Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Dünden bugüne ne değişti?



Toplam oy: 318
John Wyndham // Çev. Niran Elçi
DeliDolu
Krizalitler, 1950'lerden bugüne hiçbir şeyin değişmediğini üzülerek görmemize yol açsa da, bize içimizdeki özü hatırlatan, umut dolu bir yapıt aynı zamanda.

Fantastik kurgu ve bilimkurgu gibi gerçeklik dışı türleri “prestijli” görmeyen, gerçeklikten bahsetmeyen metinlerin “boş iş” olduğunu düşünüp, bunları okumayı “vakit kaybı” olarak nitelendiren “yüksek” edebiyat tutkunu insanları bilirsiniz. Oysa yazarın okuru, yarattığı karaktere, olaya, mekana, zamana ikna edebildiği, anlattığı olaya bir şekilde inandırabildiği oranda iyi bir eser ortaya koyduğu düşünülürse, gerçek ötesi anlatılar üretmenin esasında daha zorlayıcı olduğuna ve bilimkurgu veya fantezi yazarlarının aslında daha prestijli olması gerektiğine dair bir iddia ortaya konulabilir. Bu yazının sebebi Krizalitler de başka bir bağlamda, bir türü diğerinden üstün görme konusunu odağa alan bir eser işte. 1955’te İngiltere’de yayımlanan, daha evvel Türkçede Yankı Yayınları aracılığıyla basılan kitabın bugün yeniden gündeme gelmesinin sebebiyse Delidolu’nun Niran Elçi çevirisiyle onu yeniden yayımlamış olması.

 

Krizalitler, arı bir ırkın tahakkümü ve tüm diğer sapkın türlerin dışlanmasıyla ürkütücü bir distopyanın atmosferini oluşturuyor. 

 

 

Krizalitler, ırkçılığın yıkıcı etkisiyle şekillenen 1950’ler dünyasının bir ürünü olarak farklılıklara tahammülsüzlüğü merkeze alan bir yapıt. Ana karakter David’in çocukluğunun ve gençliğinin aktarıldığı yapıtın daha ilk bölümünde, altı parmaklı Sophie’nin normal-dışı varlığına ve bu normallik dışı durumun yaratacağı muhtemel tehlikeye vurgu yapılıyor. Anlatı, yoğun bir Hıristiyanlık inancının hüküm sürdüğü ortamda, arı bir ırkın tahakkümü ve tüm diğer sapkın türlerin dışlanmasıyla ürkütücü bir distopyanın atmosferini oluşturuyor. Bunun ötesinde, özellikle tahammülsüzlük, itaat, boyun eğme, özgürlük, eşitlik kavramlarını yeniden ve yeniden sorgulatıyor. Kitabın çocukların gözünden aktarılması ise, hakiki saflık ve masumiyeti gözler önüne seriyor. David ile kızkardeşi Petra arasında geçen bir diyalogda, Petra’nın sorduğu “Neden bizden korksunlar ki? Biz onlara zarar vermiyoruz,” sorusuna karşıt duran zalimlik ve fakat Petra’nın inatla –ama samimiyetle- “Neden olduğunu anlamıyorum,” şeklinde diretmesi, katilin, tecavüzcünün, zalim politikacının veya faşistin bir zamanlar masum bir çocuk olduğunun hatırlatıcısı gibi... 

 

Dine, varoluşa, bireysel farklılıklara, toplum olmaya, topluma ait hissetmeye, kanuna, cezaya, işkenceye, düzene, hatta aşka, diyaloga, insanların derinine nüfuz etmeye, insanın kendisinden başkasına ne kadar açılabileceğine dair; belli bir grubun diğerini nasıl öteki kıldığına, herkesin ancak kendi durduğu yerden ve pek tabii taraflı olarak her şeyi algılayıp yorumlayabilmesine dair; geçmişi ve günümüzü yoğun eleştirilere tabi tutan ve insanlığımızı, insan olmayı, yaşamayı, değişimi, başka dünyaları sorgulayan muazzam bir kitap bu! 1950’lerden bugüne hiçbir şeyin değişmediğini üzülerek görmemize yol açsa da, bize içimizdeki özü hatırlatan, umut dolu bir yapıt aynı zamanda. Tekrar yayımlanmış ve erişilebilir olması, Türkiye yazını adına büyük bir nimet sayılabilir.

 

 

 


 

 

* Görsel: Mert Tugen

 

* DeliDolu'nun Krizalitler için hazırladığı internet sitesine ulaşmak için tıklayınız.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

John Le Carré –Türkçeye ilk kez çevrilen– Cinayetin Parıltısı romanını şu sözlerle tanımlıyor: "Acımasız ve aynı zamanda gülünç bir sosyal yaklaşımın gölgesinde kalmış, kusurlu bir polisiye roman." Bu açıklama, ilk basım yılı 1962 olan romanın arka sayfalarına 1989’da eklenen sonsözden. Bir romanın bitiminde bir “sonsöz”e rastlamak şaşırtıcı.

Eleştirmenlerce Borges, Bioy Casares ve Cortazar’ın öncülük ettiği edebi geleneği sürdürdüğü kabul edilen Arjantinli yazar Mariana Enriquez’in on iki öyküden oluşan kitabı Yangında Kaybettiklerimiz, geçtiğimiz günlerde Türkçede de yayımlandı.

Akıl hastanesi, hapishane, “kamp”, bakımevi, huzurevi, düşkünlerevi, belki bazen insanın kendi evi… İnsanın toplu olarak koğuşlara, yatakhanelere ya da tek başına, tamamen tecrit edilerek hücreye kapatılmasının türlü nedenleri ve kapatıldığı bu yerlerin farklı isim ve işlevleri olabiliyor.

Yazar ve Cenneti kitabında bahsedilen 30 kütüphaneci yazarın hikayesi, bir cennet tasviri gibi gerçekten. Zaman zaman bir hapishane duygusu verse de, yazarların çoğu için bir özgürlük sığınağına dönüşüyor kütüphaneler.

Mustafa Çevikdoğan'ın ismini, yayına hazırladığı ve editörlüğünü yaptığı onlarca kitabın künyesinde görmeye alışık olsak da, müelliflerin adının yazıldığı ön kapakta görme saadetine de eriştik. Temiz Kâğıdı ismini verdiği kitabındaki on üç öykü, güncel Türkçe edebiyat rafımızdaki yerini aldı.

Söyleşi

Jean-Paul Didierlaurent ile söyleşi:


“Okunmayan kitap, ölü kitaptır. Bu yüzden ortadan kalkması mı gerekir?”

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.