Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Dünden bugüne ne değişti?


Zayıf
Toplam oy: 537
John Wyndham // Çev. Niran Elçi
DeliDolu
Krizalitler, 1950'lerden bugüne hiçbir şeyin değişmediğini üzülerek görmemize yol açsa da, bize içimizdeki özü hatırlatan, umut dolu bir yapıt aynı zamanda.

Fantastik kurgu ve bilimkurgu gibi gerçeklik dışı türleri “prestijli” görmeyen, gerçeklikten bahsetmeyen metinlerin “boş iş” olduğunu düşünüp, bunları okumayı “vakit kaybı” olarak nitelendiren “yüksek” edebiyat tutkunu insanları bilirsiniz. Oysa yazarın okuru, yarattığı karaktere, olaya, mekana, zamana ikna edebildiği, anlattığı olaya bir şekilde inandırabildiği oranda iyi bir eser ortaya koyduğu düşünülürse, gerçek ötesi anlatılar üretmenin esasında daha zorlayıcı olduğuna ve bilimkurgu veya fantezi yazarlarının aslında daha prestijli olması gerektiğine dair bir iddia ortaya konulabilir. Bu yazının sebebi Krizalitler de başka bir bağlamda, bir türü diğerinden üstün görme konusunu odağa alan bir eser işte. 1955’te İngiltere’de yayımlanan, daha evvel Türkçede Yankı Yayınları aracılığıyla basılan kitabın bugün yeniden gündeme gelmesinin sebebiyse Delidolu’nun Niran Elçi çevirisiyle onu yeniden yayımlamış olması.

 

Krizalitler, arı bir ırkın tahakkümü ve tüm diğer sapkın türlerin dışlanmasıyla ürkütücü bir distopyanın atmosferini oluşturuyor. 

 

 

Krizalitler, ırkçılığın yıkıcı etkisiyle şekillenen 1950’ler dünyasının bir ürünü olarak farklılıklara tahammülsüzlüğü merkeze alan bir yapıt. Ana karakter David’in çocukluğunun ve gençliğinin aktarıldığı yapıtın daha ilk bölümünde, altı parmaklı Sophie’nin normal-dışı varlığına ve bu normallik dışı durumun yaratacağı muhtemel tehlikeye vurgu yapılıyor. Anlatı, yoğun bir Hıristiyanlık inancının hüküm sürdüğü ortamda, arı bir ırkın tahakkümü ve tüm diğer sapkın türlerin dışlanmasıyla ürkütücü bir distopyanın atmosferini oluşturuyor. Bunun ötesinde, özellikle tahammülsüzlük, itaat, boyun eğme, özgürlük, eşitlik kavramlarını yeniden ve yeniden sorgulatıyor. Kitabın çocukların gözünden aktarılması ise, hakiki saflık ve masumiyeti gözler önüne seriyor. David ile kızkardeşi Petra arasında geçen bir diyalogda, Petra’nın sorduğu “Neden bizden korksunlar ki? Biz onlara zarar vermiyoruz,” sorusuna karşıt duran zalimlik ve fakat Petra’nın inatla –ama samimiyetle- “Neden olduğunu anlamıyorum,” şeklinde diretmesi, katilin, tecavüzcünün, zalim politikacının veya faşistin bir zamanlar masum bir çocuk olduğunun hatırlatıcısı gibi... 

 

Dine, varoluşa, bireysel farklılıklara, toplum olmaya, topluma ait hissetmeye, kanuna, cezaya, işkenceye, düzene, hatta aşka, diyaloga, insanların derinine nüfuz etmeye, insanın kendisinden başkasına ne kadar açılabileceğine dair; belli bir grubun diğerini nasıl öteki kıldığına, herkesin ancak kendi durduğu yerden ve pek tabii taraflı olarak her şeyi algılayıp yorumlayabilmesine dair; geçmişi ve günümüzü yoğun eleştirilere tabi tutan ve insanlığımızı, insan olmayı, yaşamayı, değişimi, başka dünyaları sorgulayan muazzam bir kitap bu! 1950’lerden bugüne hiçbir şeyin değişmediğini üzülerek görmemize yol açsa da, bize içimizdeki özü hatırlatan, umut dolu bir yapıt aynı zamanda. Tekrar yayımlanmış ve erişilebilir olması, Türkiye yazını adına büyük bir nimet sayılabilir.

 

 

 


 

 

* Görsel: Mert Tugen

 

* DeliDolu'nun Krizalitler için hazırladığı internet sitesine ulaşmak için tıklayınız.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.