Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Düello, sirk ve darbe



Toplam oy: 694
Özgür Mumcu
April Yayıncılık
Demokrasinin tıkandığı noktaları ve gezegenimizde huzurun mümkün olup olmadığını düşünüp durduğumuz bu tatsız günlerde, Özgür Mumcu kafamızdaki soru işaretlerine farklı bir boyut katıyor.

Uluorta açıklamam doğru mu bilmiyorum ama bir gazeteci öykü ya da roman yazdığında, gazeteci olmayan yazarlar hafiften burun kıvırır, kimseye belli etmeden gözlerini devirir ve içlerinden "Yine mi?" diye mırıldanırlar. Nezaket icabı dışarıya belli etmezler ama genellikle böyledir. Bunun sebebi, "Memlekette yılda toplam altı adet kitap okunuyor, iki tanesini daha kaptırdık," endişesi olabilir. Muhtemelen başka sebepleri de olabilir ama şimdi onlardan bahsetmek istemiyorum. 

 

Dürüst olarak söylüyorum, tanımadan sevdiğim ve saygı duyduğum bir köşe yazarı olan Özgür Mumcu'nun ilk romanının yolda olduğunu duyduğumda hiç burun kıvırmadım; sadece sevindim ve heyecanlandım. Zaten şaka bir yana, sürekli "gerçek" dünyayı yazan bir gazetecinin, bir noktada söylemek istediği şeyleri kurgunun sonsuz olanaklarını kullanarak söyleme arzusunu da hiç yadırgamıyorum.

 

Özgür Mumcu kurgunun sonsuz olanaklarının hakkını vermiş ve ilk roman olmasının getirdiği aksaklıklara rağmen ilgiyle okunan bir maceraya imza atmış. Macera diyorum, zira Barış Makinesi tam anlamıyla bir macera romanı. Birinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde İstanbul, Manisa, Paris ve Belgrad dörtgeninde geçen öykünün merkezinde, insanları elektromanyetik dalgalar aracılığıyla barışçıl yapacak bir icat yer alıyor. Karakterlerden biri şöyle izah ediyor: "Bak, herkesin ruhu ve her ruhun bir titreşimi var. Habislik ya da iyilik, merhamet ya da zulüm. Hepsinin ruhtaki titreşimleri farklı. O titreşimleri ölçüp biçebilirsek, ruhta habisliğin ve zulmün yaydığı titreşimleri zapt edecek bir barış makinesi yapabiliriz." 

 

Ancak makinenin işe yaraması için bir miktar siyasi ön hazırlık gerekli: "Avrupa'daki kraliyetler yıkılmayı bekliyor. Yıkılmadıkları için acı çekiyorlar. Birinden başlarsak hepsi onu takip edecek. Biz onların yıkılmasını kolaylaştırmazsak ancak büyük bir cihan harbiyle yok olacaklar. Oysa ardı ardına her yerde ahali yönetimi devralırsa... Londra'dan İstanbul'a her yerde... İnan bana, çok az vakitte bütün memleketlerin halkları bir araya gelip her şeye beraber karar verecek. Bunu ebedi barışın ilk basamağı olarak gör. (...) ve sonra vakti geldiğinde barış makinesini yapabilirsek..."

 

Velhasıl, steampunk türünde bir macera okumakta olduğumuzu zannederken, kendimizi Sırbistan'da politik entrikaların ve bir darbenin ortasında buluyoruz. Aslına bakarsanız, söz konusu barış makinesi, romandaki gerçeküstü tek motif; geri kalanı bir yandan tarihi polisiyelere, bir yandan da 1900'lerde geçen casusluk öykülerine göz kırpıyor. Kahramanımız Celal, İstanbul'da düello, Belgrad'da cunta derken kendisini dev bir sirkte gösteri yaparken bulan, tek yumrukla boğa deviren bir maceraperest. Aynı zamanda, haremde geçen resimli erotik romanlar kaleme alan bir yazar.

 

Böyle anlatınca Barış Makinesi her ne kadar bir tür Jules Verne - James Bond romanı karmasını andırsa da (ve her ne kadar o tarz bir okuma keyfi sunsa da) özünde son derece ciddi bir düşünce deneyi içeriyor. Kahramanlarla birlikte okurun kafasını kurcalayacak soru şu: İyi niyetli bir amaç uğruna -diyelim savaşlara son vermek için- toplumun hür iradesini elinden almak, insanın doğasını değiştirmek kabul edilebilir mi?

