Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Decameron'a Yeniden Bakış



Toplam oy: 34
Dünya edebiyatının dev eserlerinden biri sayılan Giovanni Boccaccio’nun Decameron’unu, Koronavirüs’ün tüm dünyayı pençesine alarak milyarlarca insanı eve kapatıp karantinaya mecbur ettiği şu günlerde bir kez daha okudum. Zira bu kült eser, günümüzden 672 yıl öncesindeki insanlarla aynı kaderi yaşadığımıza bir delil sayılabilir. Sekiz yüz sayfayı aşan kitapta bugün yaşadıklarımızla neredeyse birebir olan pek çok durumu görmek mümkün. Decameron’un dev bir klasik olarak tanımlanmasının etkenlerinden biri de tam bu nokta…

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

“…Bu hastalık birkaç yıl önce Doğu tarafında başladı, bir yığın cana kıya kıya, dur durak bilmeden bir yerden diğerine sıçradı ve korkunç bir biçimde Batıya doğru yayıldı.”

Bu alıntılar, Nevin Yeni’nin çevirisiyle tekrar yayınlanan dünya edebiyatının dev eserlerinden biri sayılan Giovanni Boccaccio’nun Decameron’una ait. Koronavirüs’ün tüm dünyayı pençesine alarak milyarlarca insanı eve kapatıp karantinaya mecbur ettiği şu günlerde Princeton Üniversitesi’nden Leonard Barkan’a ve daha nice edebiyat araştırmacısına göre; “Tüm zamanların en iyi öykü antolojisi” olarak tabir edilen Decameron’u bir kez daha okuma ihtiyacı hasıl oldu. Zira bu kült eser, günümüzden 672 yıl öncesindeki insanlarla aynı kaderi yaşadığımıza dair bir delil sayılabilir. Bu durum hayli ilginç görünse de, tarihin tekerrür ettiği şiarını kanıksamışlar için pek de şaşırtıcı olmayacaktır.
Her ne kadar yalnızca iki alıntı paylaşsam da, aslında sekiz yüz sayfayı aşan kitapta bugün yaşadıklarımızla neredeyse birebir olan pek çok durumu görmek mümkün. Decameron’un dev bir klasik olarak tanımlanmasının etkenlerinden biri de tam bu nokta…
1340’lı yılların ortalarında Doğu’da, tarihi vesikaların ekserisine göre Çin’de peyda olup ticaret gemileri vasıtasıyla Mart aylarında Akdeniz sahil kentlerine ulaşan veba, yani kara ölümün başta Güney Avrupa ve bilhassa İtalya’da yarattığı tahribat, yalnızca Decameron’da değil o dönemde ve sonrasında neşredilen birçok kitapta görülür. Hatta Avrupa toplumunun hafızasına derin harflerle kazınan ‘Veba’ sözcüğü, zamanla başka bir boyuta evrilip amansız tüm hastalıkların genel adı olmuştur.
On günlük yüz öykü
1313 doğumlu Giovanni Boccaccio, eserinin girizgâhında 1348 Floransa’sında yaşanan felaketi geniş açıyla tasvir eder. Yaşananları trajikomik bir dille naklederken beri yandan da salgının dünyanın en güzel şehirlerinden birini nasıl bir cehenneme çevirdiğine bir ağıt yakar. Bu babı okurken veba illetine tutulup birkaç gün içinde koltukaltlarında ve eklem yerlerinde hıyarcık denen kitleler, derilerinde kara lekeler çıkan ve korkunç şekilde can veren yüzbinlerce insanın taş sokaklara yayılan cesetlerini, kapılarını sımsıkı kilitleyip evlerine kapanan zenginlerin korkularını, kiliselere akın edip rahiplerden medet umanların feryatlarını, çaresiz hekimlerin çırpınışlarını, tepeden tırnağa koruyucu kıyafetler giyerek ölüleri gömenleri, yağmalanan evleri, ağlayanları, delirenleri, kaçanları, yok olan asayişi, berbat kokuları, şehre dönen haydutları görürüz, duyarız ve hissederiz… Boccaccio, bu görkemli girişin ardından kadrajına Katolik dünyası için çok kutsal sayılan Santa Maria Novella Kilisesi’ni alır ve burada kimselerin olmadığı bir salı sabahı matem kıyafetlerine bürünmüş yedi kadını okuyucuya takdim eder. İşbu, yüzleri keder ve korkuyla sıvanmış kadınlar vebadan kaçıp canlarını kurtarmanın derdindedirler. Yazarın içlerinden yaşça en büyüğüne Pampinea lakabını verdiği kadın, diğerlerini cehenneme dönen Floransa’dan çıkmak için ikna eder ve bir plan önerir. Böylece yedi kadın, yanlarında tanıdıkları üç erkekle birlikte şehirden ayrılıp doğası ile göçenlere can bahşeden kırsalın yolunu tutar. Kafile, şehirden iki mil uzaklaştıktan sonra tepede, kocaman ve sevimli bir bahçenin ortasında yükselen muhteşem bir konağa varır. İşte bu konak, Decameron’daki on günlük yüz öykünün farklı kişilerin ağzından anlatılacağı yerdir. Decameron kelimesi de Grekçe on gün manasına geliyor. Teknik olarak iç içe açılan kapıları andıran bir formda vücuda getirilen kurmaca kafesini ve olay şablonlarını doğunun kadim anlatıları olan Bin Bir Gece Masalları ve Tutiname’ye de benzetebiliriz.
