Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Dil sadece bir et parçası değildir



Toplam oy: 534
Lisan-ı münasipten bıkmış okurlar, Hiç Anadolu Piç Amerika'yı okurken genç kuşak yazarların nefes alma odalarından birine konuk olacaklar.

İhtiyarların "lisan-ı münasip" dediği, uygun bir dille anlatma illeti edebiyatın omurgasına çökmüş, çökmek ne kelime, bildiğin belini kırmış ve neredeyse yazının icadından beri halkı halktan korumak için devlet süspansiyonuyla steril, ana sütü gibi faydalı ve uyku getirici, terbiye sınırlarına çekilmiş bir forma sokmuştur. Her ülkenin en az bir resmi dili olabilir elbette, ancak sokaktaki insanın dilindeki zemberek öyle üç beş cıvatayla sıkıştırılacak bir mekanizma içermez. Çünkü dil bir kayış kompleksidir ve kayışın gevşediği yerde dizginler kopar, edebiyatın yolu rotadan çıkıp mana kazanır. Halkın meşgul olduğu meselelere yaklaşımıyla devletin meşhur olduğu meselelerdeki tutumu müşterek zeminde aynı halaya katılmaz. Halk başka mecrada oynar, devlet başka mecrada. Ritimleri tutmaz, beden dilleri de uyuşmaz, birinin kalktığı anda öbürü oturur, birinin gak dediğine öteki guk demeyi uygun bulur. Uyumsuz çifttir halk ile devlet – hani kısa adamla uzun kadın, güzel kadınla çirkin adam ilişkisi gibi bir şey.

 

 

Devletlerin dil kurumları geceli gündüzlü çalışıp kelime üretmeye meyillidir. Yabancı kelimelerin yerine kullanılabilecek yeni ve “bizden” kelime icatları yaparlarken meyvenin çekirdeğini es geçerler. Her “yerli malı” tutmaz. Devşirme kelimelere öz kazandırma, millileştirme mücadelesi bir yanıyla doğruysa da, zaten var olanı, birilerinin adlandırdığı nesneleri, durumları dilde içselleştirme seansları bir politik harekettir. Oysa sokaktaki yeni varoluşlara, yeni nesnelleşmelere ad bulmak akıllarının ucundan geçmez bu kurumların. Bu işin uzmanları mizahı kullanma becerisi yüksek edebiyatçılardır. Argoyu, jargonu onlar besler, büyütürler. Kelimelerin doğumundaki sosyolojik saptamaları onlar yapar. Kah karikatüristlerdir bunlar, kah dilinin kemiği olmayan denemeciler, nesirciler. Şairler böylesi kelime simyasından pek anlamazlar (“sözcük”ü dilimize kazandıran Melih Cevdet Anday’ı burada ayırarak analım). “Maganda, zonta, entel” gibi karikatürist icatlarının yanına toplumsal boşalmalarda grafitiler ve duvar yazıları eşlik ederken Salâh Birsel tarzı üslup duayenleri “uydurma”yı sihre bulaştırırlar.

 

Bu dil, sahicidir. Falanca tarzda döşenmiş, filanca tarzda bir yaşama biçiminin benimsendiği bir eve konuk gittiğinizde nasıl oturacağınızı, elinizi nereye koyacağınızı kestiremez, bir hata yapmaktan/bir pot kırmaktan çekinir ve oradan hemen ayrılmak istersiniz ya edebiyatta lisan-ı münasip aynen bu kaygı halini, yapaylığı, “eşit mesafede durma”nın fırıldaklığını süsler, pohpohlar. Üstüne bir de kremasını koyar ki, bu kremaya “metinler arası disiplin” denir. Bununla birlikte konuk gittiğiniz evde şöyle rahatça oturacağınız bir köşe, yanlışlıkla bir şey döktüğünüzde, “Sorun değil,” diyen bir ev sahibi varsa huzura kavuşur, o eve eklenir, o evde sil baştan kendinizi bulursunuz. Orada sizin de kullandığınız dil konuşulmakta, ancak basitleşmeden kıvam kazanmaktadır. O kıvam, asla ağdalaşmadan ya da cılka dönüşmeden size hitap eder. Yeraltı dilinin hipnozunun sırrı işte. Konuşur gibi yazmanın maharetine inananlar, bu alanda ustalaşanlar lisan-ı münasipten köşe bucak kaçacaklardır.

 

Lisan-ı münasipten uzak durmanın faydalarını çok önceden öğrenen bir yazar Aytaç Ars. Son romanı Hiç Anadolu Piç Amerika’nın daha ilk cümlelerinde söyleyeceğini doğrudan söylemeyi seçmiş, dobra biriyle karşılaşıyorsunuz. Hangi anlam hangi kelimeye muhtaçsa, hangi eylem hangi fiilin sorumluluğu altındaysa sözünü, anlatacaklarını öyle biçimlendiriyor Ars. Her şeyin simgeleştiği, adların arkasında kaybolan sıfatların yok sayıldığı, hızlı ve gereksiz bir hayatın bize dayattığı klişeler zaman içersinde ne kadar yerel veya küreseldir; yereli kim oluşturur – küreselin mal sahibi hangi sistemin adamlarıdır?

 

Dille birlikte ifadelerin de lisan-ı münasip kalıbına sokularak benzerleştirilmesi, farklılıkların yalnızca yaşam standardı seviyesinde önemsenmesi, şekilciliğin algılanmadan ezberlenmesi dışarıdan gözlemleyen için trajik olduğu kadar da ironik.

 

İnsan komik duruma düşmek için mi yaşar? Yahut, komik duruma düşmek için mi yaşamalıdır?

 

Aytaç Ars, postmodern bir üslupla her türlü insanı, olayı, algıyı üst üste koyuyor ve bu karmaşanın “insanlık tarihi” diye belgeleniyor olması ile “mecburen” dalga geçiyor. Lisan-ı münasipten bıkmış okurlar, Hiç Anadolu Piç Amerika’yı okurken genç kuşak yazarların nefes alma odalarından birine konuk olacaklar. Korkmayın, bu ev –bu oda– “Sorun değil” deyip gülümseyen ev sahiplerinden birine ait.

 

 


 

* Görsel: Kaan Bağcı

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.