Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Eksik aile resmi tamamlanacak mı?



Toplam oy: 189
Jonathan Franzen // Çev. Emrah Serdan
Sel Yayıncılık
Bu hacimde bir kitabı akıcı, sürükleyici kılmak, hele ki şimdinin okurunu ve yeni alışkanlıklarını dikkate alınca, her zamankinden çok daha zor.

Nicolas Herpin ile Nicolas Jonas, Amerikan sosyolojisini anlatırken kitaplarını (La sociologie américaine, 2011) dört temel üzerine inşa ederler: Şehir, iş hayatı, aile ve kültür. Kitabın “aile” kısmına ise erkek kimliği ve kadın kimliğinden başlayarak, medeni ailenin yalıtımı, iki cinsiyet arasındaki gerilimler, kadın istihdamından annelerin istihdamına, istihdam durumunda eşit olmayan erişim ve eşit olmayan ödeme, çalışan annelerin cezalandırılması, çocuk eğitimi gibi başlıklarla Avrupa kıtasının toplumu ele alışı ile Amerika’da sosyolojinin farklarını iyiden iyiye hissetmeye başlarız. Eğitim bilimleri ve eğitim sosyolojisi, sosyal sermaye, okul başarısızlığı, cinselliğe giriş, çift, kadın için evliliğin istenmesi, çiftin birlikte yaşama ve evliliğe uyumu, çiftin dağılmasından sonra erkeğin mali durumu ve çiftin çatışan vizyonuna yakından bakarak da Herpin ile Jonas, özellikle “Amerikalı aile”ye yakından bakışlarını tamamlarlar. Malum, dünyalar savaşı bile olsa (Dünyalar Savaşı, Steven Spielberg, 2005), yüzlerce Amerikan filmi gibi, filmimizin sonu her zaman bellidir: Orta sınıf bir Amerikalı aile, iki çocuklarıyla mutlu mesut, güvenli bir şekilde sıcak yuvalarına, evlerine geri dönebilirler. Olabilecek en büyük hediye, erişilebilecek en önemli seviye budur. Dünyaya uzaylılar saldırsa da, tüm engeller bir bir aşılır, görüntüde orta sınıf, beyaz tenli, heteroseksüel Amerikalı aile bütünlüğüne hiçbir şey olmaz.

Jonathan Franzen’ın yeni romanı Saflık ise doğrudan bir “eksik aile” anlatısı olarak açılıyor. Daha gerçek ismini ve doğum tarihini bile bilmeyen, yirmi üç yaşındaki Pip ve annesiyle tanışıyoruz. İşgal evinde (komün ev) kalan bu içi içine sığmayan genç kızımız, eksik babası ve eksik ailesiyle maceradan maceraya sürüklenecek. Ve yine farkına bile varmadan bilinçdışlarımızın zillerini çalan şu ön kabul rengarenk ışıklarla yanıp sönecek: Dikenli bir lanet gibi roman boyu peşimizi bırakmayan bu eksik baba, bu eksik aile resmi yüzünden Pip’in başına geliyor tüm bu olaylar. Aile çerçevesi tam olsaydı sanki tüm bunların hiçbiri yaşanmayacaktı.

Ancak Franzen, Saflık’ı zaman zaman klasik bir babasız kızlar balosu akışından dışarıya da saptırıyor. Pip’in cesareti, her tür sosyal medya ve çok ilginç konular hakkında detaylı bilgi birikimi, hem onu hem de bu romanı çeşitli yerlere sürükleyecek. Yeni mekanlar, insanlar, durumlar Saflık’ın merkezine doğru hareket edecekler fakat Franzen’ın Düzeltmeler ve Özgürlük’te de yaptığı üzere esas karakterimiz hiç beklemediğimiz bir anda, tüm gücünü toplayarak geri dönecek.

Uzun bir Pazartesi günüyle başlayan Saflık, uzaktan sadece sivri dilli, küstah bir genç kız gibi görünen Pip’in ruhundaki gerilimlere davet ediyor okuru sık sık. Pip, hayattan “tam tahıllı unlu az şekerli bir vegan pasta” beklese de, hayat ona allı güllü, ağır yaş pastalar ikram edecek. Ama tabii o yaş pastadan yere damlayan tuhaf şeyler de var…


Issız uzun koridorlarda…


Pip’in ruhu doğrultusunda Franzen’ın cümleleri de ilk kez bu kadar saçılıyor; yer yer düzenli geri dönüşler olsa da, okur bu altı yüz küsur sayfalık macerada kaybolup gidecek. Bu hacimde bir kitabı akıcı, sürükleyici kılmak, hele ki şimdinin okurunu ve yeni alışkanlıklarını dikkate alınca, her zamankinden çok daha zor. Artık iki-üç sayfalık yazılar, öyküler bile uzun denilip okurun elinin tersiyle itilebilirken Franzen’ın üslubu hakikaten takdire değer. Bazen çok detaylı eğitici incelemeler akıyor Saflık’ta, bazen de karakterler eşliğinde çeşitli hislenmeler arasında sallanıp duruyoruz. Bu kadar çok olay ve bu kadar konuşma arasında bir türlü “eksik aile” tamamlanamıyor sanki. Yanlış adreslerde yanlış kişiler, yanlış kapılar derken işler iyiden iyiye karışıyor.