Eserdeki her biri ayrı bir alemin zembereğini kuran hikâyeler, yazıldığı dönem göz önünde bulundurulduğunda bir devrim niteliğindedir. Boccaccio, olağan şartlar altında tek bir cümlesi bile kilisenin kahredici gazabına uğraması için yeterli sayılacak yüzlerce ‘tehlikeli’ sayfa yazmıştır. Bu bağlamda yazarın cesaretinin yaşanan veba felaketinden menkul olduğu aşikardır. Zira söz konusu salgından sonra başta İtalya olmak üzere Avrupa’da çoğu şey eskisi gibi olmamıştır. İşbu süreci iyi kotarmak şöyle dursun yaptıkları hatalarla –hekimleri suçlayıp idama mahkum etmek, günahkar avına çıkmak vb- yerle yeksan eden papazlara duyulan öfke, yıkımın getirdiği kıtlık ve birtakım başka sosyolojik açmazlarla birleşince kiliseye duyulan güven, papazlara gösterilen saygı büyük ölçüde sarsılacaktır. Decameron’da kayıt altına alınan döngü, yüz farklı pencereden kiliseye açılan bir yaylım ateşi gibidir. Bu durum da Rönesans ve reformun hazırlayıcıları olarak telakki edebileceğimiz olgulardan biri olmuştur.
İşte dünya böyle bir yer...
Decameron, her şeyden evvel devrin Katolik dünyasına ve en başta papazlara yazılmış ucu bucağı olmayan tenkitler yumağıdır. Onlarca hikayenin duygusuna kodlanmış skolastik düşünceye reddiyeler, dogmayı yıkmaya yönelik zekice tasarlanmıştır. Bu tavır, çağının üstünde bir anlayıştır. Nitekim eserin günümüzde hâlâ tartışılıyor oluşu Boccaccio’nun amaçladığı şeyi belirli ölçüde başardığının bir kanıtıdır. Bugün Katolisizmin ruhban sınıfına ve kilise doktrinine yöneltilen mizah dolgulu ve felsefe temelli eleştirilerin arketip kaynaklarından biri de Boccaccio ve ondan etkilenen diğer sanatçılardır. Decameron’daki karakterlerin yalınlığı ve ruhsal tahlillerinin mevcudiyeti önemlidir. Olayların seyri, merak duygusunu her daim diri tutar. Mekanlar ve atıfta bulunulan özel isimli kişiler, realist çizgilerin üstündedir. Bunlarla birlikte 14. yüzyıl öncesinde yaşanan olaylara yapılan bazen postmodernist sayılabilecek kadar güçlü göndermeler ilgi çekicidir. Kurmaca damarlarında İtalya’nın gündelik hayatına dair renkli kareler sunulmuştur. Batıda hayatın hangi yönden aktığı tartışması ve hümanizmanın hazırlığı satır aralarında hissedilir. Eserdeki bazı hikâyelerde vaaz etme, kıssadan hisse verme amacı göze çarpar. Fakat bu tutum, Doğunun kadim anlatılarındaki kadar kesif değildir. Yani metindeki didaktizm, herhangi bir dine ya da felsefeye sevk edici nitelikten uzaktır.
Ser Cepparello ismindeki tüm günahları işleyip kötülüğün, ahlaksızlığın ve yalancılığın timsali haline gelen kişinin ölümüne yakın zamanda insanları yine aldatarak San Ciappeletto namıyla bir azize dönüşme hikâyesi, kitabın ibret merkezi sayılabilir. Boccaccio; hamasetin, liyakatsizliğin, yalancılığın ve daha birçok kötülüğün; bazen bilgeliği çoğu vakit ise erdemleri nasıl alt edebildiğini ve işte dünyanın böyle bir yer olduğunu o güne kadar yazılmış birçok eserin tam tersine yüksek sesle dile getirmiştir. Decameron, tüm bunlarla birlikte bir erotik öykü antolojisi olarak da adlandırılır. Öykülerdeki erotizmin sunuluş şekli naturalisttir. Zira kitap, ilahi bir amaçtan ziyade dünya-insan ve beden döngüsüne dairdir. Aynı zamanda ‘kadın’ mefhumu o güne kadar yazılan hiçbir kitapta olmadığı kadar merkezdedir. Kadınlar, öykülerde bir figür olmaktan öte bakış açılarıyla ve psikolojileriyle metnin dört bir yanında yankılanırlar.
Hülasa Decameron, birçok bakımdan dünya edebiyatı için ilklerin yekunu olan şaşırtıcı, çekici ve bir o kadar düşündürücü bir eser.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.