Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Dostoyevski'nin Şeytanı Yahut Süregiden Fısıltı



Toplam oy: 14
Yeraltından Notlar’da ana karakter Yeraltı İnsanı, kendisine intikam yeminleri ettiren subayın onu kâle almaması sebebiyle öfkeden kudurur. Burada onu kötülüğe götüren şey kendi şeytanı mı, yoksa subayın şeytanının onu ciddiye almaması mı? Sebebi ne olursa olsun, Dostoyevski romanlarında fenalığı sadece Rus entelijansında görmeyiz.

“Aksilik bu ya, şeytanlara ben de inanmıyorum...” diye yazmıştı Dostoyevski, 1876 yılında. Halbuki birçok romanında dâhi bir karakterin içinde, ahlakı ve kanunları sorgulayan bir şeytan yatar, Raskolnikov, Stavrogin, yahut Ivan Karamazov gibi.

 

Dostoyevski’nin şeytanını, onun “inanmıyorum” dediği şeytanı, nerede aramak gerek? Ivan Karamazov’un gördüğü hayali saymazsak, Goethe’nin, Baudelaire’in, Milton’un şeytanları gibi, eti ve kemiğiyle, bedenî bir şeytandan söz edemeyiz Dostoyevski’de. Hristiyanlık öncesi Rus edebiyatında da böylesi bir imgenin olmayışı da bunda etkili olmuş olabilir. Hal böyle olunca, birtakım edebiyat eleştirmenleri ve kuramcıları Dostoyevski’de şeytanın, insanda saklı olduğunu iddia etmişler. Onlara göre bu kötü niyetlerin temelinde insanın ihtirasları, zayıflıkları vardır; yozlaşmanın dış âlemden kaynaklı oluşunu reddederler.

 

Fakat Dostoyevski’de karanlığa, kötülüğe düşüş bazen bu içsel sebeplerle bazen de dış cereyanların etkisinde olur.

 

1860 yılına gelindiğinde Rusya’daki Batıcılar kabaca iki gruba ayrılmıştı. Liberaller kendilerini 1840’ların jenerasyonuna yakın hissediyor, barışçıl ve tedrici reformları savunuyordu. Nihilistler olarak bilinen ve gençlerden oluşan radikal kanatsa daha büyük ve temelden bir değişimin, gerekirse devrimin olması gerektiğine inanıyordu. Cinler romanında Dostoyevski her iki grubu da Rus kültürüne yabancılaşmanın farklı birer safhası olarak resmeder. Ona göre köklerinden kopup Batı kültürüne bu denli teslim olmuş bu iki sözde aydınlar topluluğuna da şeytan musallat olmuştur. Batıcıların hâlini kısaca bu teşbihle özetler Dostoyevski.

