasına pek yanaşmadığı için altmış yılı aşkın bir süre sonra okurla buluşma şansı bulan bu çifte yazarlı kitap, aynı zamanda bir dönem romanı olma özelliğini de taşıyor. Erken dönem beatleri tanımak için de pekâlâ yol gösterici bu roman. Çünkü kitaptaki takma adlar, çoğu sonradan ünlenecek olan karakterleri yansıtıyor. Yazarlardan başlayalım. Romanı iki kişinin kaleme aldığını söylemiştik: Mike Ryko (Jack Kerouac) ile Will Dennison (William Burroughs). Roman kahramanlarının arasında ise Phillip Tourian (Lucien Carr), Ramsay Allen (Dave Kammerer), Janie (Kerouac’ın ilk karısı Edie Parker), James Cathcart (John Kingsland) var.

Elbette kurgu, bu kişilerin gerçek yaşamlarıyla birebir örtüşmeyebilir. Kerouac’la Burroughs yalnızca isimlerde değil, olay örgüsünde de ufak tefek değişiklikler yapmış. Mesela Lucien Carr (romandaki ismiyle Phillip Tourian) cinayeti baltayla değil, bıçakla işlemişti. Ama tüm fark bu! Cinayet gerçekten işlenmişti ve Carr cinayeti işledikten birkaç saat sonra, yani olay henüz tazeyken bunu Kerouac ve Burroughs’la paylaşmıştı. Onlar da bu cinayeti polise bildirmek yerine romanını yazmaya karar verdiler. Bu keskin karar, belki de bir edebiyat akımının (sadece edebiyat akımı da değil aslında, bir yaşam biçiminin) doğuşuna neden olmuştur belki de; kim bilir!

Her ne kadar kitap yayınlanmak için altmış yılı aşkın bir süre beklediyse de, “Beatleri doğuran cinayet” çok sıklıkla anlatılan bir öyküye dönüşmüş, dilden dile dolaşan bir efsane olmuştu. Ve beklenen oldu tabii. Henüz yayınlanmamış ve uzun süre de yayınlanamayacak olan bu ilk kitapla yazarlık kariyerlerine adım atan Kerouac ve Burroughs, cinayeti örtbas etme suçuyla tutuklandılar.

Carr’ın işlediği cinayetin önemi bu romanla da sınırlı değil. Carr’la mazbut ölü Kammerer’in öyküsünü Allen Ginsberg de günlüğünde ayrıntılı şekilde işlemişti. Allen’ın arkadaşı olan şair John Hollander’in Columbia Spectator’da yayınlanan Dostoyevskivari öyküsü de bu cinayet üzerine kurulmuştu. Aslında sadece cinayet değil, uyuşturucu, sonsuz sıkıntı ve biseksüel ilişkiler çerçevesinde gelişen bir ilişkiler ağının dokusuydu söz konusu olan. O yüzden de sıradan bir cinayet romanı değil, bir yaşam biçiminin filizlenmesi ve suçun kanıksanmasının edebi başlangıcı olarak ele alabiliriz Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar’ı.

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sında nasıl ki suçun işlenmiş olması başlı başına bir cezaya dönüşüyorsa, burada da suçun gündelik bir eylem olarak algılanması söz konusu. Ne cinayeti işleyen, ne de suçtan haberdar olanlar, ölen kişi (ki hepsinin de yakın arkadaşı) için en ufak bir üzüntü duymuyor. Cinayet çok sıradan bir olaymış gibi algılanıp çıkış yolu aranıyor. Aranıyor derken yoğun planlar yapıldığı sanılmasın, içerken bir iki fikir atılıyor ortaya, o kadar. Cinayet nedeninin (aslında bir neden de yok ortada) anlamsızlığından da söz etmiyor kimse. Daha doğrusu, bu nedensizlik de sorgulanmıyor. Suç ve Ceza’dan Hipopotamlara gelene kadar dünyanın 180 derece dönmüş olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz bu noktada. Diğer yandan, varoluşçuluğun içe işlediği bir dönem söz konusu. Çünkü Camus’nün, o Arap’ı öldüren Mr. Mersault’undan farkı yok Lucien Carr’ın. Ayrıca Carr sadece bir roman kahramanı da değil. Olay basbayağı gerçek!
 
Kısacası “Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar” yardım ve yataklık yapmayı göze aldıkları için bir kuşak yaratma şansını yakalayanların romanı. Bir dönem romanı. Gerçeğin romanı. Ama aynı zamanda da suçun sıradanlaşmasının ve duyarsızlığın erken habercisi. Kült bir başyapıt. Ya da benim farkına varamadığım daha bir sürü şey. Ya da her neyse...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.