 

Öykü anlatmanın heyecanı

 

Barış makinesinin baş harflerinin BM olması bir tesadüf olabilir mi? Yoksa Birleşmiş Milletler'i İlluminati mi idare ediyor? Komplo teorisyenleri bunu da açıklasın lütfen.

 

 

 

Böyle ciddi bir meseleye değinmekle birlikte romanın okura tepeden bakan, didaktik bir tonu yok. Ancak başta dediğim gibi, ilk roman olmasından kaynaklandığını tahmin ettiğim başka sorunları var. Karakterlerden birinin, "Bir edebiyat hayranının bir yazara azıcık bilgiçlik taslaması doğaldır," demesinden cesaret alarak ben de naçizane azıcık bilgiçlik taslayacağım. 

 

Öncelikle şunun altını çizeyim: Özgür Mumcu'nun Barış Makinesi'ni yazarken duyduğu heyecanı fark etmemek mümkün değil. Ancak bazen bu heyecana kendisini biraz fazla kaptırmasının yan etkileri de görülüyor. Sanki anlatmak istediği o kadar çok tarihsel ayrıntı var ki, onları nasıl anlattığı ikinci planda kalıyor. Oysa bu kadar gösterişli bir kurguyu ayakta tutmak için öykünün değil de öykü anlatmanın heyecanını hiç kaybetmemek lazım.

 

Bu hususta ilk şikayetim karakterlerle ilgili. Romandaki esas kişiler, sıradan hayatımızda karşımıza çıkmayacak, büyük işler beceren, büyük tepkiler veren adeta operatik karakterler. Böyle bir macera romanında çok da yadırganacak bir şey değil bu. Ancak sorun şu ki, bu karakterlerin ne istediğini ve istedikleri şeyi elde edemezlerse ne kaybedeceklerini tam olarak kavrayamıyoruz. Bu nedenle başlarına gelenlere yeteri kadar heyecanlanamıyoruz. Bilhassa Celal'i maceradan maceraya sürükleyen temel dürtünün can sıkıntısı olması, onu ideal bir roman kahramanı yapıyor mu emin değilim. 

 

İkinci şikayetim ise romandaki dilin temposuyla ilgili. Özgür Mumcu, düello ve sirk gibi büyük sahneleri çok seviyor ve bunları büyük bir titizlikle işliyor. İşlerken de son derece kısa cümleler kullanarak sert ve hızlı bir ritim tutturmayı tercih ediyor. Diyaloglarda ise (karakterler sık sık uzun açıklamalar yapmak zorunda kaldığı için gayet teatral diyaloglar var) daha eski ve ağdalı bir Türkçeye geçiyor. Bu iki üslup arasındaki gelgitler, kendisini öykünün büyüsüne kaptırmak isteyen okurun dikkatini dağıtıyor. 

 

Aslında saydıklarımın hepsi, ufak tefek dokunuşlarla halledilebilecek pürüzler. Bir okur olarak benim için önemli olan, Özgür Mumcu'nun yerli edebiyatta çok sık rastlamadığımız bir konu ve tür seçimiyle romancılığa hızlı bir giriş yapması. Yer yer "Ah keşke..." desem de -ki sitemlerim yazardan ziyade, kitabın beş kişilik editör takımına yönelikti- Barış Makinesi'ni ilgiyle okudum. Demokrasinin tıkandığı noktaları ve gezegenimizde huzurun mümkün olup olmadığını düşünüp durduğumuz bu tatsız günlerde, kafamızdaki soru işaretlerine farklı bir boyut katıyor. Dahası, bunu capcanlı bir macera romanının içinde yapıyor. 

 

Kitaptaki en sevdiğim karakter, edebiyat meraklısı dedektif oldu; onun üzerinden Özgür Mumcu'nun üstkurmacaya göz kırptığını, yazma eylemini kafaya taktığını ve bunu kurgunun bir parçası haline getirmekten hoşlandığını hissettim. Hep böyle zeki, oyuncu ve zapt edilmesi güç romanlar mı yazacak, yoksa farklı türler mi deneyecek bilmiyorum ama yeni romanlarını merakla bekleyeceğim. 

 

Son olarak sormak istiyorum: Barış makinesinin baş harflerinin BM olması bir tesadüf olabilir mi? Yoksa Birleşmiş Milletler'i İlluminati mi idare ediyor? Komplo teorisyenleri bunu da açıklasın lütfen!

 

 

 


 

 

* Görsel: Ethem Onur Bilgiç

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.