Tartışmaya kapalı olan mevzu, kötülüğün, şeytani fikirlerin insandaki derin varlığı. Fakat Dostoyevski hiçbir zaman selefleri gibi kendi şeytanını formüle etmediği için, onun nerede aranması meselesi tartışmalı... Yine de Cinler’deki Stavrogin karakterinin nasıl tarif edildiğine bakarsak, sanki şeytanî vesveseler ruhtan bedene taşmış gibidir:
“Çok yakışıklı bir genç adamdı. [...] Üstelik yüzünden de etkilenmiştim. Saçı her nasılsa fazlasıyla siyah, parlak gözleri her nasılsa fazlasıyla sakin ve berrak, benzi her nasılsa fazlasıyla narin ve beyaz, yanaklarının rengi her nasılsa fazlasıyla parlak ve pürüzsüzdü.”*
Stavrogin’i betimlerken kullanılan “fazlasıyla” kelimesi bu insanda doğaüstü bir halin olduğunu gösterir; “her nasılsa” ifadesi de bunu destekler. Stavrogin’in çehresi bir bakıma, Milton’ın ve Goethe’nin kendisinde şeytan tüyü olan estetik/ güzel şeytanını hatırlatır. Fakat yine ondaki bu hâlin sebebi musallat olmuş bir şeytandan ziyade bozulmuş bir ruh sağlığıdır demek gerek. Belki bütün bunları şöyle tek potada eritebiliriz: Dostoyevski’nin şeytanı kimi zaman içeriden, kimi zaman yozlaşmayla birlikte dışarıdan gelen bir hastalıktır. Vesvese, kibir, nefret... Nereden gelirse gelsinler hepsi bizim zayıflıklarımız sonuca oluşur. Batı veya Kilise başlı başına kötülüğün kaynağı değildir... Fakat ilginçtir, Dostoyevski’nin kötüleri genelde çarpık birer Aydınlanmacıdır aynı zamanda...
Atom bombası ve mitralyöz ile dağılmış hayaller
Peki, nasıl oluyor da şeytan bize hâlâ fısıldar? Dostoyevski’de çarpık ve saplantılı Aydınlanmacı eleştirişinin benzerini 20 ve 21’inci yüzyıl yazarlarında görürüz esasen. Aklın bizi sadece ileriye götüreceği, bilimsel gelişmeden ancak saadet geleceği, rasyonalitenin ahlakın pusulası olabileceği... Atom bombası ve mitralyöz ile dağılmış bu hayallere Batı sanatında sonsuz şüpheyle yaklaşıldığını tam anlamadık gibi geliyor bana. Ne de olsa “Ben bilime inanırım” diyen birisine “Bilim inanılacak bir şey değildir” diye cevap verdiğimiz vakit küçümseyici bakışlara maruz kaldığımız bir coğrafyadayız. Neyin ahlaki neyin gayriahlaki olduğunu anlamak için aklı küçümseyemeyiz elbet. Ama Dostoyevski’nin de gösterdiği gibi insan, Aydınlanma ile birlikte umduğu gibi üstün bir insana dönüşmedi. Hatta Dostoyevski’nin tahmin edemeyeceği büyüklükte kitlesel cinayetleri gördü âdemoğlu. Şayet Dostoyevski anlatılarında kötülüğün dışarıdan geldiğini kabul edecek olursak, o halde şeytan bize bugün de fısıldar.
Yeraltından Notlar’da ana karakter Yeraltı İnsanı, kendisine intikam yeminleri ettiren subayın onu kâle almaması sebebiyle öfkeden kudurur. Burada onu kötülüğe götüren şey kendi şeytanı mı, yoksa subayın şeytanının onu ciddiye almaması mı? Sebebi ne olursa olsun, Dostoyevski romanlarında fenalığı sadece Rus entelijansında görmeyiz. Basbayağı, önemsiz denecek insanda da kötülüğün izlerini görürüz. Ve onların kokuşmuş ruhları bize bugün de tanıdık gelir. Yeraltı İnsanı’nı çıldırtan şey düşmanı gördüğü biri tarafından ciddiye alınmamaktı. Bugün dahi aynısı olmuyor mu? Artık sanal ortamda kavga eden bir nesiliz. Ben şahsen, tartışma esnasında işler iyice hararetlenmişse ve karşımdakini kızdırmak istiyorsam hep aynı mesajı atarım: “Peki.” Sonuna nokta konmuş bir peki kadar insanın gururunu kıran bir kelime var mıdır? Sanmam... Yeraltı İnsanı’na selam olsun... Yahut Raskolnikov’u düşünelim. Tefeciyi baltayla öldürürken dünyayı bir pislikten temizlediğini ve kız kardeşinin onurunu kurtardığını düşünüyordu o da. Bencil ve vahşi isteklerimize bugün de erdem kıyafeti giydiriyoruz... O yüzden bu şeytan, Dostoyevski’nin şeytanı, ruhumuza bulaşıp bizi yozlaştıran şeytan, bize hâlâ fısıldar. Sinsice, kendini unutturarak. Ne de olsa “Şeytan’ın en büyük marifetlerinden biri de...” diyor Baudelaire, “… kendisinin aslında var olmadığını âdemoğluna kabul ettirmiş olmasıdır.”..

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Argo deyince aklımıza bir dizi kaba, galiz söz yığını geliyor. Her kötü söz otomatikman üzerinde argo yazan bir çuvala istifleniyor. Argoyu anlamak bu kadar kolay olsaydı bu sayfada yer vermeye, hakkında bir şeyler söylemeye değecek bir kavram olarak değerlendirmeye gerek olmazdı.

 

Fransız filozof René Descartes’ın beden ve ruh düalizmine dayalı rasyonalizmiyle başladığı addedilen modern felsefeye dair yazılmış felsefe tarihi kitaplarının birçoğunda bu felsefenin gelişimi içinde bir yandan Spinoza’nın tek töze dayalı felsefesi ile Leibniz’in monadlara dayalı çok tözlü felsefesi rasyonalist felsefenin mümkün devam yolları olarak Descartes’la bağlantılandırılırken, diğer ya

Olga ölene kadar Avda Trajedi bildiğimiz Rus romanları şeklinde ilerler. Bildiğimiz Rus romanlarından kastım, ilk modernler olarak tasnif edilen Tolstoy ve Dostoyevski romanlarıdır. Olga’yı öldürdükten sonra Anton Çehov, bu çemberi kırmaya çalışır. Ve bunu başarır da.

 

Erken yaşta intiharı seçmesine rağmen dünya edebiyatında unutulmaz izler bırakan Cesare Pavese (d:9 Eylül 1908 – ö:27 Ağustos 1950), 1935 – 1950 yılları arasında tuttuğu günlüklerinde 10 Kasım 1938 tarihinde yazdıklarına şöyle başlamıştır: “Hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır edebiyat.” Pandemi sürecinin tek güzel tarafı, kendimize ait daha fazla vaktimiz olması sanırım.

Sinema-TV okuduğum yıllarda hocalarımdan öğrendiğim ve sonrasında, yayıncılık hayatımda da epeyce işime yarayan bir bilgidir: “Film, jenerikte başlar.” Çünkü, izleyiciyi az sonra izleyeceği filme hazırlar jenerik görüntüler; ister isimler aksın, ister yapım şirketlerinin kocaman logoları (ki dikkat edin, her filmde o filmin atmosferini yansıtan bir şekilde karşımıza çıkar aslında bunlar) dönüp

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.