Geçtiğimiz yılın en iyi hayatta kalma-korku türündeki video oyunlarından biri olan Resident Evil 7 Biohazard (2017), tekinsiz köşklerde, ıssız uzun koridorlarda, terk edilmiş gemilerin karanlık odalarında çeşitli engellerle hepimizi sahiden korkuturken bir yandan da alttan alta Ethan, Mia ve Eveline ile bir türlü “eksik aile” tamamlanamıyordu. Jack, karısı Marguerite, oğlu Lucas ve isimsiz, sessiz bir yaşlı kadınla birlikte (Baker ailesi) Ethan’ın peşinde yapmadığını bırakmazken, sanki Ethan’ın sıradan ama eksiksiz bir ailesi olsa, bu yaşadığı korkunç gecelerin hiçbirini yaşamayacak gibiydi.
 

Molekül molekül bireyselleşirken


Metin Erksan, Susuz Yaz’da (1963) her ne kadar su mülkiyetini ve kardeşlerin çıkar kavgalarını anlatsa da, filmin altında akan başka kavramlar da vardı. Modernliğin peyderpey yücelttiği bireycilik olgusu Susuz Yaz’ın Osman karakterinde ete kemiğe bürünür: Hırslı, açgözlü, çıkarcı, kötü. Başka köylülerin tarlalarına su gitmemesi, onların ürün alamamaları önemli mi! “Ben” tarlamı sularım, artarsa su başka köylülerin tarlalarına ulaşır. Su artmaz tabii ki o yaz, Osman’dan artan su diğer köylülere yetmez. Nihayet, suyun, Osman’ın şişmiş cansız bedenini götürmesiyle kapanır film. Bütün kötülüklerin sebebi görünen su, çatışmaların nihayeti olan Osman’ın cesedini taşımasıyla önemlidir. Su, bir meta burada. “Daha fazla” yönelimi Osman’ı o kadar teslim alır ki, öz kardeşini göz kırpmadan kurban eder. Modernlik, yalnızlaştırır da. Daha çoğuna, tamamına, daha da fazlasına sahip olmak için uğraşırken, avucunda, etrafında hiçbir şey kalmamıştır. Tarladaki korkuluk da Osman’ın bizzat kendisidir. Bir korkuluk kadar yalnızdır esasında. Giddens’a göre modernlik, on yedinci yüzyılda Avrupa’da başlayan ve sonraları neredeyse bütün dünyayı etkisi altına alan toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimlerine işaret eder. Modernliğin hayatlarımızı kolaylaştıran, güzelleştiren sayısız sonucu var muhakkak ama her kavram gibi onun da zamana yayılmış olumsuz sonuçları mevcut.

Modernlik, molekül molekül bireyselleştirirken ve yalnızlaştırırken minik bir detayla aynı süreci tersine çevirmeye kalkışıyor: Kâğıt kahve bardaklarına, teneke kutulara, çikolata kaplarına ismimizi yazıyor! Üretim bantlarında, milyonlarca adet üretilen, birbirinin tıpkısı bu metalar, bir ayrıntıyla kişiselleşiveriyor. Bu kadar kalabalık, değersiz ve önemsizken birey, bu hızlı tüketim ürünleri, bireyi, özellikle orta sınıfın kör karanlığından çok ünlü, biricik olmanın dayanılmaz aynalarına taşıyor.

İnsanın duyduğunda en mutlu olduğu kelime, kendi ismi. Bu yüzden çok başarılı ve mantıklı bir pazarlama stratejisi bu. Kâğıt kahve bardaklarına isimlerimiz yazıldıkça, yürüyüşümüz, duruşumuz, bakışımız değişiyor! Modernliğin yalnız bıraktığı ve çıkarcı yanını sivrilttiği bireyi aynı modernlik metotlarıyla önemli, kıymetli kılmaya çalışıyor.

Yaklaşık yarım asır sonra, Susuz Yaz’ın tarladaki korkuluğunu ya da su mülkiyetini anımsatan bir şeyler var bu isimlerimizin yazdığı teneke kutularda, çikolata kaplarında... Her ne kadar müşteriye/bireye özel ürünler gibi dursalar da modern bireyin yalnızlığına ve önemsizliğine de işaret ediyorlar. Jonathan Franzen’ın yeni romanı Saflık ve elbette Amerikan toplumunun yaslandığı bir diğer önemli unsur da bu modernlik ve bireycilik. Eksik aile tablosu kadar, Pip’in yaşadıklarında, başına gelenlerde bu sosyal medya, internet casusluklarında, yeni krizlerde modernlik ve bireyciliğin de payı var. Kâğıt kahve bardaklarına, teneke kutulara isimlerimiz yerine “kâr”, “artı-değer”, “para” yazarlar belki de bir gün, belli mi olur?

 

 

 


 

 

SabirFikir arşivinden ek okuma: Niçin Okumalıyız? // Jonathan Franzen

 

Görsel: Alpay Aksayar

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.